“Bunun adına Daşo kampında ‘ihtiras soyunması’ derdik. Ölümle daha iyi yatabilmesi için insanın derisinden bile soyunması…
Bu çelik bilyayı ateşte kıpkırmızı hâle gelene kadar kızdıracağım. Sonra kafanızda açtığım çukurda bırakacağım. Bir müddet sonra kemikleriniz kızaracak, beyniniz erimeye başlayacak. Beyninizin eridiğini hissedeceksiniz. Beyin eriyince insan hemen ölür, derler. Hatadır; insan hemen ölmez. Beyninizin eriyerek genzinize aktığını duya duya…” s. 58.
Kemal Tahir’in Derini Yüzeceğim romanındaki işkence sahnesi, yalnızca insan bedenine yöneltilmiş korkunç bir şiddetin anlatımı olarak okunamaz. Bu sahne, insanın dış dünyayla kurduğu ilişkiyi, iç dünyasını biçimlendiren unsurları ve zihniyetinin nasıl değiştirilebileceğini sorgulamak bakımından son derece önemli bir düşünsel imkân taşımaktadır.
Burada beden, deri, kafatası ve beyin, sıradan anatomik unsurlar olmaktan çıkarak insanın benliğini, düşünme biçimini ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi anlamaya yarayan simgesel unsurlara dönüşür. Kemal Tahir’in anlatısında işkence, dış yüzeyden başlayıp zihnin merkezine doğru ilerler. Bu hareket, insanın önce kendisini koruyan kabuklardan soyulmasını, ardından düşüncesini ve zihniyetini yöneten merkeze müdahale edilmesini ifade eder. Sahnenin asıl ağırlığı da burada ortaya çıkar: İnsan, yalnızca bedeni üzerinden değil, kendisini yöneten düşünce kalıpları üzerinden de kuşatılmaktadır.
İnsanın derisi, bedenin içiyle dışı arasındaki sınırdır. Dış dünyadan gelen etkileri karşılayan, bedeni koruyan ve insanın iç bütünlüğünü muhafaza eden bir örtüdür. Deri, dış dünyayla teması mümkün kılarken aynı zamanda içerisiyle dışarısı arasında bir ayrım da oluşturur. Bu biyolojik işlev, insanın varlığını koruyan bir kabuk düşüncesine de kapı açar.
Kemal Tahir’in işkence sahnesinde derinin soyulması, bu nedenle, bedensel bütünlüğün parçalanmasından daha geniş bir anlam kazanır. Derinin ortadan kaldırılması, insanın kendini koruyan sınırının ortadan kaldırılmasıdır. İnsan, dış dünyayla arasındaki koruyucu örtüden mahrum bırakılarak kendi varlığının en savunmasız hâliyle yüzleşmeye zorlanır.
Fakat deriyi yalnızca bedenin dış yüzeyi olarak düşünmek, sahnenin bütün anlamını kavramaya yetmez. Çünkü insanın dış dünyayla arasına koyduğu sınırlar, biyolojik bir örtüden ibaret değildir. Gurur, kibir, hırs ve ihtiras da insanın iç dünyasını kuşatan, onu dış dünyadan ayıran ve dış dünyayla ilişkisini belirleyen birer kabuk hâline gelebilir. İnsan, gururuyla kendisine bir üstünlük alanı açar; kibrin yardımıyla kendisini başkalarından üstün konumlandırır; hırsıyla ulaşmak istediği hedefleri hayatının merkezine yerleştirir; ihtiraslarıyla da arzularını düşüncesinin ve davranışlarının belirleyicisi hâline getirir. Böylece kabuk, insanı dışarıdan gelen etkilerden koruyan bir örtü olmaktan çıkar; onun dünyayı nasıl gördüğünü, insanlarla nasıl ilişki kurduğunu ve kendini nasıl tanımladığını belirleyen bir yapıya dönüşür.
