Türkiye’de başörtülü bir savcının varlığını ve pozisyonunu “Atatürk devrimlerinin başarısı” ile ilişkilendiren bir toplum kesimi mevcut. Kendi içerisinde tutarlılık arz eden bu bakış açısına mukabil, bu tür bir sekülerliği yücelten söylemlerin dinî açıdan bir anlamının olmadığına, hatta “inançlı bir insanı din dışına sürükleyebileceğine” dair itiraz serdedenler de…
İkinci kesim de ilk grup gibi, geleneksel özsel bakış açısından ele alındığında önemli ölçüde tutarlı bir bakış açısını yansıtıyor. Böylesi tarihsel ve dini yorumların temellerinin zayıf bir bakış açısından kaynaklandığı ve bu tezatın izale edilmesi gerektiğine dair toplumsal vicdan ise iki bakış açısının da dilde kekremsi bir tat bıraktığına dair kanaate sahip.
Bu yazıda iki tezat bakış açısını mezcetmeye çalışarak ve hatta çarpıştırarak barika-i hakikat türetmeye çalışılacaktır. Bunun için ilk durağımız, daha kadim olma özelliğine sahip olduğu için, dinî yorumlar olacaktır.
Tarihsel Bakış Açısı
Öncelikle 15. Yüzyılda Hindistan’da bir Türk İslam devletinde 4 yıl devlet başkanlığı yapan bir kadının varlığından söz edilebilir. Raziye Begüm, Delhi Türk Sultanlığı’nda 1236-1240 arasında hüküm sürmüş bir kadın devlet başkanı olarak klasik İslam tarihinde biricik olma hüviyetine sahiptir.
Erken İslam döneminde ise Hz Aişe‘nin ordu komutanlığı yapmış olması, Hz. Hatice‘nin ticaretle iştigal etmiş olması konuya büyük ölçüde ışık tutabilir. Osmanlı’da Yaşar Nezihe Bükülmez adlı geleneksel çarşaflı bir kadının divan edebiyatı tarzında harika şiirler kaleme almış olduğu da görülmüştür.
İslami gelenekte kadının hâkim, savcı ya da yönetici olması meselesi ise tarihsel olarak hem fıkıh mezhepleri arasında hem de modern İslam düşüncesinde tartışmalı bir konudur. Bu tartışma, genellikle iki eksende yürümektedir. Fıkhî hüküm (klasik yorum) ve çağdaş yeniden yorum (modern içtihat) bu eksenleri oluşturur.
Tarihsel olarak, çoğu klasik İslam hukukçusu (özellikle Hanefî, Şafiî ve Hanbelî yorumları) kadının kadı (hâkim) olamayacağı görüşündedir. Bu kanaat üç temel gerekçeye dayanmaktadır. Öncelikle, kadının tanıklığının bazı durumlarda kabul edilmemesi; hâkimlik makamının da “tanıklığın uzantısı” görülmesi bu bakış açısının temelini oluşturmuştur. İkinci olarak, kadının “yönetici otoritesi” kullanmasının caiz olmayacağı düşüncesi genel kabul görmüş ve velâyet kavramı erkekler üzerinden tanımlanmıştır. Son olarak, “Bir kavmin işlerini kadına veren iflah olmaz.” rivayeti (Buhârî, Fiten 18) üzerine yapılan literal yorumların bu yasağa dayanak oluşturduğu söylenebilir.
Buna rağmen, Hanefîliğin bu konuda diğerlerinden daha esnek olduğu, Ebû Hanîfe’ye göre kadının şahitliğinin geçerli olduğu alanlarda (malî davalar gibi) kadı olabileceği yönünde bir istisna oluşturmuş olması modern yorumlara esas teşkil etmesi bakımından oldukça anlamlıdır.
Yukarıda zikredildiği gibi, erken İslam döneminde de kadınların yargı veya idarî otoriteye yakın işlerde yer aldığı örnekler bulunmaktadır. Hz. Ömer döneminde Şifâ bint Abdillah’ın Medine çarşısının denetiminden sorumlu (hisbe, belediyecilik) görevlilerden biri olması, bazı kadınların müftü ve fetva ehliyetine sahip âlimler (Ümmü’d-Derdâ ve Hz. Aişe gibi) olarak tanımlanmasından bahsedilebilir. Buna rağmen, bu vasıfların “kadılık” unvanını taşımadığı yönünde yorumlar da yapılmıştır.
