“Düşünmeyi öğrenmiş birinin bakmaya ihtiyacı bile yoktur.” Belgin Önal Hoca’nın içinde hikmet barındıran bu cümlesi benim aklımı tutup Platon’un karanlık mağarasının önüne kadar götürdü. Platon’a göre tikeller âleminde insanın beş duyusuyla gördüğü şeyleri görünür kılan şey güneşin ışıklarıdır. Bunun için ekstradan bir bilgiye, tefekküre ihtiyaç yoktur. İşte, ona bakmak denilir ki bakmanın bilgisi, Platon’a göre filodoksi sanıların bilgisidir.
Bir de hakikatin bilgisi var ki, o bilgiye ise güneşin ışıklarıyla değil, ancak iyiliğin ve erdemin ışığıyla ulaşılabilir; o bilgi ise filofîdir. Filozofî hakikatin hikmetinin bilgisidir. Hakikatin bilgisi dış dünyanın ışığıyla değil, iç dünyanın ışığıyla kavranır. İç dünyanın ışığı ise kalp saffetiyle insanın aklını ve kalbini kötülüklerden uzak tutarak kazandığı bir yetidir. İnsan aklını ve kalbini kötülüklerden uzak tutmazsa hakikati kavrayamaz.
Platon’a göre hakikati görmek, zihinsel ve ruhsal bir uyanıştır. Varlığı görünür kılan iyiliktir. Hakikatin dünyası zaten kavramlar dünyasıdır. Ona göre evrenselleri kavramanın aracı Theoria’dır, ancak Theoria’yı anlamak için kavramlar gereklidir. Teoriya İslam dünyasında nazariye olarak bilinir. “Hikmet-i nazariyeyi” Kınalızade “Varlıkları ne halde ise o hal üzerine layıkıyla bilmek” olarak tarif ediyor.[1]
“Düşünmeyi öğrenmiş birinin bakmaya ihtiyacı yoktur” kaziyesinin aksi de doğrudur. Mefhumu muhalifinden, günümüzün görüntüye dayalı epistemolojisinin egemen olduğu bir dünyada “Bakmak için ne bilgiye ne de düşünceye ihtiyaç vardır. Bir ekrana, görüntüye veya habere bakmak için tefekküre ihtiyaç yoksa bilgiye de ihtiyaç yoktur. Fakat görmek için vardır. Çünkü görmesini bilen düşündükten sonra konuşur, Bakan ise düşünmeden konuşur.
Bakan için iki paralık magazin bilgisi ya da satıhtan toplanmış gündeliğin bilgisi yeterlidir. “Bakan” göz pasif olarak eşyanın zevahirinin dış görünüşünden öteye nüfuz edemez. Fakat gören göz için bilgi ve teori gereklidir. Gören göz hakikati başkaları adına değil bizzat hakikat için sever. Görüntüye dayalı epistemolojinin egemen olduğu bu çağda bir resme veya ekrana bakmak için ekstradan bir zekâya, donanıma, bilgiye ihtiyaç olmadığı gibi, görüntüleri anlamak için kişinin herhangi bir ek donanıma da ihtiyacı yoktur.
Çağımızın bu görüntüye dayalı epistemolojisi karşısında “bakmak” iradenin bilinçli eylemi değil, kurgulanmış, tasarlanmış bir stratejinin tasallutu ve tahakkümü olarak gözlerin ve iradenin ele geçirilmesidir. Fakat bir metni okuyup kavramak ve muhakeme etmek için bilgi ve donanım şarttır. Anlamak demek aklın ve mantığın yollarından geçmek demektir. Ne yazık ki bu koşullarda anlama ve okuma seviyemiz çoğunlukla büyük ölçüde henüz “göz” den ileri gitmeyen nesneleri ancak (zevahiriyle) yüzeysel dış görünüşleriyle renk parıltısıyla beğenen seven çocukların zihni seviyesinde yahut iptidai insan zihni düzeyinde kalabiliyor. Onun için görmek kavramak bir ihtiyaçtır, Bakmaktan çok farklı ve çok fazla bir şeydir.
