Mehmet DİKKAYA* Adem Üzümcü** Eren KAPLAN ***
GİRİŞ
Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da yapılan menfur darbe girişimi sonrası yöneldiği ve 2018 yılında fiilen geçiş yaptığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) makroekonomik performansı, kurumsal işleyiş üzerinde meydana getirdiği değişim ve yapısal dönüşüm üzerindeki etkilerinin ampirik bir perspektifle incelenmesi, bu ülkenin son on yılının anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır. Zira CHS tarzı bu yeni örgütlenmenin sonucunda, özellikle yürütme erkinin merkezileşmesiyle hız kazanan karar alma mekanizmalarının büyük bir iktisadi etkinlik sağlayacağı varsayılmıştır. Bu eksende darbe girişimi öncesi ve sonrasını kapsayan 2009-2026 dönemini ihtiva eden geniş bir veri seti üzerinden, iktisadi öngörülebilirlik, finansal istikrar ve toplumsal refah üzerindeki yansımaları açısından parlamenter sistemin ve CHS’nin karşılaştırmalı olarak analiz edilmesi önem taşımaktadır.
Bu karşılaştırma bağlamında yapılan araştırmadan elde edilen ilk bulgular, sistem değişikliği sonrasında ekonomi yönetiminde geleneksel politikalardan uzaklaşılmasının ve başta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ile Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olmak üzere düzenleyici kurumların özerklik kaybının makroekonomik göstergelerde ciddi bir bozulmaya yol açtığını göstermektedir. Ayrıca bu süreçte enflasyonun kontrol dışı bir artış sergilediği, döviz kurlarında ve Kredi Risk Primi (CDS) verilerinde yapısal kırılmalar yaşandığı ve Türkiye’nin “orta gelir tuzağı” riski tartışmalarının ortadan kalkmadığı görülmüştür. Yine uygulanan iktisadi modellerin emeğin milli gelirden aldığı payı tarihi dip seviyelere çekerek gelir dağılımı adaletini zayıflattığı söylenebilmektedir. Özellikle kurumların ekonomik büyüme, kalkınma süreci ve gelir dağılımı üzerindeki etkilerinin makro iktisat ve kurumsal iktisat literatürünün temel araştırma konularından biri olarak kabul edildiği düşünüldüğünde, tartışmanın önemi daha da artmaktadır. Zira Türkiye’de Nisan 2017’de gerçekleştirilen anayasa değişikliği referandumu sonrası benimsenen ve Temmuz 2018’de uygulanmaya başlanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS), kamu yönetimi yapısında önemli değişikliklere yol açmış; yürütme organı içinde Cumhurbaşkanının yetkilerini artırarak Türkiye usulü başkanlık sistemine zemin hazırlamış ve yürütmenin örgütlenmesini de yeniden şekillendirmiştir.
Bu bölüm, kapsayıcı büyüme ve sürdürülebilir kalkınma anlayışı çerçevesinde kapsayıcı kurumsal yapıların yeniden inşasının önemini göstermekte ve liyakate dayalı bürokrasinin ve kurumların tam bağımsızlığının anayasal güvence altına alınmasının hayati önem taşıdığını savunarak dönemsel gelişmelerin ekonomi politiğini masaya yatırma iddiasındadır.
Bu bölümde yapılacak tartışmaların temel amacı, CHS yönetim modelinin Türkiye ekonomisinin makroekonomik göstergeleri, kurumsal yapısı ve toplumsal refah düzeyi üzerindeki etkilerini sayısal verilerle değerlendirmektir. Ayrıca sistem değişikliği sonrasında ortaya çıkan ekonomik gelişmelerin karar alma süreçleri, kurumsal işleyiş, ekonomik öngörülebilirlik ve yatırım ortamı açısından nasıl bir görünüm sergilediğinin ortaya konulması da çalışmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Bu kapsamda çalışmada, CHS’nin uygulanmaya başlanmasının ardından ekonomik büyüme, kişi başına milli gelir düzeyi, enflasyon oranı, işsizlik oranları, döviz kurlarındaki hareketlilik ve ülke risk primini ifade eden CDS göstergelerinde meydana gelen değişimler ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Bunun yanında, kamu kurumlarının yönetim yapısında yaşanan dönüşümlerin kamu gelir ve giderleri, bütçe dengeleri üzerindeki etkileri yanı sıra finansal piyasalara, yatırımcı güvenine ve doğrudan yabancı sermaye girişlerine olası etkileri analiz edilmektedir. Araştırmada ayrıca uygulanan ekonomi politikalarının emeğin millî gelirden aldığı pay ile gelir dağılımı göstergelerine yansımaları istatistiksel veriler aracılığıyla değerlendirilmekte; yeni yönetim modeli olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin orta gelir tuzağı ve kronik cari açık gibi uzun yıllardır tartışılan yapısal ekonomik sorunların çözümüne katkı sağlayıp sağlamadığı da ele alınmaktadır.
İncelenen dönem, 2009 yılından başlayarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin öncesi ve sonrası dönem yanı sıra 2026 yılına ilişkin bazı gerçekleşme verileri ile öngörüleri de kapsayacak şekilde belirlenmiştir. Analizlerde kullanılan veriler, TÜİK, TCMB ve Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan resmi istatistiklerden derlenmiştir. Bu veriler iktisadi büyüme süreci, fiyat istikrarı, kamu kesimi dengesi, dış ticaret dengesi ve gelir dağılımı göstergeleri çerçevesinde değerlendirilmiş; elde edilen bulgular ampirik yöntemlerle analiz edilmiştir. Ayrıca çalışma kapsamında, yeni kurumsal iktisat yaklaşımı ve kalkınma teorilerinden yararlanılarak yönetim sisteminde meydana gelen dönüşümün kurumsal yapı ve ekonomik performans üzerindeki olası etkileri nesnel bir bakışla incelenmektedir.
İncelenen döneme ilişkin bazı sınırlılıklar bulunmaktadır. İnceleme kapsamında yer alan 2026 yılına ait göstergelerin bir kısmı henüz kesinleşmediğinden, bu yıla ve izleyen yıllara ilişkin tahmin ve öngörülere dair değerlendirmeler, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan Orta Vadeli Program (OVP) tahminleri ile TCMB’nin beklenti anketlerinden elde edilen öngörüler esas alınarak hazırlanmıştır.
Çalışmada yer alan verilerin değerlendirilmesi noktasında, analiz döneminde etkisini gösteren Covid-19 pandemisi, küresel finansal koşullardaki değişimler ve uluslararası ekonomik gelişmeler gibi dışsal faktörlerin ekonomik göstergeler üzerindeki etkilerinin yönetim sistemi değişikliğinden tamamen ayrıştırılması, metodolojik açıdan belirli güçlükler içermektedir. Bu nedenle araştırmada ulaşılan bulgular yorumlanırken hem yönetim sistemindeki dönüşümün hem de dönemin ulusal ve küresel ekonomik koşullarının birlikte değerlendirilmesi esas alınmıştır.
1. KURAMSAL ÇERÇEVE
Siyasal rejimler ile makroekonomik performans arasındaki etkileşim, ekonomi literatürünün en dinamik tartışma alanlarından biridir. Yeni Kurumsal İktisat ekolünün vurguladığı üzere, ülkelerin uzun vadeli ekonomik kaderini yalnızca üretim faktörleri değil, bu unsurları yöneten kapsayıcı ya da dışlayıcı kurumsal mimari de belirlemektedir. Kurumsal iktisat teorileri çerçevesinde, bir ülkedeki siyasi sistemin güçler ayrılığı, merkez bankası bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları gibi unsurlarının ülke ekonomisinin gelişimi üzerinde doğrudan etkili olacağını ve özellikle üretim ile dış ticareti belirleyen yatırım iklimi üzerinde doğrudan belirleyici olduğunu savunmaktadır (Acemoğlu ve Robinson, 2012).
Acemoğlu ve Robinson (2012), “kapsayıcı kurumlar” ile “dışlayıcı kurumlar” arasındaki ayrımın ulusların refah seviyesini belirlediğini ifade ederken, kurumların aşırı biçimde merkezileşmesinin uzun vadede ekonomide yenilik yapma motivasyonunu ve teknolojik gelişimi sekteye uğratabileceğini belirtmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de 2018 yılında fiilen uygulanmaya başlanan CHS, ülkenin idari yapısı yanı sıra ekonomi politikaları, üretim ve uygulama süreçlerinde de köklü bir kırılma yaratmıştır.
Teorik düzlemde, Türkiye’de CHS’ye geçiş bağlamında yürütmenin merkezileşmesi ile karar alma mekanizmalarının hızlandırılması arasındaki ilişki, askeri vesayete ya da fiili askeri darbe ya da muhtıralara yol açan bir sistemden kurtulma, cumhurbaşkanının halkoyuyla seçildiği ve yetkisinin 1982 Anayasası çerçevesinde oldukça geniş olduğu bir durumda Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında yaşanan iki başlılıktan kurtulma, bürokratik oligarşinin azaltılması ve etkin kriz yönetimi argümanlarıyla savunulmaktadır (Üzümcü, 2022). Buna karşın, kurumsal iktisat yaklaşımında güçler ayrılığının zayıflaması, kurumsal denetim mekanizmalarının aşınması ve Merkez Bankası (TCMB) gibi düzenleyici kurumların özerklik kaybının yaratacağı öngörülebilirlik risklerine dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda, CHS’ye geçiş sürecinin Türkiye’de yürütmenin TCMB ve TÜİK gibi kurumlar üzerindeki etkisini artırdığı, kurumsal hafızanın zayıflamasına yol açtığı ve para politikasının öngörülebilirliğinin azaldığı Dünya Bankası çalışmasında belirtilmektedir (Dünya Bankası, 2023). Zira sonuçta güvenilir ve bağımsız kurumsal yapıların eksikliği, işlem maliyetlerini artırarak doğrudan yabancı yatırımlardan yerel sermaye hareketlerine kadar geniş bir yelpazeyi olumsuz etkileyebilmektedir.
Öte yandan, mekânsal eşitsizlikler ve kalkınma literatürü de (özellikle bölgesel kalkınma teorileri) yönetim biçimlerinin iktisadi sonuçlarını anlamak için kritik bir çerçeve sunmaktadır. Bölgesel kalkınma farklılıklarını açıklamaya çalışan teorilerde vurgulandığı üzere, kutuplaşma ve yığılma ekonomileri, merkezi planlamanın zayıfladığı dönemlerde merkez ile çevre arasındaki gelir uçurumunu derinleştirmektedir (Dinler, 2014). Yeni Ekonomik Coğrafya modelleri bağlamında, lojistik ve stratejik avantajların kurumsal güven zafiyeti nedeniyle yeterince yatırıma dönüşemediği bir yapısal darboğazın oluşabildiği ifade edilmektedir (Krugman, 1991; Xie ve Liu, 2022).
Türkiye örneğinde CHS’ye geçişin ardından ortaya çıkan süreç, enflasyon, döviz kuru oynaklığı, büyüme ve istihdam gibi temel makroekonomik göstergelerde iç ve dış faktörlerin etkisiyle geleneksel trendlerin dışına çıkan bir görünüm sergilemektedir. 2018-2026 dönemi ekonomik gelişmelerini genel olarak CHS uygulamalarına bağlamak mümkün olmakla birlikte Türkiye’de geçmişten günümüze hükümetlerin uyguladığı ekonomi politikalarında değişimlerin incelenerek hükümetlerin makro ekonomik performanslarının mukayese edildiği bazı çalışmalar [1] yanı sıra, kamu tercihi ve anayasal iktisat [2] yaklaşımı bağlamında yapılan bazı çalışmalarda (Aktan, 2024) ve politik konjonktür teorileri [3] çerçevesinde yapılan bazı çalışmalarda [4] belirtildiği üzere gerek 1974-1980 ve 1991-2002 yılları arasında kurulan koalisyon hükümetleri döneminde ve gerekse tek parti iktidarı dönemlerinde (1950-1960 dönemi DP hükümetleri, 1965-1971 Adalet Partisi hükümetleri, 1983-1991 Anavatan Partisi iktidarı dönemi ve 3 Kasım 2002’den günümüze kadar kuurlan Ak Parti hükümetlerinde) yerel seçim ya da genel milletvekili seçimi öncesi yılda genel olarak seçim ekonomisi politikasının izlendiği, bir başka deyişle seçimden önceki yılda genişletici para ve maliye politikalarının uygulandığı, kamu harcamalarının artırıldığı, tüketici kredileri, konut ve taşıt kredileri yanısıra ticari kredilere ulaşmanın kolaylaştırıldığı, esnaf ve KOBİ’lere yönelik kredi imkanlarının artırıldığı, bazı yıllarda vergi aflarının çıkarıldığı, işsizliğin azaltılması için çaba gösterilirken enflasyonla mücadelenin ikinci plana atıldığı makro ihtiyati ekonomi politikalarının tercih edildiği ve seçim sonrası hızlı biçimde (2023 yılındaki Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri ve 2024 yerel seçimleri sonrası olduğu gibi) rasyonel makro ekonomik politikalara geri dönüldüğü bilinen bir gerçektir.
Bu çalışma, kurumsal aktarım mekanizmalarını teorik bir temele oturtarak CHS’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki net etkilerini ampirik veriler ışığında analiz etmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de seçimler öncesi ve sonrası ekonomi politikalarındaki değişimleri dikkate alan biçimde politik konjonktür teorilerinde belirtilen realiteler ile kurumsal iktisatçılar tarafından ileri sürülen kurumsal aşınma veya kurumsal hızlanma tezleri ışığında, bu bölümde makroekonomik göstergeler bağlamında sistem değişiminin makroekonomik maliyet-fayda dengesi nesnel bir çerçevede tartışılmaktadır.
2. MAKRO VERİLERİN YORUMLANMASI: 2009-2026
Yapısal kırılmaların istatistiksel temelini oluşturmak amacıyla, TÜİK, TCMB ve Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerinden derlenen bazı makroekonomik göstergeler Tablo 10.1’de sunulmaktadır. Tabloda görüldüğü üzere, parlamenter sistemin yürürlükte olduğu 2009 ile 2017 yılları arasında Türkiye ekonomisi, 2009 küresel finans krizindeki yüzde 4,9 oranındaki daralma haricinde genel olarak görece istikrarlı bir büyüme performansı sergilemiş ve 2011 yılında %11 gibi yüksek bir büyüme hızına ulaşmıştır.