Buradaki temel mesele, bu kabukların insanı korurken aynı zamanda onun iç dünyasını yönetmesidir. Gurur, kibir, hırs ve ihtiras, insanın yalnızca dışarıya karşı takındığı tavırlar değildir. Zamanla düşüncelerine yerleşir, olayları değerlendirme biçimini belirler ve aklının çalışma tarzını etkiler. İnsan, kendisini gururundan bağımsız olarak düşündüğünü zannederken gururunun çizdiği sınırlar içinde düşünebilir. Kibir, kendi hükümlerini sorgulamasını engelleyebilir; hırs, bütün değerleri ulaşılmak istenen amaca tabi kılabilir; ihtiras ise arzuyu hakikatin önüne geçirebilir.
Böyle bir durumda akıl çalışmaktadır, fakat düşüncenin yönünü belirleyen yalnızca aklın kendisi değildir. Aklı kuşatan, ona yön veren ve hangi amaçlara hizmet edeceğini tayin eden bir benlik yapısı da vardır.
Bu açıdan Derini Yüzeceğim romanındaki “ihtiras soyunması” kavramı, yalnızca ihtirasın ortadan kaldırılması olarak anlaşılamaz. İhtiras, burada gurur, kibir ve hırsla birlikte insanın iç dünyasını kuşatan daha geniş bir yapının temsilcisi olarak düşünülebilir. Bu duyguların ortak özelliği, insanın kendisiyle dünya arasındaki ilişkiyi belirlemeleri ve çoğu zaman kendi düşüncesini sorgulamasının önüne geçmeleridir.
İhtirasın soyulması, insanın kendisini koruduğunu düşündüğü, ancak zamanla düşüncesini yöneten kabuklardan arındırılması şeklinde yorumlanabilir. Ancak arınmanın nasıl gerçekleştiği son derece önemlidir. İnsanın kendi iç dünyasını tanıyarak bu kabuklardan kurtulmasıyla bir başkasının şiddet kullanarak onu kabuklarından soyması aynı şey değildir. Birincisi insanın kendisiyle hesaplaşmasına, ikincisi ise insan üzerinde hâkimiyet kurulmasına dayanır.
Kemal Tahir’in işkence sahnesinde insan, kendi ihtiraslarını sorgulayan ve onlardan kurtulmayı seçen bir özne olarak değil, bedeni üzerinde uygulanan şiddet aracılığıyla iç dünyasına müdahale edilen bir varlık olarak karşımıza çıkar. İşkenceci, insanın dış kabuğunu ortadan kaldırmakla yetinmez; müdahalesini giderek derinleştirir. Bu hareket bizi deriden kafatasına, kafatasından da beyne götürür. Böylece sahne, bedensel şiddetin ötesinde, insanın düşünce ve zihniyet dünyasına ulaşma çabasını görünür kılar.
Kafatasında Açılan Çukur ve Kızgın Mil: Zihniyetin ve Aklın Ameliyatı
Benliği örten kabuk soyulduktan sonra eylem, zihnin merkezine yönelir. İşkencecinin kafatasında bir çukur açıp beyne kızgın bir mil sokması, sıradan bir cezalandırma pratiği olarak değil, aklın, düşüncenin ve zihniyetin kökten dönüştürülmesini hedefleyen simgesel bir tasfiye operasyonu olarak da okunabilir. Dış derinin soyulmasıyla başlayan hareket, kafatasının açılmasıyla başka bir düzleme geçer. Artık mesele, insanın dış dünyayla arasındaki sınırın ortadan kaldırılması değil, düşüncelerini üreten ve dünyayı anlamlandırmasını sağlayan merkeze ulaşılmasıdır.
