Siyasette bazı kararlar vardır ki zamanında alınmadığında değerini kaybetmez; sadece daha ağır bir tarihî muhasebenin konusu hâline gelir. Ahmet Davutoğlu’nun aktif siyasetten çekilme yönündeki tavrı da böyle bir karar olarak değerlendirilebilir. Bu, belki de onun uzun siyasi hayatı boyunca verdiği en gerçekçi ve en doğru kararlardan biridir.
Siyaset tarihi, yalnızca büyük zaferlerin değil; zamanlaması şaşırmış hamlelerin, geç kalmış dirençlerin ve ertelenmiş kabullenişlerin de tarihidir. Davutoğlu’nun akademik dünyanın saygın bir ismi olarak Türk düşünce ve dış politika literatürüne yaptığı katkılar yadsınamaz. Ancak ilk büyük kırılma noktası, üniversitedeki ilmî kariyerini bırakarak doğrudan siyasetin sert atmosferine girmesiydi.
Akademideki entelektüel otoritesini buraya taşısa da, siyaset ona ilmin sağladığı özgürlük ve bağımsızlık alanını sunmadı; böylece bir düşünce adamı güç mücadelelerinin parçası hâline geldi.
Fakat asıl belirleyici hata başbakanlık döneminde yaşandı. Tarihte bazı makamlar kişiyi büyütmez; kişi makamı büyütür. O dönemde Davutoğlu, elindeki siyasi meşruiyeti ve devlet yönetimindeki konumunu sonuna kadar savunmak yerine geri çekilmeyi tercih etti. Oysa siyasetin doğasında yalnızca iktidara gelmek değil, gerektiğinde iktidar içinde direnebilmek de vardır.
Eğer o gün farklı bir tavır sergileyebilseydi, “Ben bu ülkenin başbakanıyım ve görevimin başındayım” diyebilseydi, Türk siyasetinin seyri bambaşka bir yöne evrilebilirdi. Belki başarılı olurdu, belki olmazdı; ancak siyaset sahnesinde bağımsız bir lider olarak kalabilirdi. Çünkü liderlik çoğu zaman kazanmakla değil, direnebilmekle başlar.
Bu durum klasik bir muhalefet ilişkisi olarak okunamaz. Tarihteki kritik kırılma anlarını hatırlatır: İsmet İnönü karşısında Adnan Menderes’in ortaya koyduğu yeni siyasal çizgi, Alparslan Türkeş’in gölgesinden çıkarak Muhsin Yazıcıoğlu’nun kendi yolunu açması, İsmet Paşa gibi dev bir figüre karşı Bülent Ecevit’in bağımsız bir liderlik inşa etmesi…
Bu isimlerin ortak noktası, yalnızca bir lidere itiraz etmeleri değil; “Ben de buradayım ve bu iradenin sahibiyim” diyerek kendi liderlik iddialarını ortaya koyabilmeleridir.
Davutoğlu ise Mayıs 2016’da, kendisine yönelik hamleler karşısında direnip makamın ve seçilmişliğin hakkını vermek yerine, süreci kabul ederek çekilmeyi tercih etti. O gün gösterilemeyen kararlı duruş, mücadelenin daha başındayken kaybedilmesine yol açtı. Sonrasında kurulan yeni parti ve verilen mücadeleler, aslında o ilk yenilginin ardından oynanan uzatma dakikalarına benziyordu. Futbolda olduğu gibi siyasette de uzatmalar her zaman kısa sürer ve sonucu değiştirmek çoğunlukla mümkün olmaz.
Bugün gelinen noktada alınan karar; gecikmiş, kırgınlıklarla yüklü ama bir o kadar da gerçekçi bir karardır. Erken pes edilen bir mücadelenin ardından harcanan enerjiyi sonlandırmak, siyasi rasyonalitenin nihayet tecelli ettiğini gösterir. Davutoğlu belki zamanında dik durarak bir “Ecevit” ya da “Yazıcıoğlu” hikâyesi yazamadı; ancak uzatmaların da bir sonu olduğunu kabul ederek hayatının en doğru adımlarından birini attı.
Tarih bazen insanların neyi yaptığını değil, hangi anda neyi yapamadığını da kaydeder. Ahmet Davutoğlu’nun siyasi serüveni, büyük bir entelektüel birikimin siyasi liderliğe dönüşme ihtimalini taşıyan; ancak kritik bir anda gösterilemeyen iradenin nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteren önemli bir örnek olarak hatırlanacaktır.