Asaf Savaş Akat‘ın, hocası adına kaleme aldığı “İdris Küçükömer’in Mirası” kitabını okumuştum bir vakitler. Rahmetli İdris Hoca, hayattayken kurulu düzene yönelik eleştirileri nedeniyle sol çevrelerden tepki görmüştü.
Özellikle Türkiye ve Avrupa ölçeğinde sağ ve sol kavramlarının tam ters biçimde algılandığını ifade ederek statükocu çevreleri çok kızdırmıştı. Ona göre Türkiye’nin solcuları, tutucu ve statükocu; sağcıları ise reformist ve değişimci yanlarıyla daha çok temayüz ediyordu.
Tutuculuk ve statükoculuk ile reformist ve değişim yanlısı olma arasındaki keskin politik ayrıma benzeyen ayrımın bir başka çeşidine insani ilişkilerde de rastlanıyor.
Bir kısım zevat kendine demokrattır, kendine dindardır, kendine sosyal demokrattır. Hatta kendine milliyetçidir ve kendi minimal grubuyla ikili ilişkilerini sürdürme eğilimindedir. Öteki olarak gördükleri kimselerin sorunlarını pek dile getirmeyi sevmezler bu yüzden. Ergenekon’dan başlayarak çeşitli dini örgütlere kadar uzanan geniş bir yelpazede, Türkiye’nin son 16 yılında yaşananlara karşı toplumun refleksi maalesef sürekli olarak “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” minvalinde gelişti.
Toplumun bu tip duyarsızlıklarını meşrulaştırma gerekçeleri çok fazla oldu; bu nedenle Yahya Kemal‘in 1930’larda Türkiye’de yaşanan çalkalanmaya dair önerdiği çözüm olan “vicdan istirahati” metaforu yüzlerce yıldır var olduğu şekliyle yaşamaya devam ediyor.
Vicdan istirahati kalıbına kendilerini layık gören böylesi insanlar, ömürleri boyunca başka hiç kimsenin elinden tutmamış veya tutmuşsa da yakın çevresi/ideolojisi ile sınırlı kalacak biçimde tercihler sepeti oluşturmuştur. Muhafazakâr, dindar, seküler, milliyetçi vs. kendisini hangi kategoride ifade ediyorsa etsin, bu tip insanların evrensel bir yaşama veya Tanrısal düzene sunabilecekleri fazla bir katkı bulunmamaktadır.
Kendi gettosunda ben(veya biz) merkezci bir yaşam kurar ve sürdürürler; nihayet emri hak vaki oluncaya kadar yaptığı “dar alanda paslaşmalar” ona uzun soluklu bir yarar sağlayamaz. Dostoyevski’ye atfen ifade edildiği gibi, “Kendi derdine derman arayan canlıdır. Başkasının derdine derman olan insandır.“
27 Ağustos 2025’te, henüz ömrünün yazını yaşarken (55 yaşında) kaybettiğimiz Prof. Dr. Suphi Aslanoğlu ve benzeri civanmert insanlar tarafından temsil edilen ikinci kategoride, istikrarlı biçimde yaşam sürenlerin yeri her zaman bambaşkadır. Böyleleri için hayat, ayrımcılık, haksızlık, adaletsizlik veya nezaketsizlik içermeyen bir senfoni gibi yaşanmalıdır adeta.
Notaları birbiriyle gayet uyumlu bir senfonidir bu. Yaşam, bir gün öyleyken, diğer gün farklı olacak biçimde zikzaklar içermeyen lineer bir bütünlük ve tutarlılık arz eder. Aynı fakültede 15 yıl çalışma ve bundan uzun süre tanışma bahtiyarlığına ermiş biri olarak Suphi Aslanoğlu Hoca’yı, yaşamı boyunca sürekli tutarlılık içeren bir fedakârlık yumağı olarak yaşamış, gördüğüm nadir insanlardan birisi olarak tanımlayabilirim.
Beş yıl önce aniden yitirdiğimiz, insanlık ve mürüvvet abidesi bir Adıyaman beyefendisi olan Sabri Orman hocamın ardından, son beş yılın en büyük kaybı, benim açımdan rahmetli Suphi Hoca olmuştur. Onunla, epey zamandır teklif ettiğim ve sürekli hatırlattığım, eski(meyen) rektörümüzün ardından “Ekrem Yıldız’a Armağan” kitabı derlemesi yapacaktık.
Armağan kitabı konusunda ilerleme sağlamak için hem Ekrem Hoca’mızın “biraz bekleyelim” demesi hem de Suphi Hoca’nın yoğunluğunun geçmesini beklerken şimdi yeni bir hatıra eser kaleme alma ihtiyacının hasıl olacağını nereden tahmin edecektim? Hem de bu kez onun adını yad etmek için…
Bu nedenle, en az çeyrek asır çalıştığı ve hizmet verdiği fakültede (İİBF Binası) bulunan, sadece harf ve numaralardan ibaret bir amfimizin adını, onu yaşatmak üzere “Suphi Aslanoğlu Amfisi” haline getirme fikri belirdi zihnimde, Gaziantep’e ailesine taziyelerimi sunmak için yola çıkmadan önce. Dekan arkadaşımız başta olmak üzere, fakültenin kahir ekseriyetinin de tasvip edeceğini umduğum bu düşüncemi Antep’te aile üyelerine açtım. Çok sevindiler. Kendilerinin, daha büyük bir hatıra eseri de oluşturmak istediklerini söylediler.
