Şişhane’deyim. Yağmur bir yağıyor, bir diniyor. Bildiğimiz sonbahar akşamlarından biri. Bir süredir kalabalık yerlerde oturup yalnız kalmayı alışkanlık edindim. İnsanların arasında bulunmak hoşuma gidiyor ama konuşmaya pek niyetim yok. Bunun da bir adı vardır muhakkak. Psikologlar bulmuştur. Biz eskiden canımız sıkkın der geçerdik.
Karşı masada iki kişi oturuyor. Sevgili olduklarını tahmin ediyorum. Biri konuşuyor, öteki telefonuna bakıyor. Belki de birbirlerini çok seviyorlardır. Bilemiyorum. Birlikte olmakla yalnız kalmamak aynı şey değil çünkü. Hatta insan zaman zaman en çok birinin yanında yalnız hissediyor kendini. Tek başınayken kimseden anlaşılmayı beklemiyor hiç değilse. İki kişi olunca beklentiler başlıyor. Bir bakıştan anlam çıkarmalar, söylenmeyen sözlere alınmalar, sorulmasını beklediğimiz sorular… Aşkın bir kısmı da galiba karşımızdakinin aklımızı okumasını beklemekle geçiyor.
Ben eskiden aşka daha çok inanırdım. Şimdi inanmadığımı da söyleyemiyorum. Zaten bu konuda kesin konuşanları biraz kıskanıyorum. İnanıyorum diyenler de inanmıyorum diyenler de meseleyi kendi içlerinde halletmiş görünüyor. Ben henüz halledemedim. İnsanın bazı düşüncelerinden vazgeçmesi kolay oluyor da bazı duygularından vazgeçmesi pek mümkün olmuyor. Üstelik insan sevdiği kişiden çok, bazen onun yanındaki eski hâlini özlüyor. Ayrılıkların biraz da bununla ilgisi var sanırım. Bir insan gidiyor, onunla birlikte kendimizin artık geri gelmeyecek bir hâli de.
Geçenlerde bir dostumla Zeki Müren’in bir söyleşisini konuşuyorduk. Müren, yıllar önce yaşadığı bir aşktan söz ederken ona uhrevi diyordu. Dostumla kelimenin neyi karşıladığı konusunda biraz istişare ettik. Ben burada ölümden sonrasını değil, insanın ömrüne sığdıramadığı bir duyguyu anlıyordum. Belki de kelimeye gereğinden fazla anlam yüklüyordum. Fakat bazı duyguları açıklamak için sözlüklerin pek yeterli olmadığına inanıyorum. Birini yıllar sonra bile aynı heyecanla hatırlamak, onunla yaşananları kendi hayatının başka hiçbir dönemine benzetememek… Bütün bunların illa kutsal bir tarafı olması gerekmiyor. İnsana ait olması yetmez mi?
Bir başka dostum da geçenlerde yalnızlığı fazla büyüttüğümü söyledi. Haklı olabilir. Fakat insanın kalabalıktan kaçıp yalnızlığı aramasıyla, yalnızlıktan kurtulmak için birini araması arasında pek de büyük bir mesafe yok. İkisinde de kendimize uygun bir yer bulmaya çalışıyoruz. Aşka inanmadığını söyleyenlerin bile zaman zaman birinin onları merak etmesini istemesi bundan olsa gerek. Kimseye ihtiyaç duymadığını söyleyen insanın da günün birinde anlatacak bir şeyleri birikiyor. Mesele o sırada kimin dinleyeceği.
Yağmur yine şiddetlendi. Karşı masadaki çift hesabı istedi. Kadın önden kalktı, adam parasını ödeyip arkasından yetişti. Kapının önünde birbirlerini beklediler. Aralarında ne geçtiğini bilmiyorum. Belki güzel bir akşam geçirdiler, belki de ayrılmayı düşünüyorlar. Yine de aynı şemsiyenin altına girdiler. İnsan her gördüğünden bir sonuç çıkarmamalı. Böyle yaparsa yaşayacak vakti kalmaz. Ama bu küçük hareket hoşuma gitti.
