Türkiye’de haziran ve temmuz ayları, özellikle vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenler açısından yalnızca yaz tatilinin başlangıcı değil, aynı zamanda işten çıkarılma mevsimi hâline gelmiştir. Son günlerde çeşitli vakıf üniversitelerinde yüzlerce akademisyenin sözleşmesi yenilenmemiş, birçok öğretim üyesi herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin kurumlarından uzaklaştırılmıştır.
Basına yansıyan verilere göre yalnızca son dönemde yüzlerce akademisyen işten çıkarılmış, 2024-2026 döneminde ise işini kaybeden akademisyen sayısı en az 446 olarak kaydedilmiştir. Bazı üniversitelerde tek seferde yaklaşık yüz akademisyenin görevine son verildiği bildirilmektedir.
Fakat burada dikkat çekici olan yalnızca işten çıkarmaların büyüklüğü değildir. Daha dikkat çekici olan, akademi dünyasının bu gelişmelere karşı gösterdiği sessizliktir.
Marx’ın kavramlarıyla konuşursak burada ilginç bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Marx’a göre bir sınıfın varlığı, o sınıfın kendisinin farkına varmasıyla aynı şey değildir. İnsanlar önce “kendinde sınıf” olarak var olurlar; yani aynı üretim ilişkileri içinde bulunurlar, benzer sömürü mekanizmalarına maruz kalırlar. Ancak bu durumun farkına varıp ortak hareket etmeye başladıklarında “kendisi için sınıf” hâline gelirler. İşte Marx’ın “sınıf bilinci” veya yaygın kullanımıyla “proleter şuur” dediği şey budur.
Türkiye’deki işçiler uzun mücadeleler sonucunda belirli ölçülerde bu şuura ulaşabilmişlerdir. İşten çıkarmalara karşı grev yapabilmekte, sendikal örgütlenmelere katılabilmekte, fabrika önlerinde dayanışma gösterebilmektedirler. Bütün grevler başarılı olmasa bile işçi sınıfı, ortak kader fikrini büyük ölçüde öğrenmiştir.
Akademisyenler ise paradoksal biçimde aynı başarıyı gösterememektedir.
Çünkü akademisyen kendisini uzun yıllar boyunca işçi olarak değil, “aydın”, “uzman”, “entelektüel” veya “bilim insanı” olarak görmüştür. Bu algı ona sembolik bir üstünlük hissi vermiştir. Oysa vakıf üniversitelerinin ortaya çıkardığı yeni çalışma düzeninde akademisyen de ücret karşılığında emeğini satan bir çalışan durumundadır. Maaşını kaybettiğinde geçim kaynağını kaybetmektedir. Sözleşmesi yenilenmediğinde üretim araçları üzerindeki kontrolünü değil, yalnızca işini kaybetmektedir. Marx’ın terminolojisiyle bakıldığında bu durum klasik ücretli emek ilişkisidir.
Fakat akademisyenlerin önemli bir kısmı bu gerçeği kabul etmek istememektedir.
Bunun temel nedeni, Marx’ın “yanlış bilinç” dediği olguya benzer bir durumdur. Akademisyen, fiilen ücretli emekçi olmasına rağmen kendisini hâlâ yönetici sınıfa daha yakın görmektedir. Bölüm başkanı olma ihtimali, dekan yardımcılığı beklentisi, idari görev arzusu veya akademik yükselme umudu onu ortak kader duygusundan uzaklaştırmaktadır.
Sonuçta işten çıkarılan meslektaşına bakarken şu düşünce gelişmektedir:
“Bugün ona oldu, bana olmaz.”
İşte proleter şuurun oluşmasını engelleyen temel psikolojik mekanizma budur.
Marx’ın “yedek sanayi ordusu” kavramı burada da işlemektedir. Üniversitelerde her yıl yüzlerce yüksek lisans ve doktora mezunu akademik kadro beklemektedir. Yönetimler bu durumu bilmektedir. İşini kaybeden akademisyenin yerine yenisini bulmak çoğu zaman zor değildir. Bu durum çalışanların pazarlık gücünü azaltmaktadır.
Böylece korku yaygınlaşmaktadır.
Korkunun yaygın olduğu yerde ise dayanışma zayıflamaktadır.
Dayanışmanın zayıfladığı yerde örgütlenme gelişememektedir.
Örgütlenmenin olmadığı yerde ise sınıf bilinci oluşamamaktadır.
Türkiye akademisinin yaşadığı sorun tam da budur.
İşten çıkarılan yüzlerce akademisyenin ardından üniversitelerin büyük bölümünde dersler devam etmekte, koridorlar sessiz kalmakta, bilimsel toplantılar yapılmakta, hatta birçok kişi konuyu hiç konuşmamaktadır. Bu durum yalnızca idari bir problem değildir; aynı zamanda sosyolojik bir problemdir.
Daha da önemlisi, bu sessizlik akademinin kendi varlık sebebiyle çelişmektedir.
Çünkü bilim insanı, toplumdaki yanlışları eleştirmeyi meslek edinmiş kişidir. İktisatçı piyasayı eleştirir, sosyolog toplumu eleştirir, siyaset bilimci iktidarı eleştirir, tarihçi geçmişi sorgular. Fakat kendi çalışma hayatındaki adaletsizlik karşısında sessiz kalan akademisyen, eleştirel aklın en temel sınavında başarısız olmaktadır.
Burada ortaya trajik bir tablo çıkmaktadır:
Türkiye’deki işçiler belirli ölçüde proleterleşmiş fakat akademisyenler henüz proleterleştiklerinin farkına varamamıştır.
İşçi, işçi olduğunu bilmektedir.
Akademisyen ise artık büyük ölçüde ücretli emekçi hâline gelmiş olmasına rağmen hâlâ eski statü dünyasının hayalleri içinde yaşamaktadır.
Bu nedenle Marx’ın terminolojisiyle söylersek, akademisyenler ekonomik olarak proleterleşmiş fakat zihinsel olarak henüz proleterleşememiştir.
Son yıllarda vakıf üniversitelerinde yaşanan kitlesel işten çıkarmalar yalnızca bir istihdam sorunu değildir. Bu olaylar aynı zamanda Türk akademisinin kolektif bilinç düzeyini ölçen bir turnusol kâğıdıdır. Ortaya çıkan sonuç ise oldukça düşündürücüdür:
Bilim üreten insanların önemli bir kısmı, kendi mesleki kaderleri söz konusu olduğunda ortak hareket etme iradesini gösterememektedir. Bunun sonucu olarak da akademi, Marx’ın tarif ettiği anlamda “kendisi için sınıf” olamamakta; dağınık, yalnız ve savunmasız bireyler topluluğu olarak kalmaktadır.
Belki de günümüz Türk akademisinin en büyük krizi işten çıkarmalar değil, bu işten çıkarmalar karşısında ortaya çıkan derin sessizliktir. Çünkü bazen bir toplumun durumunu, söylediklerinden çok söyleyemedikleri anlatır. Bugün akademinin koridorlarında yankılanan şey bir itiraz sesi değil, tam da bu sessizliğin kendisidir.
Son dönemde vakıf üniversitelerinde yaşanan işten çıkarmalar üzerine yapılan açıklamalar, bu sorunun münferit değil, yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Akademisyen örgütleri ve sendikalar, işten çıkarmaların sistematik hâle geldiğini, üniversitelerin giderek gelir-gider mantığıyla yönetildiğini ve akademisyenin bir “maliyet kalemi” olarak görüldüğünü ifade etmektedir.