Benim aklıma, hepsi birbirinden pırlanta yeğenlerinin en sevilen amcası olarak çocuklara olan naifliğini yaşatmak adına bir çocuk kreşi açıp adını vermek geldi. Olabilir, dediler. Dünya gözüyle mürüvvetini göremediği için yıllardır birlikte yaşadığı ve saçının bir teline zarar gelmesin diye üzerinde titrediği oğlunun ardından ağlamaktan gözünde yaş kalmamış Feride annemiz, cami benzeri bir hatıra yapı inşa etmeyi arzuladığını belirtmiş. Bu yiğit insanın ismini yaşatmak adına arkadaşları ve ailesi olarak ne kadar çok şey yapılsa da buna değecek ve bu tartışmalar bir süre daha devam edecek görünüyor.
Yukarıda bir miktar giriş yaptığım ikinci kategorideki insanların kâmil bir örneği olarak, Suphi Aslanoğlu’nun mirasının çerçevesi bu bağlamda otomatik olarak tezahür ediyor sanırım. Bu kategoriye, evrensel kalıplar içerisinde iyiliğe sürekli açık olma, yardımseverlik için davet beklemeden harekete geçme, çevreye güler yüz göstermek için pozitif bir ruh hâlini beklememe ve desteğe muhtaç olan hemen herkese ayrımcılık yapmadan ulaşabilme meziyetleri giriyor zira. Suphi Hoca için sıradan kabul edilebilecek bu hasletler onun geride bıraktığı mirasının temelini oluşturuyor.
Yetişemediğim defin gününde, dua ve hayırla yâd etmeye vesile olması için kaleme aldığım bir önceki yazıda (göz atmak için lütfen tıklayınız: https://akademiyet.com/suphi-aslanoglu) bu hasletlerine ilişkin bazı örnek olaylardan bahsetmiştim, bu iyilik ve yardımseverlik timsali insanın kısa yaşamından geriye kalanları yâd etmek amacıyla.
Taziye için ailesinin yanına giderken yolda, yüz yüze gelince en fazla ne diyeceğimi kestiremediğim Feride annemizle karşılaşırsam, onu bu derin acıya karşı nasıl teselli edeceğimi düşünüyordum. Aklıma gelen “kısa ömür uzun icraat” mantığı etrafında bir denklem oldu.
“Anacığım! Üzülme! Herkesin 70-80 yıl ortalama bir ömür sürdüğü bu fani dünyada, senin oğlun 55 yılda 550 yıl yaşamış gibi bir ömür sürdü” sözleriyle teselli etmeye çalıştım. Bu teselli cümlesine rağmen Anne Aslan’ın dilinden, bize sevgi ve şefkatle baktıktan ve Ankara’dan geldiğimizi öğrendikten sonra “Hani Suphi nerede? Niye onu getirmediniz?” sözleri döküldü. Demek ki bazı ayrılıkların acısı derine kazınmıştı ve kabullenmek kolay görünmüyordu.
Kısaca, sözün bittiği yerdi burası. Zira Suphi Hoca’yı artık fiziksel olarak ailesine kavuşturmak çok zordu. Buna karşın Rahmetli Hoca bu kısa-uzun ömründe bir aile kuramamış, çocuk sahibi olamamış, anneciği mürüvvetini görememişti; ama Hoca onlarca çocuğun ruhuna dokunmuş, tanıdığı tanımadığı gençlere yardım elini uzatmış, dost ve arkadaş çevresinde bir efsane gibi esmiş, yüzlerce öğrencisinin Suphi Hocası olma makamını çoktan ihraz etmişti.
Taziye ziyaretinde ailesiyle kaç saat dertleşip acılarını paylaştıktan sonra kabristana ziyaret için yöneldiğimizde, mezarının üzerini kaplamış onlarca kırmızı papatyanın sahibini bulmak bu sebeple kolay olmadı. Belki çevresinde çoğu kimsenin bilmediği bir dostu, belki sessizce yaptığı bir iyilik karşısında teşekkür beyanı, ya da başı okşanmış bir yetimin minik bir hediyesi veya hiç tahmin edemeyeceğimiz başka bir hayata dokunmuşluğun sonucuydu belli ki gördüğümüz manzara. Hâlâ da bu iri kırmızı papatya yağmurunu kimin yağdırdığı anlaşılamadı sanırım.
İtiraf edeyim: Bu önden giden atlının hatıralarımıza taşla kazınmış müstesna yeri, hepimiz için bıraktığı insanlık mirası, 550 yılda yapılabilecekleri 55 yıllık ömre sığdırması, dünyanın her köşesinden hayır dua ve iyi dilek gönderen insanları arkada bırakmasından çıkardığım yegâne sonuç, aslında onun yerine daha çok kendim için üzülmek oldu.
Zira işin ucunda yaşayan bir ölü olmak da var, ölümden sonra gönüllerde sonsuz yaşamak da…
İkinci yolu ihraz eden ve bir ömür bu uğurda Suphi Hoca benzeri öncü iyilerin mirasına sahip çıkma niyet ve azmini sürdürenlerden olma dileğiyle…
Kendisiyle tanışmadim.
Kardeşlerinin her biri, birer pırlanta…
RABBİMİZ, ebedi âlemde buluştursun, ona ve tüm Ehl-i İman geçmişlerimize Rahmetler eylesin…
Soyadı ASLANOĞLU. bir yerde yanlışlıkla ARSLANOĞLU yazılmış. Düzeltilirse iyi olur.
bir yerde öyle olmuş osman kardeşim. düzelttim. teşekkürler uyarı için. bu vesileyle zatı alinize baş sağlığı ve sabır diliyorum.
Kendisiyle tanışmadim.
Kardeşlerinin her biri, birer pırlanta…
RABBİMİZ, ebedi âlemde buluştursun, ona ve tüm Ehl-i İman geçmişlerimize Rahmetler eylesin…
Amin. Teşekkürler. Tanı(ş)saydınız hakkında “destan yazmaya bile değer” derdiniz eminim.