Bu örnekler, kadınların kamusal ve hukukî faaliyetlerden tamamen dışlanmadığını, fakat “yargı yetkisi” anlamındaki otorite konumlarının sınırlı kabul edildiğini göstermektedir.
Modern dönemdeki İslam düşünürleri ise (örneğin Fazlurrahman ve Hayreddin Karaman gibi) bu yasağın vahyin doğrudan emri değil, toplumsal bağlamın ürünü olarak tanımlayarak şu argümanları dikkate almıştır. Öncelikle, yasaklayıcı hükme dayanak teşkil eden hadisin belirli bir tarihsel olaya dayandığı için evrensel bir hüküm olmadığı ileri sürülmektedir. İkinci olarak Kur’an’ın liyakat ve adalet ölçütlerini öne koyan bir metin olarak cinsiyete dayalı sınırlar çizmediği (ör. Nahl 90, Tevbe 71) belirtilmektedir.
Güncel İslam ülkeleri pratiğinde ise (Türkiye, Mısır, Pakistan, Endonezya, Malezya ve Fas gibi ülkeler) kadın hâkim ve savcılar yasal olarak kabul etmektedir. Ezher alimlerinin de bu gelişmeyi meşru gördükleri üzerinde durulabilir.
Klasik fıkıh, toplumsal düzeni dönemin ataerkil yapısına göre şerh ettiği için kadınların yargı veya yönetim makamlarında bulunmasını çoğunlukla uygun görmemesine rağmen modern İslami düşüncede adaletin ve ehliyetin cinsiyete bağlı olmadığı, dolayısıyla kadının hâkim, savcı veya yönetici olmasının İslam’ın özüne aykırı olmadığı görüşü ön plana çıkmıştır.
Dolayısıyla bu mesele, metnin sabit hükümleriyle tarihsel yorumun ayrıştırılması noktasında düğümlenmektedir. Bu nedenle birçok çağdaş İslam âlimi, yetkin bir kadının hâkimlik veya yönetim görevine gelmesinin dinî ilkelere değil, geçmiş dönemlerin sosyo‑kültürel koşullarına dayanarak kısıtlandığını savunur. Esnek yorumlar dikkate alındığında, tarih boyunca kadının “din öyle emrettiği için” değil, başka sosyolojik gerekçeler eksenli yorumlanmasının bir sonucu olarak kadının ikinci plana itildiği anlaşılmaktadır.
Türkiye’deki Modernleşme Pratiğinin Söyledikleri
Türkiye’de başörtülü bir savcının görev yapmasını Atatürk Devrimleri perspektifinden değerlendirmek, birbirine karşıt iki yorum çerçevesini gündeme getirir. Eleştirel bakış açısı “devrimlere aykırılık” iddiası taşır ve Cumhuriyet devrimlerini esas alan söylem, devlet görevlilerinin dini simgelerden arınmış olması gerektiğini savunur.
Bunun ilkesel gerekçesi, Cumhuriyet’in kurucu metinlerinde devlet işlerinin dinden bağımsız yürütülmesinin temel alınması ile ilgilidir. Buna göre cübbe üzerine takılan başörtüsü yargı makamını dinî bir simgeyle özdeşleştirir. Şapka Kanunu ve sonrasında yapılan düzenlemeler, görünüşün “çağdaş” bir biçime kavuşturulmasını hedefledikleri için türban bir “geriye dönüş” olarak nitelendirilmiştir.
Başörtüsünün tarafsızlık görüntüsünü çiğnediği yorumu Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’ne atıfla, yargıcın veya savcının herhangi bir dini simge taşımaması, adaletin sadece sağlanması değil , sağlandığının görülmesi açısından da zorunlu sayılmıştır. Nitekim 2015’te Yargıçlar Sendikası ve YARSAV, “başörtülü hâkim” uygulamasını “siyasal İslam’a geçişin” bir göstergesi olarak nitelendirmiş ve bu tutumun laikliği açıkça tehdit ettiğini ileri sürmüştür.