Beynin erimesi ve yeniden şekillendirilmesi imgesi, aklın bütünüyle ortadan kaldırılmasından ziyade, mevcut düşünce düzeninin değiştirilmesi yönünde yorumlanabilir. Burada söz konusu olan, aklı felç etmekten çok, aklın içinde çalıştığı zihniyet yapısını dönüştürme teşebbüsüdür. İhtiraslarından, kibrinden ve hırsından soyulmuş insanın artık düşüncelerini bu duyguların güdümünde değil, aklını bilinçli ve ölçülü kullanarak oluşturması beklenmektedir. Kemal Tahir’in sahnesi, bu açıdan, eski benliğin tasfiyesinden yeni bir insanın ortaya çıkışına uzanan sert bir dönüşüm imgesini gündeme getirir.
Bununla birlikte, beyne yapılan fiziksel müdahaleyle aklın daha iyi kullanılması arasında doğrudan bir ilişki kurmak mümkün değildir. Sahnenin simgesel anlamı, işkencenin insanı gerçekten özgürleştirmesinde değil, insanın düşüncesinin ve zihniyetinin müdahale edilebilir bir alan olarak tasavvur edilmesinde aranmalıdır. İşkenceci, insanın yalnızca ne yaptığına değil, nasıl düşündüğüne de hükmetmek ister. Böylece insan, kendi düşüncesinin öznesi olmaktan çıkarak düşüncesi üzerinde tasarrufta bulunulabilecek bir nesne hâline getirilir.
Düşünce ile zihniyet arasındaki fark, bu noktada belirleyicidir. Düşünce, insanın belirli bir mesele hakkında oluşturduğu hükümlerden ibaret değildir; zihniyet, bu hükümlerin hangi kabuller, değerler ve alışkanlıklar içinde üretildiğini belirleyen daha derin bir yapıdır. İnsan bir düşüncesini değiştirebilir, fakat bu, zihniyetinin de değiştiği anlamına gelmez. Aynı zihniyet, değişen şartlara uyum sağlayarak eski kabullerini farklı biçimlerde sürdürebilir. Zihniyetin değişmesi, yalnızca bazı fikirlerin terk edilmesi değil, düşüncenin oluşmasını sağlayan temel çerçevenin değişmesidir. Kafatasının açılması ve kızgın milin beyne yöneltilmesi, bu bakımdan, insanın zihinsel merkezine ulaşma ve onu kökten dönüştürme iddiasının bir metaforu olarak değerlendirilebilir.
Ancak zihniyetin değiştirilmesi, insanın özgürleştirilmesi anlamına gelir mi? İnsan eski düşüncelerinden koparılabilir; fakat bu kopuş onun bağımsız düşünen bir varlığa dönüşmesini zorunlu olarak sağlamaz. Aksine, eski kabukların zorla parçalanması, insanı başka bir iradenin hâkimiyeti altına sokabilir. İnsanın zihniyetini değiştirmekle onun düşüncesine hükmetmek arasındaki sınır, sahnenin temel gerilimlerinden biridir. Yeni bir insan yaratma iddiası, insanın kendi iradesini ve düşünme özgürlüğünü ortadan kaldırıyorsa, özgürleşme hareketi olmaktan çıkar ve yeni bir tabi kılma biçimine dönüşür.
Bu nedenle işkence sahnesi, aklın özgürleşmesinin doğrudan bir anlatımı olarak değil, insanın zihinsel yapısına müdahale etme arzusunun karanlık bir temsili olarak da okunabilir. Sahnenin simgesel gücü, insanın düşüncesinin değiştirilebileceği fikrini ortaya koymasında; düşüncenin değiştirilmesiyle insanın manevi ve ahlaki bakımdan olgunlaşması arasındaki mesafeyi ise açık bırakmasında yatar.
Mekân ile Kaynak Arasındaki Gerilim: Alman Aklı ve New York
İşkence sahnesinde gözden kaçırılmaması gereken bir diğer unsur, işkencecinin Alman kimliğidir. Sahne Amerika’da, New York’ta geçerken işkenceci Alman’dır. Bu ayrıntı, sizin yorumunuzda yalnızca işkenceyi gerçekleştiren kişinin milliyetini bildiren bir unsur olmaktan çıkar; düşünsel kaynak ile uygulama alanı arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir simgeye dönüşür. İşkencecinin Alman oluşu, insan üzerinde kurulan hâkimiyetin gelişigüzel bir şiddetten ibaret olmadığı, belirli bir yöntem ve sistematik müdahale mantığı içinde gerçekleştirildiği düşüncesini besler.
