Bir zamanlar, haritalarda adı geçmeyen bir dağ vardı. Zirvesi bulutlara değil, düşüncelere değiyordu. Ona yaklaşan herkesin içinden bir şey eksilir, yerine ağır ama anlamlı bir sessizlik dolardı.
Bu dağın eteklerinde ise kökleri toprağa değil, zamana tutunmuş bir orman uzanırdı. Ağaçlar yalnızca rüzgârla değil, birbirleriyle de konuşurdu; yapraklar, dallar arasında dolaşan eski hikâyelerin fısıltısını taşırdı.
Bu dağ ile orman, aynı toprağın iki ayrı kalbi gibiydi. Biri sertti, suskundu, derindi; diğeri canlıydı, hareketliydi, hatıralarla doluydu. Ama kimse bilmezdi ki bu ikisi aslında birbirine görünmeyen bağlarla bağlıydı. Dağ, yükünü saklayan bir bilgeydi. Orman ise o yükün yankısını çoğaltan bir hafıza.
Günlerden bir gün, gökyüzü uzun süre suskun kaldı. Ne yağmur yağdı ne de rüzgâr esti. Ormanın yaprakları solmaya, dalları ağırlaşmaya başladı. Dağ ise daha da içine kapandı; zirvesi eskisinden daha sisli, daha uzak görünüyordu. Sanki her ikisi de söyleyemedikleri bir şeyin ağırlığını taşıyordu.
Sonra bir gece… Ay, dağın zirvesine eğildi. Ormanın en yaşlı ağacı, köklerinden gelen eski bir sesi yeniden hatırladı. Bu ses, zamanın en başından kalma bir çağrıydı: “Yükünü saklayan, sonunda kendi içinden taşar.”
O an, dağın kalbinde sakladığı ne varsa çözülmeye başladı. Sessizlik kırıldı. Taşların arasından önce ince bir sızıntı belirdi. Bu, sıradan bir su değildi; dağın içinde biriktirdiği yılların, sustuğu acıların, görüp söyleyemediği hakikatlerin sıvılaşmış hâliydi.
Su, yavaşça ormana doğru akmaya başladı. Orman bunu hemen fark etti. Yapraklar titredi, kökler derinlere uzandı. Çünkü o su, yalnızca dağın değil, ormanın da gözyaşıydı. Orman, dağın sustuklarını duymuş, ama söyleyememişti. Şimdi ikisinin yükü birleşiyor, tek bir akışta anlam buluyordu.
İşte o akış, zamanla bir şelaleye dönüştü.
Şelale, dağ ile ormanın tam ortasında, ikisinin de kalbine açılan bir kapı gibi yükseldi. Suyu ne yalnızca yukarıdan geliyordu ne de sadece aşağıya ait bir akıştı. O, iki varlığın ortak sessizliğinin dile gelişiydi.
Güneş doğduğunda, şelalenin üzerinden yükselen buhar, gökyüzüne doğru ince bir dua gibi yükselirdi. Gece olduğunda ise suyun sesi, eski bir masal anlatıcısı gibi durmadan konuşurdu.
Oraya yolu düşenler, şelaleye baktıklarında sadece su görmezlerdi. Kimi kendi içindeki suskunluğu hatırlar, kimi bir zamanlar söyleyemediği sözleri duyar gibi olurdu. Çünkü o şelale, sadece bir doğa parçası değildi; bir itirafın, bir teslimiyetin ve iki ayrı varlığın ortak gözyaşının şekle bürünmüş hâliydi.
Ve o günden sonra, dağ artık eskisi kadar suskun değildi. Orman da eskisi kadar yalnız değildi.
Çünkü ikisi de biliyordu: Bir yerde bir şelale varsa, orada mutlaka konuşamayan iki kalbin gözyaşı vardır.