Görmek ile bakmak arasındaki ilişki hegomonik ilişkidir. Biri etken öteki edilgendir. Göz gezdirmek sadece gözün ışığının nesnelerin sathına çarparak geri dönen yansımalarıdır. Ancak aklın soğuk ışığı yardıma gelirse çeperi aşıp o şeyin doğasına nüfuz edebilir. Aklın nüfuz etme ameliyesi bıkmadan usanmadan bir devamlılığı ve terbiyeyi gerektirir. Bu devamlılık sabırla azimle hem gözleri hem aklı keskinleştirerek terbiye eden iradeyi oluşturur. Artık orada tesadüflere başı boş bir sinek gibi bir oraya bir buraya konup kalkan aklı bir hırdavatçı dükkanının dağınıklığı içinde değil de her şeyin her şeyle ilişkisini kuran düşünce içinde yeni bağlantılar kuran sistematik bir bütünlük içinde kavramsal bir muhakeme devreye girer.
Anlamanın ve kavramanın önündeki engeller her zaman sıkıntılıdır. Her defasında teorik bir duvara toslandığında vazgeçmeden sabır ve sebatla onu aşacak aklın ve zihnin bütün ordularını yeniden seferber etmeyi gerekir. Sait Halim Paşa’ “Her şey apaşikar olsaydı zira bilim olmazdı”[2] diyor. Bu hükmün fehvasınca ancak gizli olanın bilimi yapılırsa düşüncenin bilginin sınırları genişler. İnsanın hakikat arayışı gündelik pratiklerin ihtiyacını karşılamaya yönelik bir araştırma merakı değildir. Bazen de tamamen gündelik olana ve görüntülere kayıtsızlığı oranda insanın düşünce sınırları genişleyerek rutini aşar.
Bu tüketmecilik çağında insanların dikkatini avlayan pazarlama algı stratejilerine karşı at gözlüğünü kullanmak bile yararlı olabilir. Hakikat arayışı her şeyden önce bir dış hürriyeti gösterir, çünkü ihtiyaç emrettiği ve ısrar ettiği müddetçe, muhayyile gücü sıkı bağlarla gerçeğe bağlanmıştır. Ancak, ihtiyaç iskât edildiği durumda ondan bağımsız hakikati kavrama kudreti ve yeteneği gelişir. Bu bağımsızlık durumu insanın iç hürriyetini meydana getirir. Çünkü bu hürriyet bize, dış etkilerden bağımsız olarak kendiliğinden harekete geçen bir irade gücü verir. Bu güç üzerine hücum eden maddeyi kendisinden uzaklaştıracak kadar yeterli derecede enerjiye sahip bir güçtür.
Spinoza insanın kulluk ve tutsaklığını insanın kendi varlığından kaynaklanan nedenler tarafından değil de dışarıdan bir gücün zorlamasıyla harekete geçen duyguları “edilgen duygulanışlar” olarak niteler. Örneğin, nefret ve öfke gibi dışımızda kalan dünya parçalarının üzerimizde yarattığı hayal kırıcı etkilerden kaynaklandığını ileri sürer. Bir de “etkin duygulanışlar” vardır; bunlar, içinde bulunduğumuz koşulları kavramaktan, olup biten hakkında bilgi sahibi olmaktan doğan duygulardır.[3] Spinoza’ya göre eylemlerimizin daha büyük bir kısmı etkin duygulanışlar tarafından, daha az kısmı edilgin duygulanışlar tarafından belirleniyorsa, o ölçüde daha az tutsak, daha çok kendimiz oluruz.
Etkin bir kavrayış olmaksızın, başka bir ifadeyle bizzat ve bilfiil bilginin her mesafesini kendi aklıyla emeğiyle kat edilmediği sürece başkası onun adına kat edemez. İnsan bizzat ve bilfiil zihinsel olarak temellük etmediği bir şeyi anlayamaz; anlamadığı şeyi de kavrayamaz. Hiç kimse vekaletle başkası adına bu mesafeleri kat edemez. Bu ister bugünün yapay zekası olsun ister kanlı canlı insanı olsun.
