Türkiye’de iktisadî ahlâksızlığın tarihsel gelişimini takip etmek isteyen bir araştırmacının yalnızca arşivlere, iktisat kitaplarına veya mahkeme kayıtlarına bakması yeterli değildir. Onun aynı zamanda romanlara, hikâyelere ve edebiyatın derin koridorlarına da girmesi gerekir. Çünkü bu ülkede birçok hakikat önce iktisatçıların tablolarında değil, romancıların vicdanında ortaya çıkmıştır.
Resmî istatistiklerin henüz konuşamadığı dönemlerde Anadolu’nun köyleri, kasabaları ve şehirleri edebiyatın diliyle konuşmuş; iktisadî çürüme, toplumsal çözülme ve ahlâkî aşınma romancıların satırlarında kendine yer bulmuştur.
1930’lu yıllardan itibaren yazılan Anadolu hikâyeleri ve romanları dikkatle incelendiğinde karşımıza yalnızca yoksulluk çıkmaz. Asıl görülen şey, yoksulluğun arkasındaki ahlâkî kırılmadır. Sabahattin Ali’nin köyleri, kasabaları ve taşra insanları sadece fakir değildir; aynı zamanda adaletsizlik, fırsatçılık ve güç ilişkileriyle çevrilidir.
Nurettin Topçu’nun isyan ahlâkı üzerine yaptığı değerlendirmeler yalnızca metafizik bir başkaldırı değil, aynı zamanda menfaat düzenine karşı ahlâkî bir direniştir. Aziz Nesin’in mizahı güldürürken utandırır; anlattığı tipler bireysel zaafların ötesinde toplumsal bir çürümenin temsilcileridir. Kemal Tahir ise bu ülkenin iktisadî ve sosyal anatomisini romanlarının içine yerleştiren büyük bir teşrih ustasıdır.
Özellikle Namusçular romanı bu açıdan ayrı bir yerde durur. Roman görünüşte hapishaneyi anlatır. Ancak dikkatli bir okuyucu kısa sürede anlar ki asıl hapishane demir parmaklıkların ardında değildir. Asıl hapishane dışarıdadır. Romanın koğuşlarında bulunan insanlar çoğu zaman dışarıdaki dünyanın küçültülmüş bir modelidir.
Kemal Tahir’in mahkûmları, piyasanın, siyasetin ve günlük hayatın içinden süzülüp gelmiş tiplerdir. Hapishanedeki suçların büyük kısmı, dışarıdaki düzenin bir uzantısı gibidir. Dışarıda meşru görülen birçok davranış içeride suç olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle Namusçular, yalnızca bir cezaevi romanı değil, aynı zamanda piyasa ahlâksızlığının ve toplumsal çözülmenin de romanıdır. Kemal Tahir’in büyük ironisi de burada ortaya çıkar: Hapishaneye düşenlerin çoğu suçludur ama dışarıdakilerin önemli bir kısmı yalnızca henüz yakalanmamıştır.
1930’lu yıllarda buğday saklayanlar, savaş döneminde malı depolayanlar, karaborsacılar ve fırsatçılar edebiyatın karakterleri olarak karşımıza çıkıyordu. 1950’lerde ve 1960’larda bunlara yeni tipler eklendi. Devlet kapısında iş takip edenler, ayrıcalık peşinde koşanlar ve kamu gücünü özel menfaate dönüştürenler romanların ve hikâyelerin yeni kahramanları oldular.
1970’lerde yağ kuyrukları, benzin kuyrukları ve yokluk ekonomisi ortaya çıktığında ahlâksızlık da sektör değiştirdi. Bu kez depolarda saklanan şey yalnızca buğday değildi; yağdı, petroldü, akaryakıttı ve toplumun günlük hayatını belirleyen temel ihtiyaç maddeleriydi.