Bu istikrarlı yapı, kişi başına düşen milli gelire de doğrudan yansımış; 2009 yılında 9.108 dolar olan kişi başına düşen gelir düzeyi, 2013 yılında 12.620 dolara yükselmiştir. Ancak 2018 yılında yeni sisteme geçişin fiilen başlamasıyla birlikte büyüme oranında belirgin bir volatilite ortaya çıkmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında, 2018’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki Rahip Bronson’un serbest bırakılması sürecinde yaşanan restleşme nedeniyle döviz kurundaki ani sıçramanın olumsuz etkisi de olmuştur. Bu bağlamda Türkiye’de büyüme oranı 2018’de yüzde 3,5 düzeyine, 2019’da ise yüzde 1,3 düzeyine gerilemiştir. Covid-19 pandemisi nedeniyle dünyada birçok ülkenin ekonomik küçülme yaşadığı 2020 yılında Türkiye ekonomisinde büyüme oranı, yüzde 1,8 gibi düşük bir oran olsa da nihayetinde pozitif bir büyüme oranı olmuştur. 2021’de uygulanan genişleyici ekonomi politikaları ve baz etkisi desteğiyle Türkiye ekonomisinde büyüme oranı yüzde 11,8 gibi oldukça yüksek bir düzeye ulaşmıştır.
Tablo 10.1: Türkiye’nin Bazı Makroekonomik Göstergeleri (2009-2026)
| Yıl | Yönetim Sistemi | Büyüme Oranı (%) | Kişi Başına Gelir ($) | Enflasyon TÜFE (%) | Politika Faizi (%) | $/TL (Yıl Ort.) | 5 Yıllık CDS (Yıl Sonu Ort.) |
| 2009 | PS | -4,9 | 9.108 | 6,5 | 6,50 | 1,6 | – |
| 2010 | PS | 8,5 | 10.706 | 6,4 | 6,25 | 1,5 | ~150 |
| 2011 | PS | 11,0 | 11.362 | 10,4 | 5,75 | 1,7 | ~220 |
| 2012 | PS | 4,8 | 11.738 | 6,2 | 5,50 | 1,8 | ~130 |
| 2013 | PS | 8,5 | 12.620 | 7,4 | 4,50 | 1,9 | ~170 |
| 2014 | PS | 4,6 | 12.086 | 8,2 | 8,25 | 2,2 | ~190 |
| 2015 | PS | 5,8 | 10.822 | 8,8 | 7,50 | 2,7 | ~260 |
| 2016 | PS | 3,3 | 10.621 | 8,5 | 8,00 | 3,0 | ~270 |
| 2017 | PS | 7,8 | 10.354 | 11,9 | 8,00 | 3,7 | ~180 |
| 2018 | Geçiş (Şok) | 3,5 | 9.502 | 20,3 | 24,0 | 4,8 | ~380 |
| 2019 | CHS | 1,3 | 8.992 | 11,8 | 12,0 | 5,7 | ~320 |
| 2020 | CHS | 1,8 | 8.397 | 14,6 | 17,0 | 7,0 | ~450 |
| 2021 | CHS | 11,8 | 9.424 | 36,1 | 14,0 | 8,9 | ~500 |
| 2022 | CHS | 5,4 | 10.434 | 64,3 | 9,75 | 16,6 | ~700 |
| 2023 | CHS | 5,0 | 13.008 | 64,8 | 42,5 | 23,8 | ~350 |
| 2024 | CHS | 3,5 | 15.356 | 44,4 | 50,0 | 32,5 | ~280 |
| 2025 | CHS | 3,7 | 18.103 | 30,9 | 39,5 | 40,0 | ~250 |
| 2026 | CHS | 3,3 | 20.523 | 28,4 | 37,0 | 46,0 | ~220 |
(1) PS=Parlamenter Sistem, CHS=Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
(2) 2026 yılı OVP (Orta Vadeli Program) gerçekleşme tahmini ve TCMB beklenti anketleri tahmini olarak eklenmiştir.
Kişi başına düşen milli gelir ise sistem değişikliğinin ardından sürekli bir gerileme eğilimine girerek 2020 yılında 8.397 dolara kadar gerilemiş; Türkiye ancak on yıllık bir kayıptan sonra 2023 yılında 13.008 dolar seviyesine ulaşarak eski refah düzeyini sayısal olarak aşabilmiştir. Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması çerçevesinde, 2024 yılı yerel seçimleri sonuna kadar enflasyon düzeyinde değer yitirmesine izin verilmeyen TL’nin değerlenmesiyle birlikte, tabloda görüldüğü üzere kişi başı gelir düzeyi 2024’te 15.356 dolara ulaşmıştır. Yerel seçim sonrası Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olmasıyla rasyonel ekonomi politikalarına dönülmüş; döviz kurları görece yükselse bile politika faizi %50’ye çıkarılmıştır. Ortalamada %40 civarında politika faizinin uygulandığı ortamda enflasyon yıl sonunda yaklaşık %31 iken TL’nin değer kaybı %25 civarında kalınca, 2025 yılı kişi başına gelir düzeyi 18.103 dolara kadar yükselmiştir. 2027-2029 Orta Vadeli Programı’na (OVP) göre, görece değerli TL politikasının etkisiyle 2026 yılı kişi başına gelir düzeyinin 20.523 dolara ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Fiyat istikrarı ve para politikası kararları, iki yönetim sistemi arasında derin yapısal kırılmalar yaşandığını göstermektedir. 2009-2017 yılları arasında parlamenter sistem döneminde yıllık tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 6,2 ile 11,9 aralığında seyrederken, TCMB politika faizi genel olarak tek haneli seviyede (yüzde 4,50 ile 8,25 arasında) tutulmuştur. Benzer biçimde 2009-2017 döneminde döviz kurları görece öngörülebilir bir seyir izlemiş, doların yıllık ortalama değeri 1,55 liradan 3,65 liraya kadar kademeli bir artış göstermiştir. CHS’nin başladığı 2018’de %20,3’e yükselen enflasyon, ilerleyen yıllarda kontrolden çıkmış ve 2022’de %64,3 seviyesine sıçramıştır.
Enflasyondaki bu tarihi yükselişe rağmen 2022’de politika faizinin yüzde 9’a düşürülmesi, geleneksel iktisat kurallarından kopulduğunu ve negatif reel faiz ortamının yaratıldığını açıkça göstermektedir. Bu uyumsuzluk, döviz kurlarında hızlı bir yükselişe yol açmış; 2018’de 4,8 TL olan yıllık ortalama dolar kuru 2023’te 23,8 TL düzeyine yükselmiştir. Ekonomi yönetiminin politika faizini 2023’te yüzde 42,50’ye ve 2024’te yüzde 50’ye yükseltmesi, keskin bir politika dönüşüne işaret ederken, enflasyonun 2026 yılı sonunda yüzde 28,4’e gerileyeceği, dolar/TL kurunun da 2026 yılında ortalama olarak 46 TL civarında olacağı öngörülmektedir.[5]
Tablo 10.1’de görüldüğü üzere Türkiye’nin uluslararası finans piyasalarındaki risk algısını ve dış borçlanma maliyetini yansıtan 5 yıllık CDS primi, parlamenter sistem yıllarında ağırlıklı olarak 130 ile 270 baz puan arasında, güvenli kabul edilen bir bantta dalgalanmıştır. CHS döneminin devreye girmesiyle birlikte CDS primlerinde kalıcı bir bozulma yaşanmış; 2018’de 380 baz puana çıkan risk primi, 2022’de ortalama 700 baz puanla rekor düzeyde kırılganlık göstermiştir. Ortodoks para politikasına dönüşle birlikte CDS primi giderek gerilemiş; Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalınca 660 baz puana kadar yükselse de Ağustos 2023’te 400, Aralık 2023’te ise 300 baz puanın altına inmiştir. CDS seviyesi 2026 yılı başında 200 baz puana gerilemiş, İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının başlamasıyla Mart 2026’da 300 baz puana yaklaşsa da Ekim 2026 itibarıyla güvenli bölge olarak düşünülen 250 baz puan civarında seyretmektedir.
CHS öncesi ve sonrası bağlamında istihdam ve işsizlik gelişmeleri yanı sıra gelir dağılımı değişimlerine de bakıldığında, benzer biçimde önemli değişimlerin ortaya çıktığı da Tablo 10.2’de görülebilmektedir. Tabloda görüldüğü üzere istihdam edilen işgücü sayısı 2009-2018 döneminde düzenli biçimde artarak 2018’de yaklaşık 28,7 milyon kişiye ulaşsa da CHS’ye geçiş sonrası Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından açıklanan ve 2019’da uygulanan yeni ekonomik program (YEP) ile ardından Covid-19 pandemisinin olumsuz etkisiyle ekonomik büyümenin zayıfladığı 2020 yılında istihdam edilen işgücü miktarı 2 milyon kişi civarında gerileyerek 26,7 milyona inmiştir. İşsiz sayısı da küresel finans krizi nedeniyle 2009’da 3 milyon civarında iken daha sonra izlenen istihdamı artırıcı politikaların etkisiyle 2012’de 2 milyon 150 bin civarına kadar inse de takip eden yıllarda giderek artmış; CHS’nin başladığı 2018’de 3,5 milyona, YEP’in uygulandığı 2019’da yaklaşık 4,5 milyona yükselmiştir.
Bu olumsuz durum nedeniyle 2019 yılında işsizlik oranı yüzde 13,7’ye ulaşarak küresel finans krizi nedeniyle 2009’da ulaşılan yüzde 12,9 düzeyini aşmıştır. Bununla birlikte, pandeminin etkisinin azaldığı 2021 yılı ve sonrasında artan istihdamın (2025’te 32,5 milyon) olumlu etkisi ile tabloda görüldüğü üzere işsiz sayısı, 2025’te 3 milyonun altına inerken işsizlik oranı da yüzde 8,3’e gerilemiştir. Öte yandan, belirtmek gerekir ki 2023’ten bu yana tek haneye inen işsizlik oranı düşüşü sürmektedir. Bu bağlamda TÜİK’in açıkladığı mevsimsellikten arındırılmış işgücü verilerine göre Ağustos 2026 itibarıyla işsiz sayısı 2 milyon 740 bin kişiye gerilemiş ve işsizlik oranı yüzde 7,8’e kadar inmiştir (TÜİK, 2026). OVP kapsamında 2026 yılında işsizlik oranının yüzde 8,1 olması beklenmektedir.
Tablonun sosyoekonomik açıdan bir başka önemli bulgusu, işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payını gösteren bölüşüm istatistiklerinde yer almaktadır. Türkiye’de 2009’da GSYH içindeki emeğin payı yüzde 30 civarındayken, istikrarlı bir şekilde artarak 2016 yılında yüzde 36,5’e yükselmiştir. CHS’nin başladığı 2018’de yüzde 33,5 ve 2019’da yüzde 34,7 olan işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı, covid-19 pandemisinin etkisiyle 2020 yılında gerilemiş; 2021 yılında %11 gibi yüksek bir oranda büyümeye rağmen gerilemiş ve 2022’de yüzde 26,1’e kadar inmiştir. Yüksek oranlı büyüme nedeniyle 2021’de büyümeden sermayedarın daha fazla pay almaya başladığı, Aralık 2021’de başlayan KKM uygulaması ve düşük faizli kredi kullanma imkânlarının zengin kesim ve sermayedar lehine bir bölüşüm sürecine yol açtığı belirtilebilir. İşgücünden sermaye kesimine doğru kaynak transferi olarak değerlendirilebilecek bu üç yılın ardından, işgücü ödemelerinin GSYİH içindeki payı yeniden artış trendine girmiş; 2023’te yüzde 32,2’ye, 2024’te yüzde 36,9’a yükselmiştir. İşgücü ödemelerinin GSYİH payı, 2025’te de %36,6 ile 2016 yılı değerinin üzerinde kalmaya devam etmiştir.
Tablo 10.2: İstihdam, İşsizlik ve Gelir Dağılımı Göstergeleri (2009-2026)
| Yıl | Yönetim Sistemi | İstihdam (bin kişi) | İşsiz (bin kişi) | İşsizlik Oranı (%) | Emeğin GSYH Payı (%) | Yoksulluk Oranı (%) | Gni Katsayısı | P80/P20 Oranı |
| 2009 | PS | 20.534 | 3.055 | 12,9 | 30,2 | 17,1 | 0,415 | 8,5 |
| 2010 | PS | 21.810 | 2.705 | 11,0 | 30,8 | 16,9 | 0,402 | 7,9 |
| 2011 | PS | 23.166 | 2.287 | 9,0 | 30,3 | 16,1 | 0,404 | 8,0 |
| 2012 | PS | 23.738 | 2.153 | 8,3 | 31,7 | 16,3 | 0,402 | 8,0 |
| 2013 | PS | 24.486 | 2.386 | 8,9 | 31,9 | 15,0 | 0,400 | 7,7 |
| 2014 | PS | 25.774 | 2.831 | 9,9 | 32,7 | 15,0 | 0,391 | 7,4 |
| 2015 | PS | 26.501 | 3.049 | 10,3 | 33,2 | 14,7 | 0,397 | 7,6 |
| 2016 | PS | 27.126 | 3.323 | 10,9 | 36,5 | 14,3 | 0,404 | 7,7 |
| 2017 | PS | 28.075 | 3.441 | 10,9 | 34,4 | 13,5 | 0,405 | 7,5 |
| 2018 | Geçiş (Şok) | 28.691 | 3.512 | 10,9 | 33,5 | 13,9 | 0,408 | 7,8 |
| 2019 | CHS | 28.042 | 4.463 | 13,7 | 34,7 | 14,4 | 0,395 | 7,4 |
| 2020 | CHS | 26.695 | 4.040 | 13,1 | 32,5 | 15,0 | 0,410 | 8,0 |
| 2021 | CHS | 28.797 | 3.919 | 12,0 | 29,5 | 14,4 | 0,401 | 7,6 |
| 2022 | CHS | 30.752 | 3.582 | 10,4 | 26,1 | 14,4 | 0,415 | 7,9 |
| 2023 | CHS | 31.632 | 3.264 | 9,4 | 32,2 | 13,5 | 0,420 | 7,9 |
| 2024 | CHS | 32.620 | 3.113 | 8,7 | 36,9 | 13,6 | 0,413 | 7,7 |
| 2025 | CHS | 32.566 | 2.966 | 8,3 | 36,6 | 13,0 | 0,410 | 7,5 |
| 2026 | CHS | 32.579 | 2.782 | 8,1 | – | – | – | – |
(1) PS=Parlamenter Sistem, CHS=Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
(2) 2026 yılı OVP (Orta Vadeli Program) tahmini gerçekleşme verisi olarak eklenmiştir.