Burada iki ayrı düzlemden söz edilebilir: düşüncenin teorik kaynakları ve bu düşüncenin somut dünyada uygulama alanı bulması. Sizin yorumunuzda Almanya, Kant, Hegel, Marx ve Max Weber gibi düşünürlerin farklı biçimlerde temsil ettiği akıl, yöntem, sistem ve toplumsal düzen tartışmalarının düşünsel coğrafyasıdır. Amerika, özellikle New York, teorik aklın pratik hayatta kurumsallaştığı, araçsallaştığı ve maddi güce dönüştüğü bir mekân olarak belirir. Böylece kuram ile uygulama arasında bir ilişki kurulur: Akıl bir yerde kavramsallaştırılır, başka bir yerde ise farklı toplumsal ve ekonomik şartlar içinde uygulama biçimleri kazanır.
Bu yorumun temelinde, düşüncenin kendi mekânını bulması fikri vardır. New York, yalnızca olayın gerçekleştiği şehir değil, insanı ve toplumu düzenleme iddiasındaki modern aklın maddi dünyadaki karşılıklarını düşünmeye imkân veren bir mekândır. Almanya ise işkencecinin kimliği üzerinden sistematik düşünce ve yöntem fikrini çağrıştıran bir kaynak olarak yorumlanır. Bu nedenle “Alman aklı” ile “New York fiziği” arasındaki gerilim, kuramsal olanla pratik olanın, düşünceyle uygulamanın ve zihinsel tasarımla maddi hâkimiyetin karşılaşması olarak okunabilir.
Elbette Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı ve Max Weber’i tek bir rasyonalist çizginin özdeş temsilcileri olarak görmek doğru olmaz. Bu düşünürlerin akla, tarihe, özgürlüğe, toplumsal ilişkilere ve insanın konumuna ilişkin yaklaşımları arasında önemli farklılıklar vardır. Kant’ın ahlaki özerklik anlayışı, Hegel’in akıl ve tarih arasındaki ilişkiyi ele alış biçimi, Marx’ın toplumsal ilişkiler ve maddi hayat üzerine çözümlemeleri, Weber’in rasyonelleşme ve bürokratik düzen konusundaki düşünceleri aynı sonuca indirgenemez. Dolayısıyla burada kurulabilecek ilişki, bu düşünürlerin ortak bir doktrini savundukları iddiasına değil, modern düşüncenin insanı, toplumu ve davranışları akıl aracılığıyla açıklama ve düzenleme çabalarının farklı biçimlerine dayanmalıdır.
Bu ayrım, yorumun düşünsel temelini daha sağlam hâle getirir. Mesele, söz konusu düşünürlerin işkenceciyi doğrudan temsil ettiğini ileri sürmek değildir. Asıl mesele, insanı anlaşılabilir, çözümlenebilir ve yeniden biçimlendirilebilir bir varlık olarak ele alan modern akıl anlayışının hangi şartlarda tahakkümün aracına dönüşebileceğini sorgulamaktır. İşkenceci, bu yorumda, Aydınlanma’dan modern toplumsal düzene uzanan bütün düşünsel süreçleri temsil eden tarihsel bir kişi olmaktan çok, sistematik ve araçsal aklın karanlık bir simgesi olarak belirir.
