Sait Ebinç
Âkif büyük adam; kelimenin tam mâna ve medlulüyle evliyâlar kadar temiz ve lekesiz, fazilet ve seciye sahibi semâlar kadar açık bir alınla göğsü iman dolu şuurlu bir imanın ve milletin şairi. O hayatı boyunca vefâsız ve faziletsiz kimselerden hoşlanmaz.
Bir konuşmasında “Gün geçtikçe iki yüzlüleri sever oldum. Çünkü yaşadıkça 20 yüzlü insanlar gördüm” diyecek kadar içinde bulunduğu cemiyetin hüsranları karşısında büyük acı duyan bir ruhu vardı.
O, insanları utanmasını, kızarmasını bilen bir yüze sahip oldukları nispette sever. Utanmaz çehrelerden iğrenirmiş. Bir yerde:
“Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayen,
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ey cani bürün!“
diyecek kadar fazilet ve seciye sahibiydi.
Mehmet Akif için “gürültüsüz bir haysiyetle yaşadı.” diyor Mithat Cemal. Bu esasında mesleklerin kemâline varan adamların utangaçlığıdır. Kendilerini anlatamazlar.
Akif için dört şey çamur kadar pisti: Cimrilik, ikbal şımarıklığı, kibir, bir de maddi pislik. Maddi pislik manevi acizliği örten bir şaldı. Akif kimseden bir şey istemediği için herkese eşitti.
İmam Ali’nin bir sözünün son kısmı, Akif’in hayatını yapan şeylerden biriydi: “Lütfettiğin adamın efendisisin; lütfunu gördüğün adamın uşağısın; lütfunu beklemediğin adama eşitsin!”
Akif’in tahammül edemediği bir şey de “ikbal şımarıklığı” idi; bu felakete uzaktan bile katlanamıyordu. İlmin bile kibrine tahammül edemiyordu. Akif’in gözünde bu adamlar “eşek satar gibi” kendilerini satıyorlardı.
Milli mücadale döneminde Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği vaazda “Sevr paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Bize düşen vazife, Anadolu’muzun başka cihetlerindeki düşmanları denize dökmek, o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır” diye haykırıyordu.
Büyük adamı İstiklal Marşı’nın kabul yıl dönümünde rahmet, hürmet ve minnetle yâd ediyorum. O’nu daha iyi tanımak istiyorsanız, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’undaki Ragıf Hoca’yı iyi anlayın.