(3) Emeğin GSYH payı, işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payını gösterir.
Öte yandan, Türkiye’de yoksulluk riskine karşı Ak Parti hükümetinin 2008 küresel finans krizi sonrası IMF ile anlaşmayarak hem işsizliği azaltmaya dönük görece popülist ekonomi politikalarına yöneldiği hem de sosyal yardımları artırdığı bilinmektedir (Üzümcü ve Korkat, 2014). Bu bağlamda TÜİK, yaşam koşulları ve yoksulluk istatistikleri çerçevesinde eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelirinin %40, %50 ve %60 sınırlarına göre yoksulluk riski altında olan kişi sayısını ve yoksulluk oranını Türkiye geneli ve bölgesel düzeyde açıklamaktadır. Eş-değer hane halkı kullanılabilir gelirinin %40’na göre yoksulluk riski altındaki kişi sayısı görece daha az ve yoksulluk oranı daha küçük oranda olduğu için Tablo 10.2’de yer verilen biçimde %50’lik sınıra göre bakıldığında Türkiye geneli yoksulluk oranının 2009’da %17,9 iken uygulanan sosyal yardımlar sayesinde 2017’de %13,5 düzeyine kadar indiği ancak CHS uygulamasının başladığı 2018’de %13,9’a yükseldiği, YEP çerçevesinde ekonominin büyüme oranının yavaşlatıldığı 2019’da %14,4 oranına ve 2020’de ise Covid-19 pandemisi nedeniyle %15’e yükseldiği görelmektedir. Bununla birlikte, 2020’de yoksulluk oranının hâlâ 2009’un gerisinde olduğu dikkati çekmektedir. Ayrıca belirtilen sınır çerçevesinde, 2021 yılı sonrası Türkiye geneli için yoksulluk oranının giderek azaldığı ve 2025’te %13 düzeyiyle incelenen dönemin en düşük oranına indiği görülmektedir.
Gelir dağılımı açısından uluslararası kabul gören Gini katsayısı ile ülkenin gelir dağılımı açısından en üstteki %20’lik nüfusun milli gelirden aldığı pay ile en alttaki %20’lik nüfusun milli gelirden aldığı payı birbirine oranlayan P80/P20 oranına bakıldığında ise gelir dağılımı açısından küresel finans krizi sonrası görece toparlanan durumun 2015’ten itibaren kötüleşmeye başladığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Gini katsayısı 2009’da 0,415 iken 2014’te 0,391’e gerilemiştir. Bu veri, Türkiye’de 2010-2014 yıllarında gelir dağılımında iyileşme olduğunu gösterirken, Türkiye’deki en zengin %20’lik nüfusun en alttaki %20’lik nüfusun gelirinin 8,5 katını alırken 2014’te 7,4 katını aldığını gösteren P80/P20 oranı da bu veriyi desteklemektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de 2015’ten itibaren başlayan gelir dağılımındaki görece kötüleşmenin, 2019 ve 2021 yılları dışında genel olarak devam ettiği söylenebilmektedir.
Politik konjonktür teorileri çerçevesinde, özellikle tek parti iktidarları döneminde hükümetlerin kamu harcamalarını seçim öncesinde artırdıkları, seçim sonrasında ise mali disipline yöneldikleri belirtilmektedir. Bu bağlamda, Ak Parti iktidarının CHS öncesi ve sonrası kamu harcamalarına ilişkin uygulamalarının gelişimini analiz etmek amacıyla Tablo 10.3 hazırlanmıştır. Bu tabloda başlangıç yılı olarak 2009 yılı yerel seçim yılı olduğu için bir önceki yıl olan 2008 yılından itibaren kamu kesimi giderlerinin gelişimi üzerinde durulması tercih edilmiştir.
Türkiye’de politik konjonktür teorileri çerçevesinde kamu harcamalarında seçim ekonomisi uygulamasına ilişkin CHS’nin hemen öncesine ve sonrasına yönelik bazı ampirik analizlerde (Eryılmaz ve Murat, 2016 ve Kaymakçı, 2020), kamu harcamaları politikalarında koalisyon yılları olan 1990’lı yılların aksine, genel olarak Ak Parti iktidarı döneminde geleneksel fırsatçı politik konjonktür dalgalanmaları bağlamında seçim ekonomisi uygulamalarına ilişkin yeterli kanıt bulunmadığı belirtilmektedir. Özellikle 2003-2007 döneminde IMF politikalarının sürdürüldüğü ve mali disiplin sayesinde, daha önceki tablolarda görüldüğü üzere, enflasyon oranının tek hanelere indiği ve gelir dağılımında göreli iyileşme olduğu da bu çalışmalarda vurgulanmaktadır. Bununla birlikte Tablo 10.3’teki genel bütçe dengesi gelişmelerine bakıldığında 2009’da küresel finans krizi nedeniyle genişletici maliye politikaları çerçevesinde kamu harcamalarının arttığı, açıklanan vergi indirimleri çerçevesinde hazine yardımı dâhil genel bütçe açığının 2008’de 19 milyar TL iken 2009’da 54 milyar TL düzeyine ulaştığı ve genel bütçe açığının GSYİH’na oranın da %5,2 oranına çıktığı görülmektedir. Yaşanan küresel ekonomik krizin Türkiye ekonomisine “teğet geçip geçmediği” tartışmaları altında, 2009 yılında yapılan yerel seçimler nedeniyle (Türkiye’de yerel seçimlerde genel seçimlerin aksine seçmenler, geleneksel olarak oy verdiği partinin ötesinde belediye başkan adaylarının özelliklerini de ön planda tutmaktadır) genel bütçede oluşan açığın çok yüksek bir düzeye eriştiğini belirtmek oldukça iddialı ve yanıltıcı olacaktır. Dolayısıyla 2009’da yüksek bütçe açığı nedeniyle Türkiye’de seçim ekonomisi uygulamasının olduğunu iddia etmek, küresel finans krizi nedeniyle Türkiye ekonomisinin %4,9 oranında küçüldüğü bir yılda yanlış bir ifade olacaktır.
Tablo 10.3: Genel Bütçe (GB) Gider ve Gelirlerinin Gelişimi (2008-2026)
| Yıl | Yönetim Sistemi | GB Gideri (Milyar) | GB Geliri (Milyar) | Açık (Milyar) | Gider / GSYİH (%) | Gelir / GSYİH (%) | Bütçe Açığı/GSYİH (%) | Faiz Öd./ Bütçe H. (%) | Faiz Öd./ GSYİH (%) |
| 2008 | PS | 222 | 203 | -19 | 22,5 | 20,8 | -1,7 | 22,3 | 5,0 |
| 2009 | PS | 263 | 209 | -54 | 26,5 | 21,3 | -5,2 | 19,8 | 5,2 |
| 2010 | PS | 288 | 246 | -42 | 25,0 | 21,6 | -3,4 | 16,4 | 4,1 |
| 2011 | PS | 307 | 287 | -20 | 22,2 | 21,0 | -1,3 | 13,4 | 3,0 |
| 2012 | PS | 353 | 323 | -30 | 22,8 | 20,9 | -1,8 | 13,4 | 3,0 |
| 2013 | PS | 397 | 377 | -20 | 22,3 | 21,3 | -1,0 | 12,2 | 2,7 |
| 2014 | PS | 434 | 411 | -23 | 21,8 | 20,6 | -1,1 | 11,1 | 2,4 |
| 2015 | PS | 492 | 467 | -25 | 21,5 | 20,5 | -1,0 | 10,5 | 2,3 |
| 2016 | PS | 569 | 536 | -33 | 22,2 | 21,1 | -1,1 | 8,6 | 1,9 |
| 2017 | PS | 659 | 610 | -49 | 21,5 | 20,0 | -1,5 | 8,4 | 1,8 |
| 2018 | Geçiş | 805 | 732 | -73 | 21,8 | 19,9 | -1,9 | 8,9 | 1,9 |
| 2019 | CHS | 978 | 852 | -126 | 22,7 | 19,9 | -2,8 | 10,0 | 2,3 |
| 2020 | CHS | 1.183 | 1.005 | -178 | 23,4 | 20,0 | -3,4 | 11,1 | 2,6 |
| 2021 | CHS | 1.577 | 1.371 | -206 | 21,6 | 18,9 | -2,7 | 11,3 | 2,4 |
| 2022 | CHS | 2.941 | 2.802 | -139 | 19,2 | 18,3 | -0,9 | 10,6 | 2,0 |
| 2023 | CHS | 6.588 | 5.208 | -1.380 | 24,3 | 19,2 | -5,1 | 10,2 | 2,5 |
| 2024 | CHS | 10.777 | 8.671 | -2.106 | 24,2 | 19,5 | -4,7 | 11,8 | 2,8 |
| 2025 | CHS | 14.640 | 12.827 | -1.813 | 23,2 | 20,3 | -2,9 | 14,0 | 3,3 |
| 2026 | CHS | 19.660 | 17.028 | -2.631 | 23,0 | 20,0 | -3,1 | 14,4 | 3,5 |
(1) PS=Parlamenter Sistem, CHS=Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
(2) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Genel Bütçe Gelir ve Gider Dengesi Gelişmeleri (hazine yardımı dâhil) 2008-2022 dönemi verileridir. 2022-2025 dönemi merkezi yönetim bütçe gider ve gelir gerçekleşme verileri 2026 yılı bütçe gerekçesinden alınmış, 2026 yılı verileri de merkezi yönetim bütçesine ilişkin 2026-2028 dönemi OVP (Orta Vadeli Program) tahmini gerçekleşme verileri olarak eklenmiştir.
Zaten Ak Parti iktidarının küresel finans krizinin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisinin azalmasının ardından mali disipline 2010 yılında döndüğü ve milletvekili genel seçimlerinin yapıldığı 2011 yılında bütçe açığının 2010’da 42 milyar, 2011’de ise 20 milyar TL’ye indiği; bütçe açığının GSYİH’ya oranının 2010’da %3,4 ve 2011’de %1,3’e gerilediği dikkat çekmektedir. Ayrıca kamu harcamaları artışı ve vergi geliri kaybı nedeniyle kamu iç borçlanmasının artmadığı, bütçe içinde faiz ödemelerinin (enflasyon düşüşü paralelinde devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) faiz oranları gerilemesi çerçevesinde) 2008’de %22 iken izleyen dört yılda gerileyerek 2012’de %13,4 düzeyine ve faiz ödemelerinin GSYİH içindeki payının da %5 düzeyinden %3 düzeyine inmesi bu bilgileri teyid etmektedir.
Öte yandan Mayıs 2013’te başlayan Gezi Parkı olayları ve 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi girişimlerinin gölgesinde yerel seçim ve halk tarafından ilk kez cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı (muhalefet partilerinin tek adayda Ekmeleddin İhsanoğlu birleştiği) 2014 yılında genel bütçe açığının 23 milyar TL düzeyinde oluştuğu, açığın GSYİH’ya oranının %1,1 gibi çok düşük düzeyde kaldığı ve faiz ödemelerinin bütçe içindeki payının gerileyerek %11,1 düzeyine indiği dikkatleri çekmektedir. Mali disiplin noktasında 2013 yılındaki olumlu trendin devam ettiği kamu kesimine ilişkin 2014 yılı verileri, Ak Parti iktidarının 2010-2014 döneminde mali disipline uyduğunu, işsizliği azaltma ve gelir dağılımını iyileştirme noktasında dar gelirli insanların ve yoksulların durumunu iyileştirme sürecinde görece başarılı olduğunu göstermektedir (Üzümcü ve Korkat, 2014).
Bu noktada PKK terör örgütünün hendek kazarak Türkiye’de yerel düzeyde özerklik elde etme planı çerçevesinde terör faaliyetlerini artırdığı 2015’te iki kez yapılan genel seçimlere rağmen kamu harcamaları artsa dahi bütçe açığının yine düşük düzeyde, 25 milyar TL’de kaldığı, bütçe açığının GSYİH’ya oranının 2013’te olduğu gibi %1 düzeyinde seyrettiği, faiz ödemelerinin bütçe içindeki payının %10,5 ve GSYİH içindeki payının %2,3 düzeyine inmesi de CHS öncesi yapılan son seçimlerde Ak Parti iktidarının (yoksullukla mücadele bağlamında gerçekleştirilen ve belirli gelir koşulları ve yoksulluk kriterleri taşıması koşuluyla verilen sosyal yardımlar göz ardı edilecek olursa) seçim ekonomisi uygulamadığını göstermektedir.