Araçsal akıl, belirli bir amaca ulaşmak için en etkili yolları bulmaya yönelir. Fakat bu akıl, ulaşılmak istenen amacın ahlaken doğru olup olmadığını tek başına garanti altına alamaz. Bir insanı denetlemek, düşüncesini değiştirmek veya iradesini kırmak için son derece sistematik yöntemler geliştirilebilir. Bu yöntemler kendi içlerinde tutarlı olabilir; fakat tutarlılık, ahlaki meşruiyet anlamına gelmez. İşkencecinin eylemi, bu bakımdan, aklın yalnızca etkinlik ve yöntem üzerinden değerlendirildiğinde nasıl bir hâkimiyet aracına dönüşebileceğini düşündürür.
Böylece Alman işkenceci ile New York mekânı arasında kurulan ilişki, Batı rasyonalizminin kuramsal ve pratik boyutlarını bir araya getirir. Düşünce, insanı anlamakla yetinmeyip onu yeniden biçimlendirme iddiasına yöneldiğinde akıl ile iktidar arasındaki sınır da önem kazanır. İnsan hakkında bilgi sahibi olmak, insan üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip olmak değildir. Bir insanın düşünce yapısını çözümlemek, onun iradesini ortadan kaldırma yetkisi vermez. Dolayısıyla sahne, aklın gücünden çok, bu gücün hangi ahlaki sınırlar içinde kullanılacağı sorusunu da beraberinde getirir.
Kalpsiz Akıl: İç Dünyanın Maddi ve Manevi Sınırı
Sahnenin sizin yorumunuz bakımından en belirgin yönlerinden biri, kalp ve gönül boyutunun anlatının merkezinde yer almamasıdır. Kemal Tahir’in burada çizdiği müdahale, manevi bir arınma, tasavvufi bir olgunlaşma ya da gönül terbiyesi üzerinden ilerlemez. Deri soyulur, kafatası açılır ve beyne yönelinir. Anlatının simgesel hareketi, insanın dış yüzeyinden zihinsel merkezine doğru ilerleyen maddi bir müdahaledir. Bu nedenle sahne, insanın iç dünyasının manevi boyutundan ziyade, düşünceyi ve zihniyeti biçimlendiren maddi ve zihinsel yapıya odaklanan bir anlatım olarak okunabilir.
Burada “kalpsiz akıl” kavramı, yorumun merkezine yerleşmektedir. Kalpsiz akıl, aklın kendisinin değersiz ya da zararlı olduğu anlamına gelmez. Daha çok, aklın insanın bütün varlığını yönetmeye yeterli olduğu varsayımını ve onun vicdan, merhamet, sevgi ve ahlaki sorumlulukla olan bağının koparılmasını ifade eder. Akıl, insanın kendisini ve dünyayı anlamasına yardım eder; fakat insanın ne uğruna yaşayacağı, başkalarına karşı hangi sorumlulukları üstleneceği ve sahip olduğu gücü nasıl sınırlayacağı sorularına yalnızca teknik yeterlilikle cevap verilemez.
Sahnede ihtiras, hırs, kibir ve gururun insanın beynini yöneten unsurlar olarak düşünülmesi, zihniyetin bu duygulardan arındırılması fikrini gündeme getirir. Ancak bu arınmanın yerine neyin konulacağı sorusu açık kalır. İnsanın ihtirasları ortadan kaldırıldığında merhametli olacağı garanti değildir. Kibrin kırılması tevazuyu, hırsın bastırılması adalet duygusunu kendiliğinden doğurmaz. İnsan, eski düşünce kalıplarından kurtulduğu hâlde başka bir insanın acısına karşı duyarsız kalabilir. Hatta düşüncelerini daha düzenli ve etkili biçimde kullanan, fakat bu gücü ahlaki bir sorumlulukla sınırlandırmayan birine dönüşebilir.