Farklı bir yorum ise yasal ve tarihsel zeminde bazı argümanlara sahiptir. Buna göre, mevzuatta bu konuda bir yasak bulunmamaktadır. HSYK 2015’te Yargıtay’a gönderdiği yazıda, ne 1998 tarihli Hâkim ve Savcıların Resmî Kıyafet Yönetmeliği’nde ne de Adalet Bakanlığı genelgelerinde başörtüsü yasağı bulunduğunu tespit etmiştir.
Anayasal eşitlik meselesi bakımından da konu hayli önemlidir. 2010 ve 2013 değişiklikleriyle kamuda başörtüsü serbestisi getirilmiştir. Buna göre, savcının kişisel inancı gereği giydiği kıyafet mesleğini icra etmesine engel sayılmamaktadır. Bazı akademisyenler erken Cumhuriyet reformlarının kadını kamusal alandan dışlamayı değil, toplumsal katılıma dahil etmeyi hedeflediğini ileri sürdükleri için bu bakış açısında başörtülü bir kadının savcılık yapması, mesleki katılımın önündeki engellerin kalkması olarak okunabilir.
Sonuç: Bir Orta Yol Arayışı
Başörtülü savcı uygulaması, Türkiye’de Atatürk Devrimleri’nin nasıl yorumlandığına bağlı olarak hem “kazanımların korunması” hem de “özgürlüklerin genişlemesi” biçiminde okunabilir. Tartışma, esasen laikliğin dinin kamusal alanın dışına çıkarılması mı yoksa devletin tüm inançlara eşit mesafede durması mı gerektiği sorusuna verilen yanıtla şekillenmektedir.
Atatürk, İnönü ve Cumhuriyet’in kurucu elitleri, devrimler münasebetiyle katı ve sert bir batıcılık yaparak kılık kıyafet gibi yerleşik geleneklere karşı sert tavır almış olmalarına rağmen sonradan bu ve benzeri pek çok konuda aşırıya kaçtıklarını itiraf etmişlerdir. Modernleşmenin erken dönemini kendi koşulları içinde değerlendirmek gerektiğinin altı çizilmeli, diğer yandan dinin en duru ve anlaşılır biçimde cumhuriyet döneminde anlaşılabilmiş olduğu hatırdan çıkmamalıdır.
Nitekim, en fazla Türkçe dinî eserin Cumhuriyet döneminde basıldığı ve okunduğu düşünüldüğünde, bu konuda tarihsel referanslara sığınan kesimin dinî yaşamı ve dünyayı nasıl algıladığı konusu üzerinde durulmalıdır. Şayet “dinin tarihsel kuralları toplumu yaşatmak ve uzlaşı içinde bir arada tutmak için yeterlidir” iddiası söz konusu ise, bu yorumun en güncel örneği Afganistan’daki Taliban rejimi olmalıdır. Sonuna kadar tarihsel müktesebatın herhangi bir ekstra yoruma mahal bırakmadan emrettiği din kuralları samimi biçimde bu ülkede son zamanlarda uygulanmaktadır. Bu açıdan samimi oldukları ve takdir edilmeyi hak ettikleri iddia edilebilir.
Buna rağmen, Müslümanların %99’u böyle bir rejim altında yaşamak istemiyorsa, bu onların Müslümanlıklarında bir eksiklik olduğundan değil, bu yorumun onların kafasındaki İslam yorumuna uygun olmamasından ileri gelmektedir. Zira elimizde bir iman metre olmadığı için buna bağlı göstergesel araçlara dayanan bu zihniyet, manevi olarak Müslümanlığın insanlara sunmaya çalıştığı eşitlikçilik mesajıyla tezat teşkil etmektedir. Nitekim dünyevi işlerle ilgili (muamelat) ayetler Kur’an’da inşa edilmek istenen insanın temel özellikleri ile ilgili olanların yanında %10’u bile bulmamaktadır. Bu hükümlerin önemli bir kısmı da İslam’ın mesajının gelmiş olduğu dönemde cari olan Arap örfünün onaylanmasından ibaret görünmektedir.
Buradan anlaşılıyor ki dünyevi (muamelata ve yönetişime ilişkin) işleri Kur’an büyük ölçüde Müslümanların yorumlarına bırakmıştır. Yani buradan dinin, iman ve insanın manevi inşasına dönük kurallarının sabit olduğu şeriatın (kanun ve hükümlerin) dinamik ve değişken olması gerektiği yorumu türetilebilir.