Tablo 10.3’te görüldüğü üzere, kamu kesimi dengeleri noktasında 2010’dan beri gelişen olumlu trendin seçim olmayan 2016 ve 2017 yıllarında devam ettiği, faiz ödemelerinin bütçe içindeki payının da tek hanelere indiği görülmektedir. Türkiye ekonomisinde görece istikrarlı büyümenin olduğu ve önemli ölçüde mali disiplinin yaşandığı bu ortamda 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilmek istenen askeri darbe girişimi sonrası Ak Parti-MHP-Büyük Birlik Partisi (BBP) etrafında oluşan Cumhur İttifakında MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin önerisi ile geçilmek istenen CHS için referandum yapılan 2017’de kamu harcamalarının bir önceki yıla göre arttığı, ancak kamu gelirlerinin de artması ile bütçe açığının 49 milyar TL’ye yükseldiği ve bütçe açığının GSYİH oranının görece düşük bir artışla %1,5 düzeyine yükselmesi CHS sistemine geçiş öncesi mali disiplinden hafif uzaklaşma olacağının ilk belirtisi olarak değerlendirilebilir. Nitekim CHS altında cumhurbaşkanının halk tarafından seçiminin yapıldığı 2018’de ve yerel seçimlerin yapıldığı 2019’da genel bütçe açığı sırasıyla 73 milyar TL ve 126 milyar TL’ye ulaşmış, bütçe açığının GSYH’na oranı da 2019’da %2,8 düzeyine çıkmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında Rahip Bronson nedeniyle yaşanan gerilim nedeniye 2018’de yaşanan kur sıçraması ve fiyat istikrarından uzaklaşma eğilimi ortamının ardından Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından açıklanan Yeni Ekonomik Program (YEP) ortamında 2019’de büyüme oranı yavaşlamış, ithalat tabenini azalması ile dış ticaret açığı azalmış, ancak tabloda görüldüğü üzere mali disiplinden uzaklaşma süreci başlamış ve 2020’de Covid-19 pandemisi nedeniyle bütçe açığının (178 milyar TL) ve GSYİH’ya oranının arttığı (%3,4) süreçte faiz ödemelerinin bütçe içindeki payı da %11,1 düzeyine kadar yükselmiştir. 2020’de kamu kesimi dengesindeki bozulmaların nedenini covid-19 pandemesi nedeniyle tam olarak CHS bağlamında popülist ekonomi politikalarına bağlamak mümkün olmadığı gibi Tablo 10.3’ten izlenebileceği üzere dünya ekonomisinin toparlandığı ve Türkiye’nin %11,8 oranında büyüdüğü 2021 yılında bütçe açıklarının ve GSYİH’ya oranının, faiz ödemelerinin bütçe içindeki payının makul düzeylerde oluştuğu görülmektedir.
Öte yandan CHS içinde bir önemli yanlış ekonomi politikasına gidiş, TCMB başkanı değişimi sonrası, kurun hızlı yükseldiği ortamda gecikmeli olarak enflasyonun artmaya başladığı Eylül 2021’den itibaren aktif biçimde anti enflasyonist para ve maliye politikası uygulanması yerine faiz-enflasyon ilişkisinde sebep-sonuç tartışmasına girilmiş, enflasyonun hızla yükseldiği ortamda faiz oranlarının düşürülmesi kararı alınırken ekonomideki kötü gidişata müdahele edilmemiş ve 21 Aralık 2021’de alınan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması ile ekonomik dengeler yeniden kurulmak istenmiştir.
Bu durum enflasyon ve döviz kurunun bir önceki yıla göre 2022’de iki katına çıkmasına (TÜFE ortalama %65 ve 1$= 16 TL) çıkmasına yol açmıştır. Bu yüksek enflasyon ortamında kamu harcamaları ve kamu gelirleri de yaklaşık iki katına çıksa da bütçe açığının GSYİH’ya oranı %1’in altına inmiş ve faiz oranlarının düşürülmesi nedeniyle faiz ödemelerinin bütçe içindeki payı ve GSYİH’ya oranı belirgin ölçüde düşmüştür. Genel seçimlerin yapıldığı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kaldığı 2023 yılında seçimler öncesi yaşanan ve 11 ili etkileyen 6 Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş merkezli depremler, kamu kesimi dengelerinin bu yılda hızla bozulmasına yol açmıştır. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın daha önce birkaç kez karşı çıktığı erken yaşta emeklilik (EYT) noktasında muhalefet lideri ile girdiği rekabet nedeniyle seçim öncesi verdiği sözü yerine getirmek istemesi ve asgari ücretin hızla yükseltilmesinin ardından Nisan 2023’de kamuda çalışan çok sayıda sözleşmeli personelin kadroya geçirilme kararıyla birlikte yüksek enflasyon ortamında kamu harcamaları 2023’te 6,6 trilyon TL’ye, kamu gelirleri 5,2 trilyon TL’ye ve bütçe açığı yaklaşık 1,4 trilyon TL düzeyine yükselmiştir.
CHS içinde popülist politikalar ve seçim ekonomisini doğrulayan bu gelişmeler çerçevesinde bütçe açığının GSYİH içindeki payı hem deprem harcamaları ve hem de bu popülist politikaların etkisiyle 2009 küresel finans krizi sırasında olduğu gibi %5,1 düzeyine yükselmiş, faiz ödemelerinin bütçe içindeki payı %10 civarında seyretmesine karşın GSYİH içindeki payı %2,5 düzeyine çıkmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci turda seçimi kazanması sonrası kabinesinde yer verdiği Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 6 Haziran 2023 sonrası rasyonel ekonomi politikalarına geri dönüleceğini belirtse de yaklaşık 1,5 yıllık sürede KKM ile baskı altında tutulan döviz kuru seçim sonrası hızla yükselmiş, benzin ve diğer yakıtlarda ertelenen maktu ÖTV tutarı da devreye alınınca seçim öncesi %35 seviyelerinde bulunan enflasyon oranı Temmuz 2023 sonrası yeniden yükselme trendine girmiş, sabit gelirli ücretliler ve emeklilerin durumu kötüleşmiştir. Rasyonel ekonomi politikalarına geçilmiş olduğu ileri sürülse de 2024 yılı yerel seçimleri öncesi popülist ekonomi politikaları sürdürülmüş, bütçe açığı 2 trilyon TL’yi aşarken bütçe açığının GSYİH içindeki payı %4,7 gibi yüksek oranda gerçekleşmiş, TCMB’nin politika faiz oranlarını artırdığı bir ortamda kamunun borçlanma faizleri de yükselince bütçe içinde faiz ödemelerinin payı %12 düzeyine yaklaşmıştır. 2025 yılı ve içinde bulunulan 2026’da halen %30 civarındaki enflasyon ve yüksek faiz ortamında kamu harcamaları ve kamu gelirleri yükselmekle birlikte bütçe açığının GSYİH içindeki payı %3 civarında seyretmekte ve bütçe içindeki faiz ödemelerinin payı da yüksek faiz ortamı nedeniyle %14 civarına ulaşmış bulunmaktadır.
3. BÜYÜME VE MİLLİ GELİR DİNAMİKLERİ
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) yürürlüğe girdiği 2018 yılından sonraki 8 yıl içerisinde Türkiye ekonomisinin büyüme dinamikleri incelendiğinde, manşet büyüme oranlarının ötesinde, büyümenin kompozisyonu, kalitesi ve sürdürülebilirliği temel tartışma konuları haline gelmiştir (Dünya Bankası, 2024). Yeni yönetim sisteminin hızlı karar alma mekanizmaları, kriz dönemlerinde (örneğin 2020 Covid-19 pandemisi) kısa vadeli kredi genişlemeleriyle ekonomiyi canlandırmada etkili olmuş gibi görünse de, uzun vadeli, verimlilik odaklı ve sürdürülebilir bir büyüme patikasının tesis edilemediği, yukarıdaki tablolarda yer alan istatistiklerde bazı yıllarda görülen dalgalanmalar çerçevesinde belirtilebilmektedir (TCMB, 2023). Bununla birlikte, açıkça belirtmek gerekir ki, paralel yetki çatışmalarını ve koalisyon dönemlerinin getirdiği idari kilitlenmeleri ortadan kaldıran CHS sayesinde, pandemi (COVID-19) ve 2023 Kahramanmaraş Depremleri gibi olağanüstü dönemlerde ekonomi politikası kararlarının yıldırım hızında alınması mümkün olmuş ve kriz anlarında hızlı icraat avantajı sağlanmıştır.
Büyüme ve milli gelir dinamikleri, niceliksel dalgalanmaların ardındaki yapısal sorunları ortaya koymak amacıyla 5 temel alt başlık altında ele alınmaktadır. 2010-2017 yılları arasındaki Parlamenter Sistem döneminde Türkiye ekonomisi, küresel likidite bolluğunun da desteğiyle görece istikrarlı bir büyüme sergilemiş ve 2013 yılında kişi başına düşen milli gelir dolar bazında 12.620 ABD doları ile tarihi zirvesini görmüştür (Dünya Bankası, 2020).
İlk olarak belirtmek gerekir ki, daha önceki sayfalarda yer alan Tablo 10.1’de görüldüğü üzere CHS döneminde Türkiye ekonomisinde büyüme oranları “durdur-kalk” (stop-and-go) politikalarının bir sonucu olarak yüksek bir volatilite (oynaklık) sergilemektedir. Örneğin, CHS’nin uygulanmaya başladığı 2018’de kur şokuyla büyüme oranı %3,5’e gerilemiş, 2021 yılında ise genişleyici para politikaları ve covid-19 nedeniyle 2020’de düşük oranlı büyümeyi telafi eden baz etkisiyle %11,8 gibi rekor bir seviyeye çıkmıştır (TÜİK, 2026). Bu yüksek oranlı sıçramalar, potansiyel hasılanın organik bir şekilde artmasından ziyade kredilerle şişirilmiş konjonktürel dalgalanmalar olarak kayıtlara geçmiştir (Dünya Bankası, 2023).
İkinci olarak, Türkiye ekonomisinde büyümenin önemli bir kaynağı olan Toplam Faktör Verimliliği’nin (TFV) durağan hale gelmesinin yapısal bir sorun olarak zaman zaman ortaya çıkmasıdır. İktisadi büyüme modellerinde (Solow büyüme modeli gibi) sermaye birikimi ve işgücü artışı kadar istikrarlı ekonomik büyümenin temel motoru olan bir başka önemli unsur, sermaye ve işgücünün verimliliği yanı sıra diğer üretim girdilerinin verimliliğini, ölçek ekonomilerinin üretim artışına katkısını ve teknolojik gelişmenin büyümeye katkısını içeren TFV’dir (Üzümcü, 2018). Bu bağlamda, ülkelerin zenginleşmesinin arka planında TFV artışı ve teknolojik gelişmelerin rol oynadığı gibi, ülkelerin ekonomik açıdan gerilemesinin bir nedeni olarak TFV artışının yavaşlaması da belirtilmektedir. (Acemoğlu ve Robinson, 2012).
Bu minvalde, Türkiye’nin 2002-2007 döneminde ortalama %7 civarında büyümeye rağmen istihdam dostu olmayan (işsizlik oranının düşmediği) bu büyüme sürecinde, arz yönlü iktisadi büyümenin %50’ye yakınını TFV artışı oluşturmuş; sermaye ve işgücü artışının büyüme oranına katkısı ise görece düşük kalmıştır. Deyim yerindeyse, Ak Parti iktidarının ilk döneminde büyümenin lokomotifi TFV artış olmuşken, CHS döneminde TFV’nin durağanlaşması büyümenin istikrar kazanmasını engellemiştir.
Üçüncü olarak, büyümenin niceliksel boyutu olan kişi başına gelirin artırılması noktasında, döviz kuru artışları ve enflasyonist baskılar altında kişi başına gelirin yerinde sayması sorunu söz konusu olabilir. Bu bağlamda Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin 2009-2022 döneminde (13 yıl boyunca) 10.000 dolar bandında sıkışması, Türkiye’nin düşük maliyetli iş gücüyle rekabet edemeyecek kadar zengin, ancak yüksek teknoloji üretecek kadar inovatif olamama durumunu ifade eden “orta gelir tuzağı“na saplandığı şeklinde yorumlanmaktadır (Dünya Bankası, 2024).
Dördüncü sorun, GSYH verileri harcamalar yöntemiyle analiz edildiğinde CHS dönemindeki iktisadi büyümenin kalitesizliğini gösteren en net istatistiksel anomali olarak büyümenin neredeyse tamamen “iç tüketime” dayanmasından söz edilebilir (TÜİK, 2024). Uygulanan negatif reel faiz politikası ve enflasyonist beklentiler, tüketicilerde “bugün almadığım malın fiyatı yarın daha da artacak” psikolojisini (enflasyonist panik) tetiklemiştir. Bu durum, hane halkı nihai tüketim harcamalarının GSYH içindeki payını %70’lerin üzerine taşıyarak suni bir büyüme yaratmıştır (TCMB, 2023).
Beşinci ve son sorun alanı olarak, iktisadi büyüme sürecinde tüketim harcamaları rekor kırarken, makine ve teçhizat yatırımlarını içeren “gayrisafi sabit sermaye oluşumu”nun iktisadi büyümeye katkısının son derece sınırlı kaldığı belirtilebilir. Görece yükselen enflasyon oranlarının yatırım iklimini bozmasının yanı sıra kurumsal öngörülemezlik ve yüksek CDS primleri, sanayicinin uzun vadeli fabrika ve teknoloji yatırımları yapmasını engellemiş; sermaye birikimi daha çok spekülatif getirisi yüksek olan gayrimenkul ve inşaat sektörüne yönelmiştir (Dünya Bankası, 2022).
4. YAPISAL DARBOĞAZ VE NİTELİKSEL DÖNÜŞÜM İHTİYACI
Türkiye ekonomisinde son yıllarda daha belirgin hale gelen, TL’nin görece değerlenmesiyle ithalat artışını da besleyen, üretim kapasitesini artırmayan tüketim çılgınlığı, yapısal olarak enflasyonu ve cari açığı beslemektedir. Makroekonomik verilerin ele alındığı Tablo 10.1’de görüldüğü üzere genel zafiyetlere ve düşük katma değerli üretim sarmalına rağmen, CHS döneminin GSYH istatistiklerinde pozitif ayrışan sektör “Savunma ve Havacılık Sanayii” olmuştur (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2023). Merkezi yönetimin kararlı teşvik uygulamaları, Savunma Sanayii Başkanlığı’nın (SSB) koordine ettiği AR-GE projeleri ve teknoloji transferleri sayesinde bu sektör bir “başarı adacığı”na dönüşmüştür. İcra yetkisinin merkezileşmesi ve güçlü koordinasyon ağı, bu sektörde yerlilik oranının hızla artmasına ve kritik teknolojilerde ihracat odaklı büyük bir sıçrama yapılmasına zemin hazırlayarak savunma sanayisinde büyük bir atılımın gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Bu gelişmenin bir sonucu olarak Türkiye’nin ihracatında kilogram başına değer 1,5 ABD doları seviyelerinde sıkışmışken, savunma ve havacılık sanayisinde bu rakam 60 ABD dolarının üzerine çıkmıştır (TÜİK, 2023).
Savunma sanayisindeki yüksek teknoloji üretimi, GSYH içinde milli geliri ve katma değeri yukarı çeken kritik bir faktör olsa da, bu başarının ekonominin diğer yatay sektörlerine (sivil sanayi, makine, otomotiv, bilişim) yeterince yayılmadığı (spill-over effect) istatistiksel olarak görülmektedir (TÜİK, 2024).