Birazdan Cihangir’e doğru yürüyeceğim. İstanbul’un en sevdiğim taraflarından biri bu. Birkaç sokak yürüyünce insanın hem manzarası hem düşünceleri değişebiliyor. Şişhane’de çözülmez görünen bir mesele, Cihangir’de bir arkadaşın masasına oturunca önemini yitirebiliyor. Belki de hayatı bütün ciddiyetimizle yaşamaya çalışırken en çok bunu unutuyoruz. Her şeyin bir cevabı, her duygunun karşılığı, her ilişkinin de önceden belirlenmiş bir sonucu olmak zorunda değil. Bazen bir akşamı güzel geçirmiş olmak da yeterli.
Ölümü de düşünüyorum zaman zaman. Eskisi kadar uzak bir mesele değil benim için. İnsan yaş aldıkça kendi sonundan çok, sevdiklerinin bir gün olmayacağı ihtimaliyle karşılaşıyor. Bundan kaçmanın da pek anlamı yok. Ölüm, hayatın dışında bekleyen bir felaket değil; onun bir parçası. Bunu kabul etmek insanı mutlaka karamsar yapmıyor. Hatta bazen tam tersi. Bir dostun sesini duymak, sevdiğin insanın yanında olmak, uzun zamandır görmediğin biriyle karşılaşmak daha önemli geliyor. Sonra konuşuruz dediğimiz insanların, sonra otururuz dediğimiz masaların bir garantisi yok neticede.
Ama hayatı sürekli sonunu düşünerek geçirmek de akıl kârı değil. Zaten yeterince mesele var. Sabah işe yetişiyoruz, akşam eve dönüyoruz, geçim derdi, duygular, yetişmeyen işler… Bir de bütün bunların arasında mutlu olmamız gerektiği söyleniyor. Sanki mutluluk da yapılacak işler listesinde üzerini çizmemiz gereken bir madde. Ben büyük mutluluk tariflerini pek beceremiyorum. Arada canımız sıkılacak, birbirimize kızacağız, yanlış kararlar vereceğiz. Sonra barışacağız, güleceğiz, yeniden seveceğiz. Bazı akşamlar da hiçbir şey olmadan geçecek. O da hayatın içinde.
Yağmur nihayet hafifledi. Sokaklar ıslak, insanlar hâlâ bir yerlere yetişme telaşında. Şişhane’den çıkıp Cihangir’e doğru yürürken aklımda yine aşk meselesi var. Bunca kalabalığın içinde iki insanın birbirine rastlamasını, birbirinin hayatına karışmasını hâlâ önemli buluyorum. Bunun sonsuza kadar sürmesi gerekmiyor. Zaten hiçbirimiz sonsuza kadar burada değiliz. İnsan yine de bir şeylere inanmak, birilerini sevmek, ertesi güne dair küçük hesaplar yapmak istiyor. Belki de iyi ki öyle.
Birazdan bir dostuma haber vereceğim. Belki gelir, bir kahve içeriz bu sonbahar akşamında. Yine memleket meselelerinden konuşur, yine bazı konularda anlaşamayız. Eski günlerden söz açılırsa bir iki hikâyeyi abartırız. Gece biterken de iyi ki buluşmuşuz deriz. Yıllar sonra bu akşamı hatırlar mıyız, bilmiyorum. Hatırlamasak da olur. Her güzel şeyin hatıra olarak saklanması gerekmiyor.
Bana sorarsanız, bütün bu gelip geçiciliğin içinde insanın hâlâ bir sonraki akşamı merak etmesi güzel şey. Öyle ya, biraz da yolda olmanın hazzını yaşamaktayız.
Kalkmadan önce garson masamdaki boş sandalyeyi almak istedi. Buyur dedim, alabilirsin. Sonra nedense vazgeçtim.
Kalsın dedim. Belki bir arkadaş gelir