Bu noktada insanın maddi ve manevi dünyası arasındaki ayrım belirleyici hâle gelir. Beyin, düşünmenin maddi zemini olarak ele alınabilir; fakat insanın bütün manevi varlığı düşüncenin işleyişine indirgenemez. Bir insanın ne düşündüğü kadar niçin düşündüğü, neyi arzuladığı ve başkasının varlığı karşısında nasıl bir tutum aldığı da önemlidir. İnsan, yalnızca düşüncelerinin toplamı değildir; aynı zamanda niyetleri, vicdanı, merhameti ve sorumluluklarıyla bir bütündür. Zihniyetin değişmesi, insanın bütün bu boyutlarının değiştiğini göstermez.
Kalp ve gönül kavramlarının sahnede belirginleşmemesi, yalnızca anlatıdaki bir eksiklik olarak görülmek zorunda değildir. Bu durum, sahnenin hangi tür bir dönüşümü görünür kıldığına ilişkin bir tercih olarak da değerlendirilebilir. Anlatının odağında, insanın manevi varlığını içeriden dönüştüren bir irşat sürecinden ziyade, onun zihinsel yapısına dışarıdan müdahale etme teşebbüsü bulunmaktadır. İnsan, kendi iç dünyasını tanıyarak değişen bir özne değil, bedeni ve beyni üzerinden değiştirilmeye çalışılan bir varlık olarak karşımıza çıkar.
Bununla birlikte, kalbin ve gönlün sahnede yer almaması, Kemal Tahir’in insanın manevi boyutunu bütünüyle reddettiği anlamına gelmez. Buradan hareketle yazarın bütün düşüncesi hakkında kesin bir hükme varmak yerine, yalnızca bu sahnenin simgesel kuruluşuna ilişkin bir değerlendirme yapmak daha doğru olacaktır. Söz konusu sahnede kalp ve gönül, dönüşümün kurucu unsurları olarak öne çıkmaz; anlatının hareket noktası beden, beyin, akıl ve zihniyettir. Bu tercih, sahnenin insanın maddi ve zihinsel dünyasını yönetmeye yönelik bir müdahaleyi temsil ettiği yönündeki yorumu güçlendirir.
Buradaki esas mesele, yeni insanın hangi temeller üzerinde kurulacağıdır. Eğer insan yalnızca ihtiraslarından arındırılmış ve aklını daha etkili kullanan bir varlık olarak tasarlanırsa, ortaya çıkan modelin ahlaki açıdan ne ifade ettiği belirsiz kalır. Aklın daha etkili kullanılması, insanın daha adil olmasını sağlayabileceği gibi, daha etkili biçimde hükmetmesine de hizmet edebilir. Düşüncenin rasyonelleşmesi, merhametin gelişmesiyle aynı şey değildir. İnsan, aklını araçsal bakımdan mükemmelleştirdiği hâlde manevi açıdan eksik kalabilir.
Bu nedenle yeni insanın yalnızca akıl üzerinden düşünülmesi yeterli değildir. Akıl, insanın kendisini sorgulamasını ve dünyayı anlamasını sağlar; gönül ise insanın kendisini aşarak başkasının varlığını tanıması, onun acısına kayıtsız kalmaması ve kendi gücünü ahlaki bir sorumlulukla sınırlaması açısından önemlidir. Bu iki boyut birbirinin alternatifi değildir. Asıl sorun, aklın insanın manevi ve ahlaki bütünlüğünden koparılmasıdır. Akıl ile gönül arasındaki bağ koptuğunda insanın düşüncesigelişebilir, fakat insanlığı aynı ölçüde gelişmeyebilir.
Yeni İnsan: Arınma mı, Yeniden Biçimlendirme mi?
Kemal Tahir’in işkence sahnesi üzerinden gündeme gelen yeni insan düşüncesi, iki farklı şekilde okunabilir. İlkinde gurur, kibir, hırs ve ihtirasın insanın düşüncesini kuşatan kabuklar olduğu ve bunlardan kurtulmanın daha bilinçli bir düşünceye imkân verebileceği fikri öne çıkar. İkincisinde ise insanın bu kabuklardan kurtarılmasının dışarıdan ve şiddet yoluyla gerçekleştirilmek istenmesi, dönüşümün özgürleştirici niteliğini tartışmalı hâle getirir. Bir insanın kendi ihtiraslarıyla hesaplaşması, onun iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümdür; bir başkasının iradesini kırarak ihtiraslarını ortadan kaldırmaya çalışması ise bir iktidar ilişkisidir.
