Sabri Ülgener İçin Bir Veda Hikâyesi: Vefatının Yıl Dönümünde
Üniversitenin koridorları dardı. Taş duvarlar, sıralar, defterler… Hepsi aynı düzende, aynı sessizlikte dururdu.
Ta ki o gelene kadar.
Sabri Ülgener girdiğinde koridorlar dar gelirdi. Çünkü o, “cihan kafesine sığmayan bir arslan” gibi yürürdü. Adımı ağırdı ama sesi içerde fırtına koparırdı. Ruh kasırgaları taşırdı ceketinin cebinde. Bir derse girerdi, talebeler not almayı unutur, sadece dinlerdi. Çünkü o bilgi vermezdi. Zihniyeti kazırdı. Ahlakı, çalışmayı, itibarı, korkuyu ve umudu masanın üstüne dökerdi.
Ona soru sormak kolay değildi. Çünkü sorunun cevabı değil, sorunun kendisi insanı sarsardı.
“Toplum neden uyur?” diye sorardı ve 50 dakika boyunca uyumayı yasaklardı.
Marangoz gibiydi. Zekâya iskelet taktı. Dağınık fikirleri ölçtü, biçti, yerine oturttu. “Çabuk anlama” hevesini kırdı, yerine “doğru anlama sabrını” koydu. Onun dersinden çıkan talebe, ayakta duran bir bina gibi olurdu. Çünkü temeli sağlamdı artık.
Ama Ülgener, kürsüden inince sessizleşirdi. Kitaplarının arasında, defterlerinin kenarında yalnız bir adam. Cihan ona küçük gelirdi. O yüzden hep dışarı bakardı pencereden. Sanki bir yerler çağırdı onu.
Ve o çağrı geldi.
1 Temmuz gecesi…
İstanbul sıcaktı. Koridorlar boştu. Arslan, son kez koridordan geçti. Kimse görmedi. Kimse alkışlamadı. Çünkü o alkış için yürümemişti hiç.
O gece, bir daha dönmemek üzere nazende sahralara gitti.
Nazende… Yani nazlı, yani zarif, yani bu dünyanın gürültüsüne benzemeyen bir yer. Cihan kafesini kırıp geçtiği yer orasıydı. Artık ne duvar vardı, ne sıra, ne ders saati. Sadece sorular vardı. Ve o, sorularla başaydı.
Ama Gidiş, Yok Oluş Değildi
Çünkü Sabri Ülgener bedeniyle gitti, fakat kelimeleriyle kaldı.
Kitapları rafta toz tutmadı. Tutmaz da. Çünkü o kitaplar, kapalı bir devrin anahtarlarıydı. İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri, Zihniyet ve Din, İlmî Gelenek ve Zihniyet… Bunlar roman değildi. Bunlar aynaydı. Ve ayna, bakan oldukça var olur.
Bir kitap, yazarı ölünce ölür mü? Hayır. Eğer o kitap bir soru taşıyorsa, o soruyu soran biri oldukça kitap yaşar. Sabri Hoca’nın kitapları soru taşıyordu. “Biz neden olduk?” “Neden olamadık?” “Zihniyet neyi belirler?” Bu sorular modası geçmez. Çünkü her nesil kendini bu sorularda bulur.
Bu yüzden kitapları okunuyor.
Fakülte kantininde, gece yarısı lambasının altında, bir yurt odasında, bir kütüphane masasında… Tanımadığı talebeler, onun cümlelerinin altını çizer. “İşte bu!” der. Çünkü 40 yıl önce yazılmış bir satır, bugünün halini anlatır. Zamanın dışına çıkmış bir zihindi onunki.
Ve okuyan hep olacak.
Çünkü toplum değişse de, insanın kendiyle yüzleşme derdi değişmez. Konfor istese de, biri gelip “burada nefes yok” demedikçe uyanmaz. Sabri Ülgener, o sesi bıraktı aramıza. Kitaplarının arasında yaşıyor o ses.
Talebesi bitti mi? Bitmez. Çünkü ders kürsüyle sınırlı değildi. Her satır, yeni bir kürsü. Her paragraf, yeni bir hoca. Bir gün biri, tesadüfen eline alır o kitabı. Bir satırda takılır kalır. Ve o andan itibaren Ülgener’in talebesi olur. Haber vermeden, icazet almadan.
Arslan bedenen kafesten çıktı. Ama pençesinin izi, bütün kütüphanelerde kaldı.
Biz Burada Kaldık
Bugün yıl dönümü.
Biz burada kaldık. Defterlerimizde onun çizdiği iskeletler duruyor. Bir soru sorduğumuzda içimizde esen o kasırgayı hala duyuyoruz.
Üniversite koridorları yine dar. Ama bu kez, onun yokluğundan dar.
Sabri Hoca… Sen bize çabuk cevap vermeyi değil, doğru soruyu taşımayı öğrettin. Bina kurmayı öğrettin. Nefes almadan durmayı değil, sabırla düşünmeyi öğrettin.
Şimdi sen nazende sahralardasın. Cihan kafesi ardında kaldı.
Biz ise hala senin bıraktığın kasırganın içinde yürüyoruz.
Kitapların açık. Sayfaların rüzgârı var. Ve o rüzgâr, yeni okuyanların alnına değdikçe, sen hiç ölmedin Hoca.
Mekânın sorular kadar geniş, ruhun kadar hür olsun. İsmin kitapların oldukça diri kalacak.