Modern ekonomik coğrafya ve bölgesel iktisat prensipleri (Dinler, 2014; Krugman, 1991) çerçevesinde bakıldığında, CHS döneminde merkezileşmenin bölgesel kalkınma planlamasını zayıflattığı söylenebilir. Bu bağlamda, karar alma mekanizmalarının Ankara’da doğrudan Cumhurbaşkanlığı bünyesinde merkezileşmesi yanı sıra, CHS’de bürokrasinin azaltılması amacıyla bakanlık sayılarını düşürme çerçevesinde, Kalkınma Bakanlığı gibi planlayıcı kurumların tasfiyesi sonrasında yerele özgü kalkınma stratejileri de ikincil plana atılabilmektedir (Acemoğlu & Robinson, 2012).
Bu eksende belirtmek gerekir ki, genellikle makroekonomik verilerin ulusal ortalamaları göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’de bölgesel gelir dağılımındaki uçurumlar maskelenmektedir. Örneğin, yoksulluk, gelir dağılımı, işsizlik oranları gibi göstergeler kırsal kesim ve kentlerde farklılaştığı gibi 26 Düzey 2 bölgesi için de farklılaşmakta; Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yoksulluk ve gelir dağılımı göstergeleri daha kötü bir tablo arz etmekte; sonuçta bu bölgelerden Türkiye’nin gelişmiş bölgelerine doğru göç devam etmektedir.
Yani madalyonun diğer yüzünde ekonomik faaliyetlerin, finansın ve sanayinin Marmara Bölgesi’nde yığılması da istatistiksel olarak artmaya devam etmektedir (TÜİK, 2023). Marmara Bölgesi’ndeki aşırı yığılma bu bölgede rant ve maliyet enflasyonu yaratırken, Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu’nun çevre illerinde kişi başına düşen milli gelir ulusal ortalamanın altında kalmaya devam etmektedir (Dinler, 2014). Bu yapısal bozukluk, beşerî sermayenin ve finansal kaynakların Anadolu’dan metropollere doğru tek yönlü göçünü hızlandırarak, bölgesel kalkınma politikalarının iflası anlamına gelen bir GSYH asimetrisi yaratmaktadır.
CHS dönemindeki milli gelir artışlarının en karakteristik ve kırılgan özelliklerinden biri de uygulanan “kredi destekli büyüme” (credit-fueled growth) modelidir. Türkiye’de son yıllardaki büyüme, verimlilik artışı veya artan ihracat gelirlerinden ziyade, doğrudan kredi hacimlerinin (hem ticari hem de bireysel) devasa boyutlarda artırılmasıyla finanse edilmiştir. TCMB’nin politika faizini enflasyonun onlarca puan altında tuttuğu 2021-2023 döneminde, sisteme enjekte edilen ucuz TL kredileri, kısa vadede GSYH’yi niceliksel olarak şişirmiştir (TCMB, 2023).
Krediye dayalı büyüme, şirketlerin ve özellikle hane halkının borçluluk oranlarını artırma riski taşımaktadır (Dünya Bankası, 2023). Krediye ve tüketim artışına dayalı büyüme modelinde tüketiciler gelecekte elde edecekleri gelirleri bugünden harcayarak mevcut büyüme oranlarını yukarı çekmekte; ancak bu durum, Türkiye ekonomisini olası dış finansman şoklarına ve faiz artırım döngülerine karşı son derece savunmasız ve kırılgan bir yapıya büründürmektedir (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2024).
4.1. Para Politikası, Kurumsal Bağımsızlık ve Enflasyon Sarmalı
CHS’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki istatistiksel etkilerinin en net, en keskin ve toplumun tüm kesimleri tarafından en derinden hissedilen yüzü, enflasyon ve para politikası alanında ortaya çıkmıştır (Dünya Bankası, 2023). 2018 yılından itibaren yürütme erkinin makroekonomik kararlar ve para politikası üzerindeki ağırlığının artması, Aktan’ın (2024) belirttiği üzere allaturka (Türk tipi) ekonomi politikaları üzerinde ısrar edilmesi, merkez bankası bağımsızlığı tartışmalarını alevlendirmiş ve Türkiye’nin uzun yıllar boyunca mücadele ederek tek hanelere indirdiği kronik enflasyon sorununun çok daha şiddetli bir şekilde geri dönmesine neden olmuştur (Acemoğlu & Robinson, 2012; TCMB, 2022).
Bu dönemin para politikası istatistikleri, geleneksel (ortodoks) iktisat kurallarından uzaklaşmanın makroekonomik maliyetlerini ölçmek açısından adeta tarihsel bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. Enflasyon dinamikleri ve para politikası çerçevesinde yaşanan yapısal kırılmalar, istatistiksel veriler ışığında ayrıntılandırılmıştır. 2004-2017 yılları arasında Türkiye ekonomisi, tek haneli veya düşük çift haneli enflasyon rakamlarına (ortalama %8-10 bandı) alışmış bir görünüm sergiliyordu. Ancak CHS’nin fiilen başladığı 2018 yılı ağustos ayında yaşanan kur şokuyla birlikte enflasyonist süreç yeniden tetiklenmiş; 2021 sonrası ise kontrolden çıkmıştır (TÜİK, 2024).
TÜİK verilerine göre, 2021 yılı son çeyreğinde “yeni ekonomi modeli” adı altında başlatılan faiz indirim döngüsü, enflasyon beklentilerini tamamen bozmuştur. 2022 yılı Ekim ayında TÜFE yıllık bazda %85,5 seviyesine ulaşarak son 24 yılın rekorunu kırmıştır (TÜİK, 2023). Bu dönemin en dikkat çekici istatistiksel anomalilerinden biri, ÜFE ile TÜFE arasındaki makasın daha önce eşi benzeri görülmemiş seviyelere çıkmasıdır. 2022 yılı içerisinde ÜFE %157 seviyelerini test ederken, iki endeks arasındaki farkın 70 puanın üzerine çıkması; enerji, lojistik ve ithal hammadde kaynaklı maliyet enflasyonunun üreticiler üzerinde yarattığı devasa baskıyı istatistiksel olarak kanıtlamıştır (TCMB, 2023). Üretici fiyatlarındaki bu birikim, zaman gecikmesiyle (time lag effect) tüketici fiyatlarına sürekli bir geçişkenlik (pass-through) yaratarak enflasyonun katılık kazanmasına neden olmuştur.
Makroekonomik teoride ve modern merkez bankacılığında para politikasının başarısı, piyasa aktörlerinin merkez bankasına duyduğu güven ve kurumun siyasi otoriteden operasyonel bağımsızlığı ile doğrudan ilişkili görülmektedir (Acemoğlu & Robinson, 2012). Bu bağlamda CHS dönemi, bu kurumsal mimarinin ağır bir erozyona uğradığı bir dönem olmuştur.
Tablo 10.4’te görüldüğü üzere CHS’nin uygulamaya geçmesinin ardından, TCMB başkanları, Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle dünyada nadiren görülen sıklıkta görevden alınmıştır (TCMB, 2024). Öyle ki, toplam 4 ay (Murat Uysal) ve 7 ay (Hafize Gaye Erkan) görev yapan, bir yıl bile görev yapamadan istifa etmek zorunda kalan Merkez Bankası başkanları olmuştur. Fiyat istikrarını sağlamakla görevli TCMB başkanlarında görülen bu sık değişiklikler ile para politikasının merkezi önemde olduğu enflasyon ve faiz kararlarındaki istikrarsızlıklar arasında korelasyon olduğu da dikkat çekmektedir. Görev süreleri dolmadan yapılan bu ani görevden almaların her biri, piyasalarda “kurumsal öngörülemezlik” şoku oluşturmakta, uluslararası yatırımcı nezdinde Türkiye’nin risk primini (CDS) artırmakta ve döviz kurlarında yeni ataklara zemin hazırlamaktadır (Dünya Bankası, 2022).
Tablo 10.4: TCMB Başkanları Görev Süreleri (2016-2026)
| Başkan | Görev Başlangıcı | Görev Bitişi | Yaklaşık Görev Süresi |
| Murat Çetinkaya | 19.04.2016 | 6.07.2019 | 3 yıl 4 ay |
| Murat Uysal | 6.07.2019 | 7.11.2020 | 1 yıl 4 ay |
| Naci Ağbal | 7.11.2020 | 20.03.2021 | 4 ay |
| Şahap Kavcıoğlu | 20.03.2021 | 28.07.2023 | 2 yıl 4 ay |
| Hafize Gaye Erkan | 28.07.2023 | 2.02.2024 | 7 ay |
| Fatih Karahan | 3.02.2024 | Görevde | 2 yıl 8 ay* |
| *: Ekim 2026 itibarıyla görevdeki toplam süre. | |||
TCMB başkanlarının sık değiştiği ortamda Merkez Bankası’nın piyasaları yönlendirme gücünün de zayıfladığı görülmektedir. Nitekim enflasyon raporu sunumlarında açıklanan yıl sonu enflasyon hedefleri ile gerçekleşen enflasyon verileri arasındaki makasın sürekli hale gelmesi, kurumun itibarını zedelemekte ve piyasaların merkez bankası metinlerine duyduğu güveni giderek azaltmaktadır.
Eylül 2021’den itibaren küresel düzeyde önemli merkez bankaları (Fed, ECB, BoE, BoJ, vb.) pandemi sonrası artan likidite nedeniyle enflasyonist risklere karşı faiz artırım döngüsüne girerken, Türkiye tam tersi bir yöne saparak heterodoks bir deneyime girmiştir. TCMB politika faizinin %19 seviyelerinden kademeli olarak %8,5 düzeyine indirilmesi, kurgulananın aksine enflasyonu düşürmemiş, Türk lirası’ndan devasa bir kaçışı hızlandırarak enflasyonu yukarı yönlü patlatmıştır (TCMB, 2022).
Resmi enflasyon %80’leri aşmışken TCMB’nin uyguladığı politika faizinin tek hanede tutulmasıyla oluşan derin negatif reel faiz, ekonomik aktörleri tasarruf etmek yerine borçlanmaya ve reel varlıklara (ev, araba, arsa) yönelmeye zorlamıştır (Dünya Bankası, 2023). Parasal aktarım mekanizmasının kopması bağlamında, para politikasındaki bu heterodoks adımlar bankacılık sistemi ile merkez bankası arasındaki etkileşimi sağlayan parasal aktarım mekanizmasını felç etmiştir. TCMB’nin ilan ettiği politika faizi ile piyasada oluşan ticari kredi faizleri, mevduat faizleri ve tahvil faizleri arasındaki istatistiksel bağ tamamen kopmuştur (TCMB, 2024). Bu kopukluğu yönetmek için devreye sokulan yüzlerce karmaşık “makro ihtiyati tedbir” ve menkul kıymet tesisi regülasyonu, finansal sistemi ağır bir idari yük altına sokmuştur.
Türk lirasının hızlı değer kaybı ve negatif reel getiri, ekonomideki en tehlikeli istatistiksel eğilimlerden biri olan dolarizasyonu (para ikamesi) sistemik bir krize dönüştürmüştür. 2021 yıl sonuna gelindiğinde bankacılık sistemindeki toplam mevduat içinde yabancı para cinsi mevduatın payı %65 seviyesini aşmıştır. Yerli paranın temel fonksiyonları olan “değer saklama aracı” ve “hesap birimi” olma özellikleri istatistiksel olarak işlevini yitirmiştir (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2023). Dolarizasyonu kırmak ve kurdaki paniği durdurmak amacıyla Aralık 2021’de acil bir pansuman tedbiri olarak devreye alınan Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi, başlangıçta mevduat kompozisyonunu TL lehine çevirmiş gibi görünse de zamanla TCMB ve Hazine üzerinde yüz milyarlarca liralık devasa bir kur farkı yükü yaratan bir gelişme olmuştur (TCMB, 2023). 2023 yılı ortalarında büyüklüğü 3,4 trilyon TL’yi (yaklaşık 125 milyar dolar) aşan KKM; kur riskini vatandaşın üzerinden alıp devletin bilançosuna yükleyen, servet transferini kurumsallaştıran ve para politikasının hareket alanını daraltan ağır bir yapısal bakiye bırakmıştır (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2024).
Yüksek enflasyon döneminin istatistiklere yansımayan ancak sosyolojik ve iktisadi açıdan en yıkıcı sonucu, ekonomik aktörlerin “fiyatlama davranışlarında” yaşanan yapısal bozulma olmuştur. Türkiye ekonomisinde kurumsal güvenin yitirilmesi ve fiyat istikrarının sağlanamayacağına dair yaygın kanaat, şirketlerin ve hane halkının gelecek beklentilerini (beklenen enflasyon) bozmuştur. Üreticiler, yalnızca gerçekleşen maliyet artışlarını değil, gelecekte “olası” kur şoklarını ve riskleri de peşinen ürün fiyatlarına yansıtmaya başlamış; bu durum, fiyat etiketlerinin her gün değiştiği bir fiyatlama anomalisine yol açmıştır (TCMB, 2024). Enflasyonun kendi kendini besleyen bir sarmala (fiyat-ücret-fiyat sarmalı) dönüşmesi, enflasyon ataletini de doğurmuştur. Klasik para politikası araçlarına dönülse (örneğin 2023 sonrası politika faizinin %50’lere çıkarılması) dahi, bozulan bu fiyatlama davranışlarını ve hizmet enflasyonundaki katılığını kırmak istatistiksel olarak yıllar alacak bir dezenflasyon süreci maliyeti oluşturmuştur (Dünya Bankası, 2024).
4.2. Dış Ticaret Dengesi, Döviz Kurları ve Rezerv Yönetimi
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) yürürlüğe girdiği 2018 yılı ve sonrası Türkiye ekonomisinde istatistiksel volatilitenin en yüksek olduğu ve makroekonomik dengesizliklerin en açık şekilde dışa vurduğu alanların başında döviz kurları ve dış ticaret dengesi gelmektedir (Dünya Bankası, 2023). Özellikle 2021 yılı sonrası ilan edilen ve kurlardaki yükselişin ihracatı artırarak, dış ticaret açığının azalması yoluyla ülkenin cari fazla verebileceği, bu cari fazlanın da enflasyonu düşüreceği varsayımına dayanan “yeni ekonomi modeli“, Türkiye’nin dış ticaret yapısını ve döviz piyasalarını köklü bir teste tabi tutmuştur (TCMB, 2022).