Bu ayrım, sahnenin ahlaki ve düşünsel gerilimini doğurur. İnsan, kendi benliğinin esaretinden kurtulmak isterken başka bir iradenin esareti altına sokulabilir. İhtirasın tasfiyesi adına uygulanan şiddet, yeni bir ihtirasın, yani insan üzerinde hâkimiyet kurma arzusunun ifadesi hâline gelebilir. Böylece işkenceci, yalnızca karşısındaki insanın zihniyetini değiştirmeye çalışan kişi olmaktan çıkar; kendi iradesini başka bir insanın iradesinin üzerine yerleştiren bir iktidar öznesine dönüşür.
Burada sorulması gereken soru şudur: Başkasının ihtiraslarını ortadan kaldırmak isteyen kişi, kendi iktidar arzusunu sorgulamakta mıdır? İnsan üzerinde sistematik bir müdahale kuran akıl, kendi sınırlarını tanımakta mıdır? Başkasının zihniyetini değiştirmeyi hedefleyen irade, kendi düşüncesinin ve amaçlarının ahlaki meşruiyetini değerlendirmekte midir? Bu sorular, sahnenin anlamını işkence gören insanın bedeninden işkencecinin düşüncesine doğru genişletir. Böylece mesele yalnızca insanın ihtiraslarından kurtulması değil, insanı dönüştürme iddiasındaki aklın kendi ihtiraslarından kurtulup kurtulamadığı hâline gelir.
Yeni insanın hangi niteliklerle tanımlanacağı da bu noktada önem kazanır. İhtiraslarından arınmış, gurur ve kibirden kurtulmuş, aklını daha bilinçli kullanan bir insan, elbette düşüncesini sorgulama imkânı elde edebilir. Fakat onun gerçekten yeni bir insan olabilmesi için eski düşünce kalıplarını terk etmesi yeterli değildir. Kendi gücünü nasıl kullanacağı, başkalarıyla nasıl ilişki kuracağı ve hangi ahlaki ölçülere bağlı kalacağı da belirlenmelidir. Aksi hâlde eski ihtirasların yerine başka bir iktidar tutkusu yerleşebilir; eski kabuklar kırılırken yenileri oluşabilir.
İnsan yalnızca daha doğru düşünen bir varlık hâline gelerek tüm sorunlarını çözemez. Düşüncesinin doğruluğu kadar davranışının ahlaki niteliği de önemlidir. Bir insanın hakikati kavraması ile hakikate uygun yaşaması arasında bir mesafe vardır. İnsan, başkasının acısını anlayabilir ama ona yardım edemeyebilir; adaletin ne olduğunu bilebilir ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaletten sapabilir. Bilgi tek başına erdem, akıl da tek başına merhamet değildir. Bu nedenle yeni insanın inşası, zihniyetin değiştirilmesinden daha kapsamlı bir meseledir.
İşte burada kalp ve gönül meselesi yeniden önem kazanır. İnsan, düşüncesini değiştirdiği kadar niyetini, başkalarıyla ilişkisini ve ahlaki sorumluluk anlayışını da sorgulamalıdır. Akıl, insanın neyi neden yaptığını kavramasına yardımcı olur; gönül ise bu kavrayışın merhamet, adalet ve sorumlulukla birleşmesini mümkün kılan manevi boyutu temsil eder. Yeni insanın inşası, aklın ortadan kaldırılmasını değil, aklın insanın manevi ve ahlaki bütünlüğü içinde yerini bulmasını gerektirir.
