Aynı rafta iki kavanoz düşünün. Birinin etiketinde sosyal demokrasi, ötekinin etiketinde demokratik sol yazıyor. İçleri neredeyse aynı görünüyor. Peki gerçekten aynı şey mi? Türkiye siyasetinde yarım yüzyıldır süren bu tartışma ilk bakışta bir kelime oyunu gibi durur. Oysa bazen bir etiket, bir hareketin kendine anlattığı hikâyenin özetidir.
Avrupa’nın reçetesi
Sosyal demokrasi, 19. yüzyıl Avrupa’sında, özellikle Almanya’da şekillendi. Eduard Bernstein gibi düşünürler, kapitalizmin Marx’ın öngördüğü gibi kendiliğinden çökmeyeceğini, işçilerin durumunun devrimle değil reformla iyileşebileceğini savundu. Devrimin yerini sandık, sınıf çatışmasının yerini pazarlık aldı. Kapitalizmi yıkmak yerine ona kurallar koymak, yani onu terbiye etmek hedeflendi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu çizgi; vergilerle finanse edilen sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik ağlarıyla refah devletine dönüştü.
Alman SPD’nin 1959’daki Bad Godesberg kongresinde Marksizm’den resmen uzaklaşması, yolun kilometre taşlarından biri sayılır. Willy Brandt ve Olof Palme ise bu modelin simge isimleri oldu. Kısacası sosyal demokrasi, eşitsizliği kapitalizmin içinde, demokratik kurallarla küçültmeyi vaat eden pratik bir yoldu.
Önce ortanın solu geldi
Türkiye’de hikâye başka akıyor. CHP için ortanın solu kavramı ilk kez 27 Mayıs 1960’tan sonra kullanıldı ve etiketi partiye öneren İsmet İnönü oldu. İnönü’ye göre halkçıysanız zaten ortanın solundaydınız. Bülent Ecevit ise bu tanımı fazla ılımlı buluyordu. Bu çizgi parti içinde tartışmasız değildi; ortanın solu söylemi, Turhan Feyzioğlu çevresindeki gelenekçi kanatla yaşanan iktidar mücadelesinin tam merkezindeydi. Ecevit’in genel sekreterliği, partinin dönüşümünde kırılma noktası sayılır. “Karaoğlan” lakabıyla anılan Ecevit için ortanın solu bir durak oldu, varış noktası değil.
Ecevit, 1972’de CHP genel başkanı olduktan kısa süre sonra ortanın solu ve sosyal demokrasi yerine demokratik sol demeye başladı; ifadeyi parti tüzüğüne bile yazdırdı. 12 Eylül darbesinin ardından, eşi Rahşan Ecevit’le birlikte Hamzakoy’daki askerî tesislerde tutulduğu günlerde yeni bir parti kurmaya karar verdi; Demokratik Sol Parti adını bu kavramdan aldı. Yeni etiket de tartışma çıkardı. Bir itiraz dilekçesinde, parti adında sol sözcüğünü kullanmanın haksız rekabet sayılması gerektiği öne sürüldü.
Ecevit’in gerekçesi şuydu; Avrupa’daki sosyal demokrasi, dinde reformu ve sanayileşmeyi yaşamış, Marksist bir mirasın içinden çıkmış toplumların ürünüydü. Türkiye ise ne dinde reform geçirmişti ne de sanayileşmeyi zamanında yakalamıştı. Bu yüzden Avrupa’nın reçetesini aynen almak yerine yerli bir sol kurmak gerekiyordu. Bu sol katı devletçiliğe de özel sektör tekelciliğine de mesafeliydi, halk girişimciliğini öne çıkarıyordu, inançlara saygılı laiklik diyordu ve solculukla milliyetçiliği çelişkili görmüyordu.
Haklı bir ayrım mı, şık bir ambalaj mı?
Savunucular için fark gerçek. Onlara göre demokratik sol, ithal bir kalıbı Türkiye’nin toplumsal dokusuna uyarlayan özgün bir sentezdi; 1970’lerde CHP’yi tarihinde hiç olmadığı kadar geniş kitlelerle buluşturmasının sırrı da buydu. Murat Belge’nin gözlemi de bu açıdan ilginç. Ona göre Ecevit, partisine bu adı vererek kendini CHP geleneğinden ayırmak ve toplumun kendisini öyle görmesini sağlamak istemişti. Yani ad, bir kimlik beyanı olarak da okunabilir.
Eleştirenler ise farklı cephelerden geliyor;
Birinci grup, Avrupa’nın sosyal demokratlarının demokratik sosyalizm ve demokratik sol terimlerini zaten eşanlamlı kullandığını, dolayısıyla farkın içerikten çok söylemde kaldığını söylüyor.
İkinci grup sosyalist kanattan: Onlara göre ortanın solu da demokratik sol da komünizmin yükselişini sınırlamak için üretilmiş, sol görünümlü ama sol olmayan formüllerdi.
Üçüncü bakış, Ecevit’in iktidar dönemindeki başarısızlığına dikkat çekiyor ve Kemalist sol geleneğin sol’u tanımlama tekelini koruduğunu savunuyor.
Dördüncü grup ise ikisini rakip değil, tamamlayıcı sayıyor. CHP’nin geleneksel ilkeleri 1970’lerden itibaren hem demokratik solculukla hem sosyal demokrasiyle zenginleşti ve organik bir bütün oluştu. Sosyal demokrasinin de kendi sınavları var. Kimi değerlendirmelere göre 1990’larda sosyalist ideallerinden vazgeçti, 2008 krizinin getirdiği yeni dengelere ise henüz tam ayak uyduramadı.
Peki hangisi?
Cevap, bir kelimeden ne beklediğinize bağlı. Etiketi bir politika paketi olarak okursanız (refah devleti, kademeli vergi, piyasa ile devlet arasında denge) iki kavram arasındaki mesafe incedir. Etiketi bir hareketin nereden geldiğini ve neye saygı duyduğunu anlatan bir kimlik olarak okursanız (Marksizm’le ilişkisi, laikliğe ve inanca bakışı, milliyetçilikle bağı) aradaki fark hiç de küçük değildir. Hangi okumayı seçeceğiniz, çoğu zaman tartışmaya hangi kapıdan girdiğinize bağlıdır. Bu yüzden mesele yalnızca tarih değil. Dindar seçmene nasıl seslenileceği, devletin ekonomideki ağırlığı, ulusal kimlikle kurulacak ilişki gibi sorular, iki etiketin farklı yanıtlar verdiği başlıklar olarak kalmaya devam ediyor. Belki de bu tartışmayı bu kadar sıkı tutan şey, kelimelerin ötesindeki soru; bir ülkenin solu başka ülkelerin tecrübesinden mi öğrenmeli, yoksa kendi tarihinden mi yola çıkmalı? Kavanozların etiketi değişebilir; asıl mesele, içine ne koyduğunuzdur.