1994 kışıydı. İstanbul ayazı iliklere işliyordu.
Telefon çaldı. Sesin sahibi otuzlu yaşlarında bir iş adamıydı. Eskiden aynı masada çay içtiğimiz bir dost. Telaşı sesinden belliydi.
“Abi, çok önemli bir işim tıkandı. Senden başka kimse çözemez. Mutlaka yardım et.”
Genç bir üniversite hocasıydım o zaman. Maaşım kiraya, yol param minibüse, vapura gidiyordu. Ama dostluk başka şeydi. Gittim, konuştum, kapıları araladım. Üç günde mesele çözüldü.
Aradan bir hafta geçti. Telefon yine çaldı.
“Akşam yemeğe gel. Teşekkür edeceğim. Şoförü göndereyim.”
Akşam siyah bir araba geldi. Beni Boğaz’a bakan büyük bir yalının kapısına bıraktı. İçeride hizmetliler, bakıcılar, pırıl pırıl bir sofra vardı. Birden fazla arabası, yüzlerce çalışanı olan bir adamdı artık. Ben hala yağmurda ıslanarak fakülteye giden hocaydım.
Yemek yedik. Millî maçı birlikte seyrettik. Saat gece yarısına yaklaşırken kalktım.
“Otur” dedi. Çek defterini çıkardı. Önüme koydu. Yanına da altın uçlu kalemi bıraktı.
“Ne kadar yazarsan yaz” dedi.
Elim havada kaldı.
“Neden?” dedim.
“Yaptığın işin karşılığı” dedi. Gözünün içine baktı. Gayet ciddiydi.
Çeki ve kalemi geriye ittim.
“Biz dostuz” dedim. “Ben bunu para için yapmadım. Arkadaşlığımız için yaptım.”
Bir an sustu. Sonra başıyla onayladı. Şoförü çağırdı. Beni eve bıraktırdı.
Ertesi sabah yine aynı minibüs, yine aynı yağmur. Odamda otururken telefon çaldı. Holdingin finans müdürüydü. Sesi şaşkındı.
“Hocam, patron talimat verdi. Bundan sonra sizinle görüşmeyeceğiz. Hatta holdinge bile almayacağız.”
“Sebep?”
“Çünkü siz para kazanmasını bilmiyorsunuz. Para kazanmasını bilmeyen adam, para kazandırmasını da bilmez.”
Telefon kapandı. Uzun süre oturdum.
Yıllar geçti. O gün ne kadar duygusal davrandığımı düşündüm. Ne kadar geleneksel. “Dostluk parayla ölçülmez” dedim içimden.
Sonra bir gün aklıma başka bir ihtimal geldi.
Ya çeki alsaydım? Ya o çeki bankaya götürseydim ve gişedeki memur dönüp “Beyefendi, bu çek için kayıp çalıntı ihbarı var” deseydi?
Ya o çek, beni yıllarca sürecek bir mahkemenin, bir açıklamanın, bir şüphenin ortasına atsaydı?
O an anladım. Ben hesap yapmamıştım. Ama sezgilerim hesap yapmıştı benim yerime.
Bu olay aslında üç adamın karşılaşmasıydı.
Birincisi Kapitalist. Onun dünyasında her şeyin bir fiyatı vardır. Emek=Para. Dostluk=İlişki sermayesi. Çek teklif etmek nezaketti. Çeki reddedeni anlamamak da mantıklıydı. Ona göre hayat büyük bir pazardı ve ben kötü bir tüccardım.
İkincisi Burjuva. Onun gözünde insan önce ekonomik refleksiyle ölçülür. Güven ve sadakat önemliydi elbet. Ama sürdürülebilir olmalıydı. Para kazanmayı bilmeyenden hayır gelmezdi. Bu yüzden kapılar kapandı.
Üçüncüsü Geleneksel. O da bendim. Benim için dostluk alışverişin üstündeydi. Yardım edince fatura kesilmezdi. Hatta kesilince yardımın tadı kaçar, ilişki zedelenirdi. Bu yüzden çeki reddetmek bana en doğal şey gibi geldi.
İşin tuhafı şuradaydı:
En rasyonel görünen kapitalist hesap, kendi içinde kördü. İnsanı sadece çıkara indirgediğin an, güveni de bir araca çevirmiş oluyordun. Ve araç bir gün elinde patlayabilirdi.
En duygusal görünen geleneksel davranış ise, farkında olmadan beni korudu. Sezgi dediğimiz şey, bazen hesap makinesinden daha ileri görüyordu.
Max Weber olsa buna ne derdi biliyor musun?
Biri amaç-rasyonel davrandı: Sonuca giden en kısa yol.
Diğeri değer-rasyonel davrandı: Değerlerim ne diyorsa o.
Ama sonunda görüldü ki değer-rasyonel olmak, aynı zamanda pratik akıl da üretebiliyormuş. Ahlak ile akıl düşman değilmiş. Bazen el ele tutuşuyorlarmış.
O günden sonra o dostla bir daha görüşmedik.
Ama ben her çek gördüğümde, her “karşılığı ne” dendiğinde o geceyi hatırlarım.
Modern dünya her şeyi fiyatlar.
Geleneksel dünya bazı şeyleri fiyatsız bırakır.
Ve hayat çoğu zaman sadece Excel’de değil, insanın gece dolu içindeki görünmeyen bilgeliğiyle de şekillenir.
Çeki almadım. Belki fakir kaldım.
Ama başım rahat uyudu.