Sonuç: Deriden Beyne, Beyinden Gönle
Derini Yüzeceğim romanındaki işkence sahnesini, deriden beyne uzanan bir müdahale çizgisi üzerinden değerlendirdiğimizde üç temel anlam katmanıyla karşılaşırız. İlk olarak deri, insanın iç dünyası ile dış dünya arasındaki sınırı temsil eder. İkinci olarak, gurur, kibir, hırs ve ihtiras, insanın düşüncesini yöneten ve dünyayla ilişkisini biçimlendiren zihinsel kabuklar olarak ortaya çıkar. Üçüncü olarak, kafatasında açılan çukur ve beyne yöneltilen kızgın mil, bu kabukların ötesine geçerek insanın düşünce ve zihniyetini değiştirme çabasını simgeler. İşkencecinin Alman oluşu, bu teşebbüsün sistematik ve araçsal akıl fikriyle ilişkilendirilmesini mümkün kılar. Amerika’nın mekânı, Alman düşünce geleneğinin ise yorumun düşünsel arka planı olarak belirginleşmesi, sahnenin coğrafi sınırlarını aşan bir anlam kazanmasını sağlar.
Fakat bütün bu çözümlemenin sonunda asıl soru yerinde durmaktadır: İhtiraslarından soyulmuş insan, nasıl bir insan olacaktır? Yalnızca aklını daha iyi kullanan, daha rasyonel düşünen ve zihniyetini değiştiren bir insan mı; yoksa aklını vicdanla, düşüncesini sorumlulukla, gücünü merhametle sınırlandırabilen bir insan mı? Kemal Tahir’in işkence sahnesi, bu iki dönüşüm arasındaki farkı düşünmeye imkân verirken insanın manevi bütünlüğünün nasıl kurulacağı sorusunu açıkta bırakmaktadır.
Sahnenin düşünsel önemi, ihtirasın soyulmasını doğrudan insanın kurtuluşuyla özdeşleştirmemizde değil, böyle bir soyulmanın insanı hangi yöne götüreceğini sorgulamamızda yatar. Derinin soyulmasıyla benliğin çözülmesi, kafatasının açılmasıyla zihniyetin değişmesi, zihniyetin değişmesiyle insanın ahlaki bakımdan olgunlaşması arasında kendiliğinden kurulmuş bir bağ yoktur. Her aşama ayrı bir soru getirir: İnsan hangi kabuklardan kurtulmalıdır? Bu kurtuluşu kim gerçekleştirecektir? Yeni düşünce hangi değerler üzerinde yükselecektir? En önemlisi, insanın zihnini değiştirmeyi hedefleyen güç, onun özgürlüğünü ve manevi bütünlüğünü nasıl koruyacak?
Bu sorular, işkence sahnesini yalnızca bedensel şiddetin anlatımı olmaktan çıkararak insanın akıl, benlik ve ahlak arasındaki ilişkisini sorgulayan bir düşünce alanına dönüştürür. Deri bedeni örter; gurur, kibir, hırs ve ihtiras benliği kuşatır; zihniyet düşüncenin yönünü belirler. Fakat insanı insan yapan, yalnızca nasıl düşündüğü değil, kendi düşüncesini ve gücünü ne uğruna kullandığıdır.
Akıl, insanın zihnindeki kabukları kırabilir; fakat gönül devreye girmediğinde, o kabukların yerine yenilerini koyacağının hiçbir güvencesi yoktur.
Üstelik bu kez yeni kabuklar, daha sistematik, daha hesaplı ve daha güçlü bir aklın eseri olabilir. Deriden beyne ulaşmak, insanın dış kabuğundan zihinsel merkezine inmektir; fakat zihinsel merkeze ulaşmak, onun gönlüne ulaşmak değildir. İhtiraslarından arınmış yeni insanın gerçekten yeni olabilmesi, yalnızca eski düşüncelerinden soyulmasına değil, aklını, iradesini ve manevi varlığını ahlaki bir bütünlük içinde yeniden kurabilmesine de bağlıdır.