Ancak Tablo 10.5’te görüldüğü üzere Genel Ticaret Sistemi (GTS) altında 2013-2026 dönemi[6] dış ticaret verileri, üretim yapısındaki ithalata bağımlılık çözülmeden salt para birimini değersizleştirerek yapısal bir cari fazla yaratılamayacağını göstermiştir (TÜİK, 2024). Bu bağlamda Tablo 10.5’te görüldüğü üzere Türkiye’nin ihracatı 2013’te 161 milyar dolarken dalgalı bir seyirle CHS öncesinde 165 milyar dolar civarına yükselmiş, 2018’de Rahip Bronson krizi sırasında artan döviz kuru etkisiyle 177 milyar dolara çıkmıştır. CHS öncesi dönemde ithalatın petrol fiyatlarının hızla gerilediği 2016 yılı dışarıda tutulursa, 230-260 milyar dolar arasında seyrettiği ve dış ticaret açığının da 6-100 milyar dolar bandında oluştuğu dikkat çekmektedir. İhracatın ithalatı karşılama oranının Türkiye’nin uzun dönem ortalamasına yakın biçimde %62 ile %74 arasında değiştiği ve cari işlemler bilançosu (CİB) açığının 20 ile 49 milyar dolar arasında olduğu istatistiklerde görülmektedir. Görüldüğü üzere, CHS öncesinde CİB fazlası verilmediği gibi, CİB açığı/GSYİH oranının Türkiye’nin yüksek büyüme oranını yakaladığı 2013 ve 2017 yıllarında, petrol fiyatlarındaki artışla birlikte finansal kırılganlık olarak kabul edilen %5 civarında olduğu dikkat çekmektedir.
CHS sonrası, sadece 2019 yılında Türkiye ekonomisinde çok zayıf iktisadi büyüme oranı nedeniyle küresel konjonktürün covid-19 nedeniyle daralma sürecine girmeye başladığı bir ortamda ihracat, görece küçük bir artışla 189 milyar dolara yaklaşırken, petrol fiyatlarının gerilemesinin olumlu etkisiyle ithalat miktarı 210 milyar dolara gerilemiş; dış ticaret açığı uzun yıllar sonra 30 milyar doların altına gerilerken 15 milyar dolar CİB fazlası verilmiştir. Ayrıca bir yıl sonra, covid-19 pandemisinin etkisiyle ihracat 11 milyar dolar civarında (169 milyar dolara) gerilerken, ithalat 9 milyar dolar artarak 220 milyar dolara ulaştığı ortamda dış ticaret açığı yeniden 50 milyar dolara yaklaşmış; turizm gelirinin düşmesiyle CİB açığının 31 milyar dolara ulaşması söz konusu olmuştur.
Tablo 10.5: Türkiye’nin Dış Ticaret Göstergeleri (2013-2026, milyar dolar)
| Yıl | Yönetim sistemi | İhracat | İthalat | Dış Tic. Açığı | Dış Tic. Hacmi | Karşılama Oranı, X/M (%) | CİB Açığı | CİB/GSYİH (%) |
| 2013 | PS | 161,5 | 260,8 | -99,3 | 422,3 | 61,9 | -49,3 | -5,1 |
| 2014 | PS | 166,5 | 251,1 | -84,6 | 417,6 | 66,3 | -32,1 | -3,4 |
| 2015 | PS | 151,0 | 213,6 | -62,6 | 364,6 | 70,7 | -21,4 | -2,5 |
| 2016 | PS | 149,2 | 202,2 | -52,9 | 351,4 | 73,8 | -22,2 | -2,5 |
| 2017 | PS | 164,5 | 238,7 | -74,2 | 403,2 | 68,9 | -35,1 | -4,1 |
| 2018 | Geçiş (Şok) | 177,2 | 231,2 | -54,0 | 408,3 | 76,6 | -14,6 | -1,8 |
| 2019 | CHS | 180,8 | 210,3 | -29,5 | 391,2 | 86,0 | 15,0 | 1,9 |
| 2020 | CHS | 169,6 | 219,5 | -49,9 | 389,2 | 77,3 | -31,0 | -4,2 |
| 2021 | CHS | 225,2 | 271,4 | -46,2 | 496,6 | 83,0 | -7,1 | -0,9 |
| 2022 | CHS | 254,2 | 363,7 | -109,5 | 617,9 | 69,9 | -46,7 | -5 |
| 2023 | CHS | 255,6 | 362,0 | -106,3 | 617,6 | 70,6 | -41,8 | -3,6 |
| 2024 | CHS | 261,8 | 344,0 | -82,2 | 605,8 | 76,1 | -13,6 | -1 |
| 2025 | CHS | 273,2 | 365,4 | -92,2 | 638,6 | 74,8 | -30,3 | -1,9 |
| 2026 | CHS | 283,7 | 379,8 | -96,0 | 663,5 | 74,7 | -42,1 | -2,6 |
(1) PS=Parlamenter Sistem, CHS=Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
(2) TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri, Genel Ticaret Sistemi (GTS) Verileri, TCMB, Cari İşlemler Bilançosu Açıkları Verisi.
(3) Ticaret Bakanlığı, Eylül 2026. Yıllıklandırılmış dış ticaret verileri. CİB verisi Ağustos 2026 yıllıklandırılmış veri.
2021’de dünya ekonomisinin hızla toparlandığı süreçte ihracat 225 milyar dolara sıçramış, ithalat ise 271 milyar dolara ulaşırken dış ticaret açığı 46 milyar dolar, CİB açığı ise 7 milyar dolar olmuştur. Buna karşılık Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle petrol fiyatlarının 130 dolara kadar yükseldiği 2022’de, KKM etkisiyle TL değerlenince ithalat patlama yapmış; ihracat 254 milyar dolara ulaşsa da ithalatın %35 artışla 363 milyar dolara çıkması sonrası dış ticaret açığı yaklaşık 110 milyar dolarla cumhuriyet tarihinin rekor düzeyine ulaşırken, CİB açığı 47 milyar doları bulmuş ve yine CİB açığı/GSYİH oranı %5 ile finansal kırılganlık çizgisine ulaşmıştır. TL’nin değerli olmasının etkisiyle 2023’te ihracat neredeyse yerinde saymış; petrol fiyatlarının görece gerilemesi ve seçim sonrası döviz kurlarının artmasıyla ithalat ise sadece 2 milyar dolara yakın bir seviyeye gerilemiş. Bu durum, dış ticaret açığının 106 milyar dolar ve CİB açığının da 42 milyar dolar civarında gerçekleşmesine yol açmıştır.
İstatistiksel veriler ve uluslararası iktisat teorileri ışığında, bu dönemin döviz kuru ve dış ticaret dinamikleri incelendiğinde, yeni sisteme geçişin hemen ardından, ekonomi yönetimindeki değişimler, uluslararası ilişkilerdeki gerilimler ve bozulan beklentiler neticesinde Türk lirasının tarihi değer kayıpları yaşadığı görülmektedir (Acemoğlu & Robinson, 2012). Bu bağlamda 2018 yılı başında 3.70-3.80 bandında seyreden dolar/TL paritesi, Ağustos 2018 kur şokuyla kısa sürede istikrarını kaybetmiştir. Takip eden yıllarda, özellikle 2021 sonbaharındaki “faiz indirim döngüsüyle” birlikte Türk lirasındaki değer kaybı kalıcı bir trende dönüşmüş ve USD/TL kuru katlanarak artmıştır (TCMB, 2024).
Döviz kurundaki bu değişim, nominal döviz kuru değer kaybı şeklinde bir hareket olmamıştır; enflasyon farklarından arındırılmış, Türkiye’nin dış ticaretindeki rakiplerine göre fiyat rekabet gücünü ölçen TÜFE bazlı Reel Efektif Döviz Kuru (REK) endeksi de bu dönemde tarihi düşük seviyelere gerilemiştir. 2012’de 150 seviyelerinde olan TÜFE bazlı REK endeksi, CHS döneminde önce 110-100 bandına inmiş, KKM’nin hemen öncesinde döviz piyasası gelişmelerinin hükümet tarafından seyredildiği Aralık 2021’de ise 70 bandına inmiştir. Ekonomi yönetimi, 2021 yılı sonlarında görülen döviz kurundaki yükselişin bilinçli bir “rekabetçi kur” politikası olduğunu; değersizleşen TL’nin ihracat mallarını ucuzlatarak ihracatı artıracağını ve ithalatı azaltacağını savunmuştur. Ancak dış ticaret istatistikleri bu teorinin Türkiye’nin sanayi altyapısına uymadığını açıkça göstermiştir. Türkiye’nin ihracat yapısı, ağırlıklı olarak ithal ara malına, hammaddeye ve enerjiye bağımlıdır (ihracatın içindeki ithal girdi payı sektörlere göre %60-70’i bulmaktadır). Döviz kurunun artması, ihraç edilecek ürünlerin üretim maliyetlerini (ithal girdi maliyetleri üzerinden) doğrudan ve anında artırmaktadır (TÜİK, 2023).
KKM uygulaması döneminde TL’nin göreli değerlenmesiyle TÜFE bazlı REK endeks değeri 90 bandına ulaştıktan sonra, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak Temmuz 2023’te atanmasının ardından kurlar yükselince REK yeniden 70 bandına inmiştir; bu durum, TL’nin satın alma gücündeki istatistiksel ve yapısal erimeyi tescillemiştir (TCMB, 2024). Bu nedenle kurlardaki yükseliş net bir rekabet avantajı sağlamamış; aksine, üretim maliyetlerini döviz bazında da enflasyona maruz bırakarak sanayicinin işletme sermayesi ihtiyacını artırmıştır (Dünya Bankası, 2023). Özetle, ucuz kurla cari fazla verme hedefi istatistiksel olarak tamamen çökmüştür.
Öte yandan dış ticaret performansını yalnızca ihracat değeri ile ölçmek, istatistiksel bir yanılsama yaratmaktadır. Bu dönemde özellikle 2021’de ihracat miktarında (tonaj) rekor kırılmış olsa da nitelik ve elde edilen birim gelir açısından ciddi bir kayıp yaşanmıştır (TÜİK, 2024). İhracat birim değer endeksinin ithalat birim değer endeksine bölünmesiyle elde edilen dış ticaret hadleri, bu dönemde Türkiye aleyhine bozulmuştur (TÜİK, 2023). Bu durum, Türkiye’nin aynı miktarda (aynı değerde) ithalat yapabilmek için fiziksel olarak dünden çok daha fazla mal ihraç etmek ve daha fazla iş gücü ile enerji harcamak zorunda kaldığını göstermektedir. Miktar bazında artan ihracatın teknolojik yoğunluğu incelendiğinde, yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracat içindeki payı (savunma sanayinin kısmi başarılarına rağmen) genel toplamda %3,5 seviyesinde kalmıştır. Ucuz işgücüne, fason üretime ve değersiz paraya dayalı bu model, uluslararası iktisat literatüründe Bhagwati tarafından kavramsallaştırılan ve Krugman (1991) tarafından geliştirilen “fakirleştirici büyüme” kavramına yaklaşan istatistiksel bir tablo ortaya koymaktadır.
Kurlardaki sert dalgalanmaları kontrol altına almak için geleneksel para politikası aracı (faiz artırımı) terk edilince, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri ağır bir baskı altına girmiştir (Dünya Bankası, 2022). Döviz kurlarını belirli bir seviyede tutmak amacıyla TCMB rezervlerinden piyasaya yapılan doğrudan veya dolaylı müdahaleler, Türkiye’nin uluslararası rezervlerini tüketmiştir. TCMB’nin swaplar hariç net rezervleri, CHS döneminde eksi (-) 50 ila 60 milyar dolar gibi makroekonomik tarihte eşi görülmemiş istatistiksel dip seviyelere inmiştir (TCMB, 2024). Bozulan rezerv yeterliliği ve artan cari açık, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu “yatırım yapılabilir” seviyesinin çok altında tutmasına neden olmuştur. Artan risk primleri (CDS), özel sektörün sendikasyon kredilerini ve Hazine’nin uluslararası tahvil (eurobond) ihraç maliyetlerini tarihsel olarak yüksek seviyelere taşımış, dış borç çevirme kapasitesini kırılganlaştırmıştır (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2023). Rezervlerin azalmasıyla birlikte, dış ticareti ve döviz likiditesini yönlendiren firmalara ağır idari regülasyonlar (makro ihtiyati tedbirler) uygulanmaya başlanmıştır. İhracatçıların elde ettikleri döviz gelirlerinin belirli bir yüzdesini (örneğin %40’ını) TCMB’ye satma zorunluluğu getirilmiştir. Bu durum, ithal girdi almak için sürekli dövize ihtiyaç duyan dış ticaret firmalarının kur riskinden korunma (hedging) mekanizmalarını bozmuş, kambiyo zararları yazmalarına ve işletme sermayesi döngülerinde tahribat yaşamalarına neden olmuştur (TCMB, 2023).
Öte yandan, dönem dönem döviz talebinin idari kararlarla sınırlandırılmasına yönelik fiili kısıtlamalar, bankalararası resmi piyasa kurları ile fiziki döviz piyasası (Kapalıçarşı) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve geniş kur alım satım makaslarının oluşmasına yol açmıştır. Gelişmekte olan ekonomiler için son derece tehlikeli bir gösterge olan “ikili kur” anomalisi, piyasa mekanizmasına duyulan güveni zedelemiş ve dış ticaretin fiyatlandırılmasında zorluklara yol açmıştır (Dünya Bankası, 2024).
4.3. Finansal Riskler, Sermaye Hareketleri ve Stratejik Fırsatlar
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) Türkiye ekonomisi üzerindeki istatistiksel etkilerini ve makroekonomik sağlığını uluslararası piyasaların nasıl fiyatladığını anlamak için, finansal risk göstergelerine ve yabancı sermaye hareketlerine yakından bakmak elzemdir (Dünya Bankası, 2023). Modern makroekonomi ve kurumsal iktisat literatüründe, bir ülkenin hukuki altyapısı, merkez bankası bağımsızlığı ve ekonomi politikalarındaki öngörülebilirlik, o ülkenin risk primini ve küresel sermayeden alacağı payı doğrudan belirleyen temel değişkenler olarak kabul edilir (Acemoğlu & Robinson, 2012). 2018 sonrası dönemde yürütmenin merkezileşmesi ve geleneksel (ortodoks) politikalardan uzaklaşılması, uluslararası finansal mimaride Türkiye’nin yatırım yapılabilir konumunu istatistiksel olarak derinden sarsmıştır (TCMB, 2024).