1980 sonrasında ise köyün ve kasabanın dramı yavaş yavaş şehrin dramına dönüştü. Tarım sektörünün buhranı yerini kentleşmenin buhranına bıraktı. Köyden şehre göç eden insanlar sadece mekân değiştirmediler; aynı zamanda ahlâkî sorunların biçimi de değişti. Köyde komşunun tarlasına göz diken tipin yerini şehirde ihaleye göz diken tip aldı. Karaborsacının yerini komisyoncu, komisyoncunun yerini rant kollayıcısı aldı. Artık ahlâksızlık da modernleşmişti. Üretmeden kazanmanın yolları çeşitlenmiş, bürokrasi ile piyasa arasındaki geçiş kapıları genişlemişti.
2000’li yıllara gelindiğinde ise yeni bir dönem başladı. Bu dönemin temel kavramları artık buğday, arpa, yağ veya petrol değildi. Yerlerini fonlar, finansal araçlar, borsa işlemleri, yatırım paketleri ve uluslararası sermaye hareketleri aldı. Türkiye’nin iktisadî ahlâksızlığı da küreselleşti. Bir zamanlar köy ambarında saklanan buğdayın yerini dijital ekranlarda dolaşan rakamlar aldı. Eski karaborsacının torunu artık depo kiralamıyor; algoritma takip ediyor. Eski fırsatçı tüccar artık çuval saymıyor; ekran sayıyor.
İşin ironik tarafı ise burada başlıyor. Bir dönem domates, buğday ve yağ ihraç eden bir ülke olmayı hedefleyen Türkiye, zaman zaman ahlâksızlık modellerini de ihraç eder hâle geldiğini düşündüren örneklerle karşı karşıya kalmaktadır. Finansal manipülasyonlar, piyasa oyunları ve çeşitli rant mekanizmaları öylesine karmaşık hâle geldi ki, bunları anlamak için artık yalnızca iktisat bilgisi değil, dedektiflik yeteneği de gerekiyor. Bir zamanlar malı depoda saklayanlar vardı; şimdi bilgiyi saklayanlar, riski başkasına yükleyenler ve kazancı görünmez hâle getirenler bulunuyor.
Belki de geleceğin iktisat tarihçileri bugünün olaylarını incelerken yeni bir kavram geliştireceklerdir: “Ahlâksızlık ihracatı.” Nasıl ki ülkeler sanayi ürünleri, teknoloji ve hizmet ihraç ediyorsa, bazı toplumlar da farkında olmadan kendi bozuk alışkanlıklarını ve kötü örneklerini dünyaya yayabilirler. O zaman ekonomi fakültelerinde yeni bir ders açılması da kaçınılmaz olacaktır:
“Uluslararası Ahlâksızlık Ticaretine Giriş.” Dersin ilk haftasında piyasa ahlâkının çözülmesi, ikinci haftasında rant ekonomisi, üçüncü haftasında ise finansal manipülasyonlar anlatılır. Dönem sonunda öğrencilerden bir proje istenir: “Ahlâksızlık ihracatında katma değer nasıl artırılır?” Elbette başarılı öğrencilere de KDV iadesinin teorik esasları öğretilir.
Bu tablo doğal olarak bir hicivdir. Ancak her hiciv gibi gerçekliğin içinden doğmaktadır. Çünkü toplumlar yalnızca ürettikleri mallarla değil, ürettikleri ahlâkla da ayakta kalırlar. Bir ülkenin en büyük serveti bankaları, borsaları veya fonları değildir; insanlar arasındaki güven duygusudur. Güvenin aşındığı yerde piyasa büyüse bile toplum küçülür. Rakamlar yükselse bile ahlâk geriler. İşte bu yüzden Türkiye’nin gerçek meselesi yalnızca ekonomik kalkınma değil, iktisadî ahlâkın yeniden inşasıdır. Aksi takdirde buğday ambarından fon ambarına uzanan hikâye büyümeye devam edecek, yalnızca aktörler ve yöntemler değişecektir.
