Sabah ezanı okunmuştu. Uyandım. Kalktım, abdestimi aldım ve namazımı kıldım. Sonra yeniden yatağıma girdim. Odanın içi henüz sabahın ilk sessizliğiyle örtülüydü. Elime bir kitap aldım ve okumaya başladım.
Bir süre sonra güneş, yavaş yavaş pencereden içeri süzülmeye başladı. Önce odanın bir köşesine dokundu, sonra ışıkları ağır ağır üzerime doğru geldi. Güneşin sıcaklığı önce sol koluma yayıldı. Öyle tatlı, öyle ılık bir ısıydı ki insanı uyandırmıyordu; tersine, uykunun içine doğru çekiyordu. Biraz sonra ışık gözlerime vurmaya başladı. Göz kapaklarım ağırlaştı. Okuduğum satırlar birbirine karışmaya başladı. Elimde bir kitap vardı ama artık kitabın ne söylediğini takip edemiyordum. Yavaş yavaş uyku ile uyanıklık arasındaki o belirsiz sınıra doğru çekiliyordum.
Gözlerimi kapattım.
Elimde kitap, gözlerim kapalıydı.
O anda nasıl oldu, bilmiyorum.
Birden annemin yüzü karşıma geldi.
O yuvarlak, sevimli yüzü… Başörtülü hâliyle karşımdaydı. Bana bakıyor ve gülümsüyordu. Öyle bildiğim, öyle tanıdığım, öyle içten bir tebessümdü ki yüzündeki o gülümseme yalnızca annemin yüzünde değil, sanki bütün odada belirivermişti.
Ben de gülümsedim.
O anın mutluluğunu, yılların içinden çıkıp gelen o kısa ve tarifsiz karşılaşmanın sevincini sessizce yaşadım.
Gözlerimi açmak istemedim.
Çünkü açarsam annemin yüzünün kaybolacağından korktum.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Belki birkaç dakika, belki daha fazla… Zaman orada anlamını yitirmişti. Annemin yüzü gözlerimin önündeydi; ama dışarıda değildi. Gözlerim kapalıydı ve ben onu gözlerimin kapaklarının ardında görüyordum. Sanki yüzü, göz kapaklarımla göz bebeğim arasında bir yerdeydi. Dış dünyanın içinde değil, benim içimdeydi. Bir görüntü değildi yalnızca; bir hatıranın, bir sevginin, bir özlemin yeniden canlanmasıydı.
Güneş ışıkları hâlâ yüzüme vuruyor, bedenimi tatlı tatlı ısıtıyordu. Ben ise hiç kıpırdamadan yatıyordum. Elimdeki kitap hâlâ elimdeydi. Düşmemişti. Ama artık kitap okumuyordum. Annemin yüzündeki tebessümü seyrediyordum.
Daha doğrusu, annemin yüzündeki tebessümün bende yarattığı tebessümü yaşıyordum.
O anda düşündüm:
Acaba insanın sevdiği ve özlediği birini böyle görmesine “yakamoz” denir mi?
Yakamoz…
Belki insan, sevdiğinin yüzünü kendi ruhunun sularında yeniden görüyordu. Belki annem de aynı anda beni görüyordu. Belki aramızda görünmeyen bir ayna vardı. Biz birbirimizi o aynada görüyorduk. Sonra da o aynaya “yakamoz” diyorduk.
Ne tuhaf, ne güzel bir hâldi bu.
İnsanın özlediği bir yüzün, hiçbir kapı çalmadan, hiçbir haber göndermeden, hiçbir ses çıkarmadan birdenbire karşısına gelmesi…
Üstelik dışarıda değil, içeride.
Gözlerimi açmadan anneme bakıyordum.
Belki de insanın en gerçek aynası gözleri kapalıyken açılıyordu.
Bu hâlin hiç bitmesini istemedim. Herkesin, ama herkesin hayatında en azından bir kere böyle bir an yaşamasını istedim. Çünkü bazı duygular anlatılarak öğrenilmiyor. İnsan onları ancak yaşadığında anlıyor.
Sonra birden babam geldi aklıma.
Babamın ölüm anı…
Odayı hatırladım.
Ölümün eşiğindeki o odada öyle bir uhrevî beyazlık vardı ki bunu kelimelerle anlatmam mümkün değil. Sanki dünyanın bütün renkleri çekilmiş, geriye yalnızca başka bir âleme ait bir aydınlık kalmıştı. O beyazlığın içinde ölüm bile korkunç görünmüyordu. Aksine insanı ürperten, fakat aynı zamanda kendine çeken bir tarafı vardı.
O anı yeniden yaşamak istedim.
Hatta yalnızca o uhrevî havayı yeniden teneffüs edebilmek, o metafizik ürpermeyi yeniden duyabilmek için imkânsız bir şeyi diledim:
Babam dünyaya geri dönsün ve bir kez daha ölsün.
Sonra bunun mümkün olmadığını düşündüm.
Elbette mümkün değildi.
Ölüm bir kereydi.
Babam bir kere gitmişti.
O hâl bir kere yaşanmıştı.
Fakat gözlerim hâlâ kapalıydı. Güneş hâlâ yüzümü ısıtıyordu. Annemin yüzü hâlâ gözlerimin önündeydi. Ve o anda, sanki içimden başka bir cümle yükseldi:
İnsan, hayatının her anını o uhrevî hâl gibi yaşayabilirse, insan olduğunu o zaman anlayabilir.
Belki mesele, ölüm anındaki o beyazlığı bir daha görmek değildi. Mesele, o beyazlığın insanın içinde bıraktığı ürpermeyi hayatın bütün anlarına taşıyabilmekti. Ölümü beklemek değil; ölümün insana gösterdiği hakikati yaşamaya başlamak…
Belki insan, hayatını böyle yaşadığında, sıradan zamanın perdesi de aralanacaktı.
Belki o zaman evliyaların yüzlerini, enbiyaların izlerini, hatta Peygamberimizin mah-cemalini, o mübarek sureti, o hayali gönlünde görebilecekti.Belki yakamoz dediğimiz şey de buydu.
Dışarıdaki bir ışığın suda kırılması değil yalnızca; insanın içinde sevdiği, özlediği ve kaybettiği yüzlerin yeniden ışığa dönüşmesi…
Annemin yüzü hâlâ gözlerimin önündeydi.
Babamın ölümündeki o uhrevî beyazlık hâlâ içimdeydi.
Güneş, gözlerimi kapatan kirpiklerimin arasından sıcaklığını yayıyordu. Elimde kitap vardı.
Fakat artık okumuyordum.
Bir yanda annemin tebessümü, öte yanda babamın ölüm odasındaki beyazlığı vardı. İkisi arasında, hayatla ölümün, hatırayla hakikatin, özlemle kavuşmanın görünmez bir köprüsünde duruyordum.
Ve o düşüncelerle, gözlerim kapalı, yeniden uykuya daldım.
5 Ekim 2026
(İlk kez yazdığım hikayeye tarih düştüm)