Bilindiği üzere bir ülkenin dış borcunu ödeyememe (temerrüde düşme) riskine karşı uluslararası yatırımcıların aldığı sigorta poliçelerinin maliyetini gösteren Kredi Temerrüt Takası (CDS) primleri, CHS döneminin makroekonomik karnesini yansıtan en şeffaf ve anlık istatistiksel metriklerden biri olmuştur. Önceki sayfalarda yer verilen Tablo 10.1’de net bir şekilde görüldüğü üzere; 2010-2017 döneminde Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi, gelişmekte olan emsal ülkelerin ortalamalarına paralel biçimde ağırlıklı olarak 150 ile 250 baz puan (bps) arasında seyretmiştir. Ancak 2018 yılındaki sistem değişikliği ve kurumsal kapasitedeki erozyonla birlikte bu gösterge kalıcı bir yükseliş eğilimine girmiştir. Heterodoks para politikalarının ve negatif reel faiz uygulamasının zirve yaptığı 18 Temmuz 2022’de Türkiye’nin CDS primi 900 baz puan sınırına dayanarak risk rekoru kırmıştır (Dünya Bankası, 2023). CDS primlerindeki katlanarak artan seyir, sadece psikolojik bir gösterge olmaktan çıkıp Türkiye’nin uluslararası piyasalardaki fiziki borçlanma maliyetlerini geometrik olarak artırmıştır. Hazine’nin Eurobond (döviz cinsi tahvil) ihraçlarında ödemek zorunda kaldığı faiz oranları çift hanelere yaklaşmış, iç kaynakların dış borç servisine ayrılan kısmı devasa boyutlara ulaşarak kamu maliyesi üzerinde yapısal bir tahribat yaratmıştır (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2024).
Finansal risklerdeki artış ve hukuki öngörülebilirliğin zayıflaması, istihdam ve yüksek teknoloji transferi sağlayan doğrudan yabancı yatırımların hem hacmini hem de niteliğini köklü biçimde değiştirmiştir. Makroekonomik belirsizlikler, döviz kurlarındaki aşırı oynaklık ve enflasyonist ortam, uluslararası şirketlerin Türkiye’ye yönelik uzun vadeli fabrika, sanayi ve teknoloji yatırımlarını büyük ölçüde durdurmasına neden olmuştur (Dünya Bankası, 2024). İstatistiksel olarak doğrudan yabancı yatırım (FDI) girişleri azalırken, gelen sermayenin kompozisyonu da sanayi ve üretimden ziyade vatandaşlık edinimi karşılığında satılan gayrimenkul sektörüne kaymıştır (TCMB, 2023). Üretim kapasitesini artırmayan, ihracata katkı sağlamayan ve teknoloji transferi içermeyen bu sermaye tipi, Türkiye’nin yapısal kalkınma hedeflerine hizmet etmekten uzak kalmıştır. Uzun vadeli doğrudan yatırımlardaki tıkanmaya paralel olarak, hisse senedi ve devlet tahvili gibi daha likit piyasalara yönelen sıcak para ile portföy yatırımı yapan yabancı kurumsal yatırımcıların da kriz dönemlerinde ülkeyi hızla terk etme eğiliminde oldukları bilinmektedir (TCMB, 2024).
2013-2015 yılları arasında Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) piyasasında yabancı yatırımcıların payı %20 ila %25 bandında seyrederken, CHS’nin ilerleyen yıllarında uygulanan piyasa dışı regülasyonlar (sermaye kontrolleri endişesi) ve derin negatif reel faiz nedeniyle bu oran %1’in altına düşmüştür. Benzer şekilde Borsa İstanbul’da (BİST) geçmişte %65 seviyesinde olan yabancı takas oranı, %30’ların altına gerileyerek tarihi dip seviyeleri test etmiştir (TCMB, 2023). Küresel yatırım bankaları ve emeklilik fonları gibi yabancı kurumsal yatırımcıların Türkiye piyasalarından bu denli sert bir şekilde çıkması, piyasanın derinliğini (market depth) azaltmıştır. Bu durum, Türkiye ekonomisini giderek daha fazla “kendi yağıyla kavrulan” (otarşik) ve küresel likidite döngülerinden kopuk bir finansal yapıya büründürmüştür (Dünya Bankası, 2022).
Yeni ekonomik coğrafya literatürü (Krugman, 1991), küresel sermayenin üretim alanlarını yalnızca maliyet avantajına göre değil, aynı zamanda kurumsal istikrar, mülkiyet hakları ve lojistik entegrasyon kapasitesine göre de seçtiğini vurgulamaktadır. Covid-19 pandemisi sonrası küresel tedarik zincirlerinin Asya’dan (özellikle Çin’den) bölgesel yakın alanlara kayması, Türkiye için tarihi bir fırsat penceresi açmıştır. Aynı zamanda Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi gibi devasa küresel entegrasyon projelerinde Türkiye, Avrupa ile Asya arasında doğal bir üretim ve lojistik üssü olma potansiyeline sahiptir (Xie & Liu, 2022).
Tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bu kritik dönemde, CHS’nin sağladığı hızlı altyapı yatırımı kararları ve ulaştırma yatırımları sayesinde Türkiye’nin Avrupa-Asya arasındaki stratejik lojistik rolü önemli ölçüde pekiştirilmiştir. Buna ek olarak, CHS döneminde karar alma mekanizmalarında elde edilen esneklik, Türkiye’nin değişen küresel dengelerde (Ukrayna-Rusya savaşı, Doğu Akdeniz, Ortadoğu vb.) hızlı pozisyon almasını ve esnek, çok kutuplu otonom bir dış politika yürütme gücüne erişmesini kolaylaştırmıştır. Ancak CHS döneminde CDS primlerinin yüksekliği, kurlardaki oynaklık ve kurumsal öngörülebilirliğin eksikliği, uluslararası sermayenin bu stratejik projelere yönelik milyarlarca dolarlık altyapı ve teknoloji yatırımlarını Türkiye yerine Doğu Avrupa, Kuzey Afrika veya Güneydoğu Asya’daki alternatif güzergâhlara kaydırmasına yol açmıştır. Bu bağlamda kurumsal zafiyetlerin coğrafi avantajın makroekonomik değere dönüşmesini engellediği belirtilebilmektedir (Acemoğlu & Robinson, 2012).
Makroekonomik verilerin uluslararası standartlarda tasdik mercii olan kredi derecelendirme kuruluşlarının (Moody’s, Fitch, S&P) değerlendirmeleri, bu dönemin finansal risk istatistiklerini tamamlayan son halkadır. Türkiye’nin 2013 yılında elde ettiği ve uluslararası emeklilik/yatırım fonlarının ülkeye otomatik girişine olanak tanıyan “yatırım yapılabilir” not seviyesi, 2018 sonrasındaki süreçte art arda gelen indirimlerle tamamen kaybedilmiştir. Türkiye’nin kredi notu, “yüksek riskli / spekülatif” kategorisinin en düşük basamaklarına kadar düşmüştür (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2024). Bu uluslararası not indirimlerinin gerekçe metinlerinde, yalnızca enflasyon veya cari açık gibi istatistiksel bozulmalar değil; merkez bankası bağımsızlığının yitirilmesi, kurumların kapasite ve hafıza kaybı, hukukun üstünlüğüne dair endişeler ve ekonomi politikalarının öngörülemezliği de vurgulanarak, finansal riskin kökeninin siyasal-kurumsal sisteme dayandığı belirtilmiştir (Dünya Bankası, 2023). Bu durum, ne yazık ki, Türk bankalarının ve özel sektörünün dışarıdan sağladığı sendikasyon kredilerinin vadelerini kısaltmış ve maliyetlerini tarihsel zirvelere taşımıştır.
4.4. Gelir Bölüşümü, İstihdam ve Beşerî Sermaye
CHS döneminde uygulanan makroekonomik politikaların toplumun refah seviyesi ve sosyoekonomik yapısı üzerindeki en sarsıcı ve uzun vadeli istatistiksel sonuçları gelir dağılımı ve istihdam verilerinde somutlaşmıştır (TÜİK, 2024). Büyümeyi önceleyen ancak fiyat istikrarını göz ardı eden enflasyonist büyüme modeliyle uygulanan negatif reel faiz politikası, yalnızca makroekonomik bir dengesizlik yaratmakla kalmamış; aynı zamanda Türkiye ekonomisinde sermaye ile emek arasında eşi görülmemiş bir servet transferine ve yapısal bir “bölüşüm şokuna” da yol açmıştır (Dünya Bankası, 2023).
Makroekonomik veriler detaylı olarak incelendiğinde, bu dönemin en dramatik istatistiksel kırılmasının emeğin GSYH içindeki payında yaşandığı görülmektedir. Tablo 10.2’de görüldüğü üzere 2016-2017 yıllarında işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payı %35 bandında dengeli bir seyir izlerken, enflasyonun arttığı ve döviz kurlarının kontrolden çıktığı 2021-2022 döneminde bu oran hızla gerileyerek 2022’de %26 seviyesine inmiştir (TÜİK, 2023). Emeğin payındaki bu dramatik düşüşe karşılık, aynı dönemde sermayenin gelirini temsil eden “net işletme artığı/karma gelir” payı hızla artmıştır. Yüksek enflasyon ortamında firmalar artan maliyetleri fiyatlama davranışlarındaki bozulma sayesinde ürün etiketlerine hızla yansıtabilirken, ücretli çalışanların nominal maaş ayarlamaları geriden gelmiş ve gelirleri enflasyon karşısında reel olarak erimiştir (TCMB, 2023). Bu bağlamda enflasyon, dar gelirliler ve ücretliler üzerinde regresif (tersine artan) bir vergi gibi işleyerek, istatistiksel olarak zenginliği tabandan tavana doğru transfer eden kurumsal bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Gelir eşitsizliğini ölçen en temel istatistiksel metrik olan Gini katsayısı, sistem değişikliği sonrasında istikrarlı bir şekilde bozulma eğilimi göstermiştir ve Türkiye’yi Avrupa genelinde gelir adaletsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri haline getirmiştir (TÜİK, 2024). TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması istatistiklerine göre, toplumun en yüksek gelir grubuna sahip %20’lik son kesiminin toplam gelirden aldığı pay %49-%50 bandına dayanırken, en yoksul %20’lik ilk kesimin aldığı pay %6 seviyelerinde kalmıştır (TÜİK, 2024). Negatif reel faiz politikası, krediye ve reel varlığa (gayrimenkul, döviz, borsa) erişimi olan üst gelir grubunun servetini katlanarak büyütürken; harcanabilir geliri sadece gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yeten alt gelir grubunu istatistiksel bir yoksullaşma sarmalına itmiştir (Dünya Bankası, 2023). Özellikle konut fiyatları ve kiralardaki astronomik artışlar, büyükşehirlerde yaşayan ücretli çalışanlar için derin bir barınma krizi yaratmış, hane halkı bütçelerinde gıda ve kiranın payı rekor seviyelere ulaşarak diğer refah artırıcı harcamaları tamamen baskılamıştır.
CHS döneminde istihdam verilerinde konjonktürel bir artış gözlemlense de, yaratılan istihdamın kalitesi, teknolojik yoğunluğu ve sağladığı refah, makroekonomik kalkınma hedeflerinin gerisinde kalmıştır. Büyüme modelinin ucuz işgücü avantajına, düşük katma değerli hizmetler sektörüne, fason üretime ve inşaata dayanması, eğitimli ve nitelikli işgücüne olan yapısal talebi sınırlamıştır. Üniversite mezuniyeti ve nitelikli emeğin piyasada hak ettiği ücret karşılığını bulamaması, bireylerin eğitime yaptıkları yatırımın geri dönüşünü ifade eden “eğitim primini”ni istatistiksel olarak çökertmiştir (Acemoğlu & Robinson, 2012).
İstihdam piyasasındaki en çarpıcı ve yapısal risklerden biri, ortalama ücretlerin asgari ücrete doğru radikal bir şekilde yakınsamasıdır. Resmi istatistikler ve sosyoekonomik araştırmalar, Türkiye’de ücretli çalışan nüfusun yarısından fazlasının asgari ücret veya buna çok yakın bir maaş aralığında istihdam edildiğini ortaya koymaktadır. İstisnai bir taban ücret olması gereken asgari ücret, bu dönemde temel (medyan) ücrete dönüşerek ülkeyi adeta bir “asgari ücretliler toplumu” riskine maruz bırakmıştır (TÜİK, 2023).
Öte yandan, TÜİK tarafından düzenli biçimde açıklanan manşet işsizlik oranları resmi verilerde tek haneli seviyelere (%9-%10 bandı) inmiş gibi görünse de işgücü piyasasının gerçek âtıl kapasitesi ve demografik riskler istatistiksel olarak çok daha karamsar bir tablo sunmaktadır. İş bulma ümidini kaybedenleri, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olanları ve zamana bağlı eksik istihdamı da kapsayan geniş tanımlı işsizlik oranı (Âtıl İşgücü Oranı), bu dönemde %20 ile %25 bandında kalıcı bir yer edinmiştir (TÜİK, 2024). Bu durum, ekonominin mevcut üretim faktörleriyle yaratabileceği potansiyel hasılanın ve işgücü kapasitesinin dörtte birinin âtıl bırakılarak heba edildiğini istatistiksel olarak teyit etmektedir. Özellikle genç işsizliği ve “ne eğitimde ne istihdamda olan gençler” oranının %25’lere yaklaşması, Türkiye’nin en büyük makroekonomik avantajı olan demografik fırsat penceresinin ekonomik bir katma değere dönüştürülemeden kapanma riskiyle karşı karşıya kaldığına işaret etmektedir (Dünya Bankası, 2022).