Türkiye’de İktisadi Ahlaksızlık
Türkiye’nin iktisat tarihi yalnızca üretim, büyüme, sanayileşme ve kalkınma hikâyelerinden ibaret değildir. Bu tarihin görünmeyen tarafında, ekonomik hayatın ahlâkî temellerinde meydana gelen aşınmaların da uzun bir serüveni vardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin kurucu kadroları üretimi artırmaya, piyasa düzenini oluşturmaya ve ekonomik bağımsızlığı sağlamaya çalışırken, özellikle 1930’lu yıllardan itibaren piyasa ahlâkını zorlayan davranışların ilk belirtileri görülmeye başlanmıştır. Bu süreç zamanla değişerek ve biçim değiştirerek günümüze kadar ulaşmış; tarım sektöründe başlayan fırsatçılık eğilimleri, sanayi sektörüne, oradan kamu bürokrasisine ve nihayet finansal sektöre kadar uzanan geniş bir alanı kapsar hâle gelmiştir.
1930’lu ve özellikle savaş yıllarına yaklaşan dönemde temel gıda maddelerinin ve tarımsal ürünlerin stoklanması önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Buğdayın, arpanın ve çeşitli temel ihtiyaç maddelerinin piyasaya sürülmeyerek elde tutulması, kıtlık korkusunun ve fırsatçılığın birleştiği bir iktisadî davranış biçimini doğurmuştur. Burada mesele yalnızca mal saklamak değildir. Asıl mesele, toplumun ihtiyacı olan bir malın yapay şekilde kıtlaştırılarak fiyatların yükseltilmesi ve bundan kazanç sağlanmasıdır.
Bu davranış biçimi, üretmeden kazanmanın ilk örneklerinden biri olarak görülebilir. İktisadî anlamda hırsızlık kavramı yalnızca bir malın çalınmasıyla sınırlı değildir; toplumun ortak ihtiyaçlarını kişisel kazanç uğruna istismar etmek de ekonomik ahlâkın ihlali anlamına gelir. Bu nedenle savaş yıllarında görülen karaborsa ve stokçuluk faaliyetleri, Türkiye’de piyasa ahlâksızlığının ilk sistematik örnekleri arasında değerlendirilebilir.
1950’li ve 1960’lı yıllarda ekonomik yapı değişmeye başlamış, tarım ekonomisinin ağırlığı sürmekle birlikte sanayileşme hız kazanmıştır. Ancak bu dönemde ortaya çıkan sorunlar daha çok devlet kaynaklarına erişim, imtiyaz elde etme ve bürokratik ilişkiler üzerinden şekillenmiştir.
Devletin ekonomik hayattaki belirleyici rolü, bazı çevrelerin üretimden çok ayrıcalıklara yönelmesine zemin hazırlamıştır. Böylece piyasa ahlâkındaki bozulma yalnızca ürün saklama veya karaborsa faaliyetleriyle sınırlı kalmamış, devlet ile piyasa arasındaki ilişkilerde de kendini göstermeye başlamıştır.
1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye ciddi ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Petrol krizi, döviz darboğazı ve yüksek enflasyon, günlük hayatın temel unsurlarını etkilemiştir. Bu dönemde yağ, akaryakıt ve çeşitli sanayi ürünlerinin piyasadan çekildiği, uzun kuyrukların oluştuğu görülmektedir.
Böylece 1930’lu yıllarda tarımsal ürünlerde görülen stokçuluk eğilimi, bu kez sanayi ve enerji ürünlerine kaymıştır. Bu değişim aynı zamanda Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşümünü de göstermektedir. Artık yalnızca buğday ve arpa değil, sanayi üretiminin temel girdileri de piyasa manipülasyonlarının konusu hâline gelmiştir. Tarımdan sanayiye doğru ilerleyen bu süreçte iktisadî ahlâksızlık da sektör değiştirerek yoluna devam etmiştir.
1980 sonrasında ise yeni bir dönem başlamıştır. Serbest piyasa ekonomisine geçiş, dışa açılma ve finansal serbestleşme gibi gelişmeler ekonomik yapıyı değiştirmiştir. Ancak bu dönemin toplumsal hafızada bıraktığı en güçlü izlerden biri, üretimden çok kısa yoldan kazanç elde etme anlayışının yaygınlaşmasıdır. “Benim memurum işini bilir” sözü, bir dönemin zihniyetini özetleyen sembolik bir ifade hâline gelmiştir.