Başörtülü bir Müslüman için savcılık, kaymakamlık, büyükelçilik ve valilik gibi pozisyonlar, Müslümanlığın çağdaş yorumu gereği olması gereken makamlardır. Cumhuriyet’in başındaki bu konuda izlenen sert laikliğin uygulanmasından yüzyıl sonra vazgeçildiği ve bu tür bir laikliğin bu topraklarda doğru uyarlandığı şeklinde yorumlanabilir bu durum.
Yaklaşık 150 yıl önce bu durumu (Müslüman dünyanın o dönemdeki cari İslam’la ilgisinin olmadığını) Muhammet Abduh şöyle özetlemiştir:
“Batı’ya gittim, İslam’ı gördüm ama Müslümanlar yoktu; Doğu’ya döndüm, Müslümanları gördüm ama İslam yoktu“
Buradan, bütün mevzunun “İslam’ı içselleştirmiş Müslümanlar” inşa edebilmek olduğu yorumuna ulaşılabilir. 150 yıldır yapılanlar bu inşa çabalarının ürünü olmalıdır. Atatürk ve Cumhuriyet elitleri bu konuda radikal yorumlara başvursa da modern Müslüman insanın inşasında (dolaylı olarak) büyük katkı sahibidirler. Bu açıdan saygıyı hak ettikleri dahi ileri sürülebilir. İlk modernleştirmeci elitlerin bireysel kusurları Allah ile onlar arasında kabul edilmelidir. Pek çok Osmanlı sultanının, hatta ünlü Selçuklu Sultanı Alparslan’ın yaşamında da bu tür insani zaafların çokça var olmasının, yönetenin temsil yönüyle ilişkili olmadığı yorumuna bu bakış açısıyla rahatlıkla ulaşabiliriz.
Kısaca, tarihle (tarihsel kişiliklerle) veya dinle savaşarak değil, anlamaya ve daha iyi yorumlamaya çalışarak ilerleyebilmek mümkündür. Daha iyi insan olmak için yapılan her eylem, Müslüman toplumları aynı zamanda daha iyi Müslüman olmaya da ulaştırır. O halde Müslümanlar öncelikle iyi insan olmak için çabalamalıdır ki Müslümanlıklarının Allah ve kullar nezdinde bir anlamı olsun.
Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, keşke toplumsal temsiliyet oranına yakın biçimde savcı, vali, belediye başkanı, milletvekili veya emniyet müdürü olabilselerdi! Bu oranın etrafındaki ülkelerin (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya gibi) daha fazla insani bir rejim inşa ettikleri düşünüldüğünde, bu ülkelerdeki rejimlerin Müslümanca yaşam için daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim kendi ülkelerindeki baskıcı rejimlerden bunalarak yer değiştiren Müslümanların ilk durağı genellikle bu ülkeler olmaktadır. Kadına da insana da layık olduğu değerin bu ülkelerde veriliyor olması konunun anlaşılması bakımından hayli önemli görülebilir.
İki soru ile bu tartışmayı noktalamak önem arz etmektedir: İlki, Neşet Ertaş’ın “kadın insandır, biz insanoğluyuz” sözünün canlı hâle geldiği bir coğrafyada (İskandinavya) var olan ve İslam dünyasında büyük ölçüde eksik olan (veya bir zamanlar mevcut olup da kaybedilen) şeyler nelerdir? İkincisi, kadının statüsü merkezli veya daha geniş biçimde insanın kendini inşa etmesinin nasıl olması gerektiği düşünüldüğünde, Müslümanlar bu paradoksal manzarayı nasıl yorumlamalıdır?
- Güler, İlhami (2009). Sabit Din Dinamik Şeriat, Ankara Okulu Yayınları.
- https://www.haber3.com/guncel/yarsav039dan-039039basortulu-hakim039039-tepkisi-haberi-3609905
- https://beyazgazete.com/haber/2015/6/1/hakim-ve-savcilarin-basortusuyle-gorev-yapmasi-2715607.html
- Kanbir, Ö., & Dikkaya, M. (2021). Islamic Development Index. Sosyoekonomi, 29(49), 151-180. https://doi.org/10.17233/sosyoekonomi.2021.03.08
- https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/Dosyalar/4a92e0cc-e94b-4912-aaf9-5dfc5b885e98.pdf