Onun için Antik Yunan’da sofistleri eleştirip bilginin parayla satın alınamayacağını söyleyen filozoflar bu gerçeği vurguluyorlardı. Pek çok şeyi emeksiz, zahmetsiz elde edebilirsiniz. Ya da parayla satın alabilirsiniz. Akşamdan sabaha zengin olabilirsiniz. Şans ve talih eseri siyaseten maddi varlıklara, makam ve mevkiye sahip olabilirsiniz. Fakat bilgiye sahip olamazsınız. Çünkü bilginin kestirme yolu yoktur. Dışarıdan parayla da alınacak bir şey değildir. Çünkü bilgi bizzat ve bilfiil emek, zahmet ve sabır gerektirir. Onu bizim adımıza kimse kat edemeyeceği bir mesafeyi aştıktan sonra kendimiz bulmak zorundayız.
Gerçek kaliteli bilgi bizzat ve bilfiil emek ve zahmet verilerek kazanılan bir şeydir. Hiç şüphesiz her şeye ancak zihnimizle sahip olabiliriz. İnsan zihinsel olarak sahip olmadığı bir şeyi kavrayamaz dolayısıyla da anlayamaz . Onun için bilgiye ancak bizzat ve bilfiil zihnimizle sahip olabiliriz. Onun için bilgiyi tam olarak kavramak için zihinsel bir temellük gerekir. Zihinsel olarak sahip olmadığımız bilgi yarım bilgidir ve o gerçeğin her zaman dışında kalan bilgidir. Hiçbir şey uzaktan tam olarak layıkıyla kavranamaz. Onun için hakikate aynel yakin. Hakkel yakin ve ilmel yakın olmamız lazım. Her şeyin terbiyesini yarım olarak alanlar değil, her şeyin terbiyesini layıkıyla tam alanlar her mesleğin kemaline ermiş insanlardır.
Ülkemizde son yıllarda yükselen üniversite ve öğrenci sayısına rağmen kalite konusunda irtifa kaybı yaşadığımız açıktır. İnsanlığın güzide akıl bahçesi olan akademinin Heros Akademious’un bahçesi baştan başa çorak hale gelmemesi için bu bahçeyi çalılar kaplamaması için kaliteyi sade bireylerin atama yükseltme kriterlerinin ötesinde kurumsal bir kültür anlayışıyla ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.
Kişinin aklî iklimini içinde bulunduğu muhit ve iklim belirler. Üniversite bir irfan muhitidir. İnsanlığın bu güzide akıl bahçesi olan üniversiteler maişet kapısı olmaktan çok muhakeme yeteneğini, düşünceyi zevk edinerek zihni besleyen gelenekleri canlı tutan insanlara kendi akıllarını geliştirme olanakları sunan insanlığın güzide akıl bahçeleridir.
Bir kurum kendisinden çıkarak kendisini açıklayamaz. Ya da bir olgunun kendisinden çıkarak kendisini açıklaması hiçbir zaman nesnelliği sağlamaz. Bilimin sınırları siyasal coğrafyayı ve içinde yaşadığımız muhitlerin sınırlarını aşar. Onun için bir kurumun işleyişini ve kalitesini ölçmenin yolu evrensel bir mihenge vurmaktır. Yaptığımız işin işleyini modos operendisini (iş yapma tarzını) anlamak için yapıp etmelerimizi ancak dış mihenge vurarak işin evrensel kalitesini ve kalibresini mukayese edip ölçebiliriz.
Her şeyi ikinci elden öğrenen zihin kendi yerleşik sınırlarının dışında bir dünyayı kolay kolay kavrayamaz. Onun için modern dünyada bilgi önemli bir silahtır. Kaliteli bilgiyi elinde tutan dünyanın güçlü efendisidir. Kaliteli bilgi gelişmiş bir kavrayış olmaksızın üretilemez.
[1] Kınalızade Ali (2014) . Ahlak-ı Alai, Çeviri Yazı, Fahri Unan TTK Yayınları s. 22.
[2] Sait Halim Paşa(1979) Buhranlarımız. Tercüman Yayınları İstanbul, s. . 45.
[3] Baruch Spinoza (2012) . Teoloji Politik Üzerin BirDeneme, s. 150.