Bu yıllarda artık yağ veya akaryakıt bulamama gibi sorunlar büyük ölçüde geride kalmıştır; fakat rüşvet, komisyon, kamu kaynaklarının kötüye kullanımı ve çeşitli yolsuzluk iddiaları gündemin merkezine yerleşmiştir. İktisadî ahlâksızlık bu dönemde mal saklamaktan çok kamu kaynaklarına erişim üzerinden şekillenmeye başlamıştır.
1980’li yılların bir başka özelliği de eğitim, kamu yatırımları ve ihale süreçlerinde ortaya çıkan çeşitli yolsuzluk tartışmalarıdır. Kamu gücünün ekonomik kazanç elde etmek için kullanılması, piyasa ahlâkındaki aşınmayı daha da görünür hâle getirmiştir. Böylece ekonomik ahlâksızlık yalnızca tüccarın veya üreticinin meselesi olmaktan çıkmış, bürokrasi ve siyaset alanına da taşınmıştır.
1990’lı ve 2000’li yıllarda finansal sistemin büyümesiyle birlikte iktisadî ahlâksızlığın yeni biçimleri ortaya çıkmıştır. Bankacılık krizleri, kamu kaynaklarının finans sektörü üzerinden aktarılması ve çeşitli mali skandallar, ekonomik yapının artık daha karmaşık bir zeminde işlediğini göstermektedir. Üretim alanında yapılan manipülasyonların yerini giderek finansal işlemler üzerinden gerçekleştirilen kazanç mekanizmaları almaya başlamıştır. Bu süreçte ortaya çıkan zararlar çoğu zaman doğrudan görülemediği için toplumun geniş kesimleri tarafından fark edilmesi de zorlaşmıştır.
2020’li yıllara gelindiğinde ise Türkiye’de ekonomik tartışmaların merkezine finansal araçlar, yatırım fonları, borsa işlemleri ve sermaye piyasaları yerleşmiştir. Geçmişte buğdayı saklayarak fiyat yükselten tüccarın yerini, bugün finansal araçlar üzerinden büyük kazançlar elde etmeye çalışan aktörler almıştır. Böylece iktisadî ahlâksızlık tarım sektöründen sanayiye, sanayiden bürokrasiye ve nihayet finans sektörüne doğru evrilmiştir. Günümüzde tartışılan birçok olayın merkezinde artık fizikî mal değil, finansal değerler bulunmaktadır.
Burada cevaplanması güç olan temel soru şudur: İktisadî ahlâksızlık mı toplumsal ahlâksızlığı doğurmaktadır, yoksa toplumsal ahlâksızlık mı iktisadî hayata yansımaktadır? Bu iki alan arasında kesin bir ayrım yapmak kolay değildir.
Birbirlerinden bağımsız iki süreçten değil, birbirini besleyen iki yapıdan söz etmek daha doğru görünmektedir. Aralarındaki ilişki, adeta bir yumurta zarının inceliğindedir. Birisi diğerini örter, besler ve geliştirir. Toplumdaki ahlâkî aşınma ekonomik hayata yansırken, ekonomik hayattaki yozlaşma da toplumsal değerleri dönüştürmektedir.
Türkiye’nin son yüzyıllık tecrübesi, iktisadî ahlâksızlığın biçim değiştirse de tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Stokçulukla başlayan süreç, rüşvet ve yolsuzlukla devam etmiş, nihayet finansal manipülasyonlar ve sermaye piyasası tartışmalarıyla yeni bir aşamaya ulaşmıştır.
Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik sistemlerin başarısı ya da başarısızlığı değildir. Asıl mesele, ekonomik hayatın hangi ahlâkî temeller üzerine inşa edildiğidir. Çünkü üretim, ticaret ve finans ne kadar gelişirse gelişsin, ahlâkî denetim mekanizmaları zayıfladığında ekonomik kalkınma toplumsal güven üretmek yerine toplumsal çözülmeyi hızlandırabilmektedir.