Kasabanın kenarında küçük bir matbaa vardı. Sahibi Selim Usta, emekli öğretmenlikten sonra harfleri dizmeye başlamıştı. Geceleri lambayı yakardı, daktilonun başına otururdu, yazardı.
Bir gün genç bir muhabir geldi. Elinde not defteri, gözünde acele.
“Usta, senin yazılarını okuyorum. Çok güzel düşünüyorsun. Nereden buluyorsun bu fikirleri?”
Selim Usta güldü. Kalemini bıraktı.
“Otur, evlat. Sana bir şey anlatayım. Sonra soruna kendin cevap verirsin.”
“Gençliğimde bana da ‘Duymadan düşündüğünü yazıyorsun’ dediler. İtham gibi söylediler. Kızdım. Sonra anladım ki bilmiyorlar.
Düşünmekle duymak ayrı şeyler değil, evlat. İkisi de aynı yerden çıkar. Kafatasımızın, gece dolu içimizin, girintili âlemlerinden.
Bak anlatayım.
Yıl 78’di. Grev vardı. Fabrikanın önünde üç gün üç gece bekledim. Soğuktu. Bir işçi geldi, elinde ekmek. Yarısını bana uzattı. ‘Hocam sen de üşümüşsündür’ dedi. Adını bile bilmiyordum.
O gece eve geldim, yazı yazamadım. Çünkü aklım o ekmekteydi. Üç gün sonra yazdım. ‘Adalet’ kelimesini o ekmeğin yarısıyla yazdım.
Başka zaman. Annem hastaydı. Hastane koridorunda sabahladım. Yanımdaki kadın ağlıyordu. Çocuğu yoğun bakımdaydı. Benim elimde kitap, onun elinde tespih. Konuşmadık. Sadece duyduk birbirimizi.
Ertesi hafta ‘korku’ üzerine bir yazı yazdım. Kitaptan değil, o koridordaki sessizlikten.
Bir gün de düğüne gittim. Davul, zurna, halay. Yaşlı bir amca köşede oturmuş, kimseyle konuşmuyordu. Gittim yanına. ‘Neden oynamıyorsun?’ dedim. ‘Oğlum askerde,’ dedi. ‘Dönsün de oynarım.’
O akşam ‘umut’ üzerine yazdım. Notadan değil, o amcanın boş sandalyesinden.”
Muhabir not almayı bırakmış, dinliyordu.
Selim Usta devam etti:
“İnsan mekanik bir hesap makinesi değil ki evlat. Zihin dediğin şey duyguların, hatıraların, korkuların, umutların iç içe geçtiği bir oda. Karanlık bir oda. Gece dolu.
Sen odaya girmeden, o karanlıkta beklemeden yazarsan… çıkan şey kuru olur. Soyutlama olur.
Sadece ağlarsan, sadece sevinirsen… o da geçer gider. Heyecan olur.
Hakiki tefekkür, akılla gönlün el ele tutuştuğu yerdedir. Duygu ile fikrin aynı kaynaktan su içtiği yerdedir.”
Muhabir sordu: “Peki nasıl gireceğiz o odaya?”
Selim Usta lambayı kıstı. Dışarıdan rüzgar sesi geldi.
“Giremezsin evlat. O oda sana gelir. Sen yaşarsan, sen duyarsan, sen yanarsan… düşünce kendiliğinden doğar.
Bu yüzden diyorum: İnsanın iç dünyasını anlamadan onun düşüncelerini anlayamazsın. Çünkü düşünce, duyulmadan yazılmaz.”
Muhabir kalktı. Teşekkür etti. Defteri boştu ama içi doluydu.
Giderken Selim Usta arkasından seslendi:
“Bir de şu var. Büyük fikirler laboratuvarda doğmaz. Çarşıda, cenazede, düğünde, hastane koridorunda doğar.
Sen git, önce duy. Sonra düşün. Yazmak en sona kalsın.”
O gece matbaanın ışığı geç söndü. Daktilodan tak sesler geldi.
Bu sefer yazılanlar mürekkepten değil, Selim Usta’nın gece dolu içinden damlıyordu.