Gelir dağılımındaki yapısal bozulmanın, liyakat zincirindeki aşınmanın ve kurumsal yapıdaki erozyonun en uzun vadeli ve telafisi en zor makroekonomik sonuçları ise beşerî sermayede yaşanan kalıcı kayıplardır. Kurumsal öngörülemezlik, hukukun üstünlüğüne dair endişeler ve derinleşen gelir adaletsizliği, Türkiye’nin yetişmiş nitelikli beyinlerinin (yazılımcılar, mühendisler, hekimler, akademisyenler ve finans uzmanları) son dönemde Batı ülkelerine doğru göç etmesine neden olmuştur (Acemoğlu & Robinson, 2012). Ekonomik büyümenin niteliksel olarak kalıcı hale gelmesi ve Türkiye’nin kronikleşen orta gelir tuzağını aşabilmesi, yüksek beşerî sermaye stoğuyla mümkündür. CHS döneminde nitelikli işgücü havuzunun bir kısmının kaybedilmesi, yüksek teknolojili üretime geçiş ve katma değerli ihracat yapısı oluşturma stratejilerinin önündeki en büyük yapısal engellerden birini oluşturmakta ve dönemin iktisadi bilançosunu olumsuz etkilemektedir (Dünya Bankası, 2024).
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Bu bölümde, Türkiye’de 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ekonomik yönetim anlayışı üzerindeki etkileri, makroekonomik göstergeler, kurumsal yapı ve sosyoekonomik gelişmeler çerçevesinde ampirik verilerle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, incelenen dönemde yönetim sisteminde gerçekleşen dönüşüm ile ekonomik performans göstergelerinde meydana gelen değişimler arasında dikkate değer bir ilişki olduğunu göstermektedir. Analizler, yürütme organındaki yeniden yapılanmanın karar alma süreçlerini etkilediğini ve ekonomik istikrar ile kurumsal işleyiş açısından çeşitli sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır.
Bu bölümde vurgulanan önemli sonuçlardan biri, ekonomik kurumların işleyişindeki değişimlerin finansal göstergeler üzerinde belirgin etkiler yaratmasıdır. İncelenen dönemde, TCMB başta olmak üzere ekonomi yönetiminde görev alan kurumların uygulamaları ile para politikası çerçevesinde benimsenen düşük faiz yaklaşımının, enflasyon oranları, döviz kurları ve ülke risk primi (CDS) göstergelerinde yaşanan önemli dalgalanmalarla aynı döneme denk geldiği görülmüştür. Bu gelişmelerin uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisine ilişkin risk değerlendirmelerini etkilediği, doğrudan yabancı yatırımların sektörel dağılımında da farklılaşmaların ortaya çıktığı tespit edilmiştir.
Ekonomik büyümenin niteliği değerlendirildiğinde, CHS döneminde büyümenin ağırlıklı olarak iç talep ve kredi genişlemesiyle desteklendiği, buna karşılık verimlilik artışının daha sınırlı kaldığı görülmektedir. Toplam faktör verimliliğindeki zayıf seyir ve kişi başına düşen millî gelirde uzun süre gözlenen durağanlık, Türkiye ekonomisinin yapısal dönüşüm ihtiyacının devam ettiğine işaret etmektedir. Savunma sanayisinde elde edilen teknolojik ilerlemeler belirli alanlarda olumlu gelişmeler ortaya koymuş olsa da, bu kazanımların üretim yapısının tamamına yayılmasını sağlayacak ekonomik ve kurumsal koşulların henüz istenilen düzeye ulaşmadığı değerlendirilmektedir.
Bu bölümde işaret edilen sosyoekonomik bulgular bağlamında, gelir dağılımı göstergeleri ile emeğin millî gelirden aldığı payın dönem boyunca önemli değişimler yaşadığı anlaşılmaktadır. Özellikle yüksek enflasyon ortamının farklı gelir grupları üzerindeki etkilerinin eşit olmadığı, düşük ve sabit gelirli kesimlerin satın alma gücünde belirgin kayıpların meydana geldiği görülmektedir. Bunun yanında, nitelikli iş gücünün yurt dışına yönelme eğiliminin arttığına ilişkin veriler, beşerî sermayenin korunması ve etkin kullanımı konusunda uzun vadeli politikaların önemini ortaya koymaktadır.
Bulgular birlikte değerlendirildiğinde, sürdürülebilir ekonomik büyümenin yalnızca kısa vadeli makroekonomik politika araçlarıyla sağlanmasının yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Ekonomik istikrarın desteklenmesi için kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi, öngörülebilir bir politika çerçevesinin oluşturulması, hukukun üstünlüğünün desteklenmesi, şeffaf bir yönetim anlayışının geliştirilmesi ve liyakat esaslı bir kurumsal yapının güçlendirilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca, yüksek katma değerli üretimi teşvik eden, araştırma-geliştirme faaliyetlerini destekleyen ve nitelikli insan kaynağına yatırım yapan uzun vadeli kalkınma politikalarının uygulanması, Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü artırmak ve sürdürülebilir büyüme sağlamak için önemli bir gerekliliktir.
CHS döneminin ilk sekiz yılında yalnızca ekonomik maliyetler değil, idari ve kurumsal zaaflar da ortaya çıkmıştır. “Aşırı merkezileşmenin neden olduğu bürokratik tıkanıklık” bu zaafların başlıca nedeni olmuştur. Karar alma süreçlerinin tek merkezde toplanması, karar verme hızını artırmış; ancak alt ve orta kademe bürokraside inisiyatif alma ve sorumluluk üstlenme eğilimi zayıflamış, politikaların teknik süzgeçlerden geçme niteliği azalmıştır. Ayrıca “liyakat ve kurumsal hafıza erozyonu” yaşanmış, hızla gerçekleşen üst düzey atamalar ve üst kademe yöneticilerin sık aralıklarla değişimi, kamu kurumlarında hafızanın ve uzmanlaşmanın sürekliliği açısından riskler doğurmuştur.
CHS adı altında, “Türk tipi başkanlık rejimi” olarak adlandırılan bu dönemde doğası gereği işlevsellik içeren durumlarla da karşılaşılmıştır. Paralel yetki çatışmalarını ve koalisyon dönemlerinin getirdiği idari kilitlenmeleri ortadan kaldıran bir sistem olması yönüyle, pandemi (Covid-19), 2023 Kahramanmaraş Depremleri ve küresel enerji krizleri gibi olağanüstü dönemlerde kararların çok hızlı alınması bu sistem sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca icra yetkisinin merkezileşmesi ve Savunma Sanayii Başkanlığı gibi yapılar üzerinden koordinasyonun artması, yerlilik oranının artmasına ve kritik teknolojilerde ihracat odaklı sıçramaya zemin hazırlamıştır.
CHS döneminde karar alma mekanizmasında yaşanan esneklik, Türkiye’nin değişen küresel dengelerde (Ukrayna-Rusya savaşı, Doğu Akdeniz, Ortadoğu) hızlı bir konum almasını ve “otonom/dengeli” bir dış politika yürütmesini kolaylaştırmıştır. Tedarik zincirlerinin Çin’den yakın coğrafyalara kaydığı bu dönemde, hızlı altyapı kararları ve ulaştırma yatırımları sayesinde Türkiye’nin Avrupa-Asya arasındaki lojistik rolü pekiştirilmiştir.
2018-2026 dönemi uygulaması üzerinden dinamik tartışmalar yapılmasına rağmen uygulanmaya devam eden CHS, kriz anlarında sunduğu hızlı icraat avantajına karşın kurumsal öngörülebilirlik, para politikası bağımsızlığı ve kurala dayalı piyasa ekonomisi alanlarında ciddi sistemik sınamalar üretmeye devam etmektedir.
Sistemin sürdürülebilir bir başarıya ulaşması, son dönemde başlatılan rasyonel ekonomi politikalarının kararlılıkla sürdürülmesine, son on yılda büyük ölçüde aşınma gösteren kurumsal denetim ve denge mekanizmalarının güçlendirilmesine ve kurala dayalı yönetişim ilkelerinin pekiştirilmesine bağlı görünmektedir.
KAYNAKÇA
Acemoğlu, D., & Robinson, J. A. (2012). Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty. Crown Publishers.
Aktan, Coşkun Can (1999), Müdahaleci Devletten Sınırlı Devlete, Ankara, Yeni Türkiye Yayınları.
Aktan, Coşkun Can (2024), Kamu Tercihi İktisadı ve Anayasal Politik İktisat, 3. Baskı, Ankara, Seçkin Yayıncılık.
Demir, O. (1997), Ekonomide Devlet, Ankara, SPK Yayını, No. 71.
Dinler, Z. (2014). Bölgesel İktisat. Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları.
Dünya Bankası. (2020). Turkey Economic Monitor, August 2020: Adjusting the Sails. World Bank Group.
Dünya Bankası. (2022). Turkey Economic Monitor: Navigating the Macroeconomic Storm. World Bank Group.
Dünya Bankası. (2023). Global Economic Prospects and Macroeconomic Vulnerabilities in Emerging Markets. World Bank Group.
Dünya Bankası. (2024). Turkey Macroeconomic Update and Structural Challenges. World Bank Group.
Erdem, E., Şanlıoğlu, Ö. Ve İlgün, M. F. (2009), Türkiye’de Hükümetlerin Makro Ekonomik Performansları, Detay Yayıncılık, Ankara.
Eryılmaz, F. ve Murat, D. (2016). Politik Konjonktür Teorileri: Türkiye’den Kanıtlar, Yönetim ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 14 (1), 248-268.
Eyigün, E. ve Cural, M. (2022). Politik Konjonktür Dalgalanmaları: Kırılgan Beşli Analizi, Sosyal, Beşeri ve İdari Bilimler Dergisi, 5 (5): 632-647.
Hazine ve Maliye Bakanlığı. (2026). Orta Vadeli Program (2027-2029). T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı Yayınları.
Hazine ve Maliye Bakanlığı (2026), Bütçe Büyüklükleri ve Bütçe Gerçekleşmeleri, Kamu Mali Yönetim ve Dönüşüm Genel Müdürlüğü. Ankara.
Hazine ve Maliye Bakanlığı. (2024). Kamu Borç Yönetimi ve Finansal İstatistikler Raporu. T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı.
Karaçor, Z. ve Saraç, T. B. (2004), Politik Konjonktür Dalgalanmaları Teorileri Çerçevesinde Seçim Ekonomisi Kavramı ve 1980-2004 Dönemi Türkiye Uygulaması, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu Dergisi, 7 (1-2), 101-118.
Kaymakçı, R. (2020). Politik Konjonktür Hareketlerinin Kamu Harcamaları Üzerindeki Etkisi: 1980 Sonrası Dönem, Vergi Raporu, 249, 122-147.
Konak Kuruçelik, S. ve Berber, M. (2024), Politik Konjonktür Teorileri: Geleneksel Fırsatçı Model Türkiye Uygulaması (2003-2019), Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 15 (1), 254-268.
Krugman, P. (1991). Geography and Trade. MIT Press.
Savaş, V. (1998). Politik İktisat, 4. Baskı, İstanbul, Beta Basım Yayım.
Ticaret Bakanlığı (2026), Bakanlık Dış Ticaret İstatistikleri, Eylül Ayı Dış Ticaret İstatistikleri
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB). (2022). Yıllık Rapor 2021 ve Para Politikası Metinleri.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB). (2023). Enflasyon Raporu ve Finansal İstikrar Raporu (2022-2023).
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB). (2024). Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS): Politika Faizleri, Döviz Kurları, REK Endeksi ve Uluslararası Rezervler.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026). Dış Ticaret İstatistikleri. Genel Ticaret Sistemi Verileri.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026). İşgücü İstatistikleri Sonuçları.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026). Tüketici ve Üretici Fiyat Endeksi Bültenleri.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2026), Yıllık Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, (GSYİH) Haber Bültenleri.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2025). Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, Gelir Dağılımı İstatistikleri, Eşdeğer Hanehalkı Kullanılabilir Fert Geliri Düzeyi, GİNİ Katsayıları, P80/P20 İstatistikleri.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2025). Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2022). Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) Bülteni.
Üzümcü, A. ve Korkat, M. (2014), Türkiye’de Gelir Dağılımı Adaletsizliği ve Yoksullukla Mücadelede Sosyal Yardımların Gelişimi (2003-2012), Kafkas Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 5 (8), 135-166.
Üzümcü, A. (2022), 28 Şubat Süreci, E-Muhtıra ve 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişiminin Ekonomi-Politik Analizi, ESAM Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 3(1), 74-121.
Xie, T., & Liu, J. (2022). China’s Belt and Road Initiative and Eurasian Geoeconomic Integration: Impacts on Emerging Markets. Journal of Eurasian Studies, 13(2), 112-128.
* Prof. Dr. Kırıkkale Üniversitesi, İktisat Bölümü, mdikkaya@yahoo.com
** Prof. Dr., Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü, ademuzumcu58@gmail.com
*** Y. Lisans Öğrencisi, Kırıkkale Üniversitesi, İktisat ABD, ernkpln1859@gmail.com
****: Bu yazı yakında piyasaya çıkacak olan “Türkiye’nin İktisadi Tarihi: Osmanlıdan Günümüze” kitabının son bölümü olarak kaleme alınmış ve burada ilgili okuyucularla paylaşılmıştır.
[1] Erdem, Şanlıoğlu ve İlgün (2009) gibi.
[2] Kamu tercihi teorisi, iktisat ve politika disiplinlerinin kesişim noktasında yer alan politik iktisat olarak da bilinen bir bilim dalı bağlamında ortaya atılmış bir yaklaşımdır (Savaş, 1998). Dar anlamda kamu tercihi teorisi, devlet başarısızlığıyla ilgili bir çerçeve sunmaktadır. Özü itibarıyla bu yaklaşımda kendi çıkarlarını düşünenlerden oluşan bir piyasada devletin piyasa aksaklıklarını düzeltmede başarısız olduğu açık biçimde vurgulanmaktadır (Konak Kuruçelik ve Berber, 2024: 264). Türkiye’de devletin kamu harcamalarının aşırı biçimde arttığı, kamu kesiminin borçlanma gereğinin aşırı yükseldiği, enflasyonun aşırı yüksek olduğu ve özel kesimin yatırım yerine devlete borç vermeyi tercih ettiği rant ekonomisi koşullarının yaşandığı 1990’lı yıllardaki koalisyon dönemi hükümetlerinin başarısızılığının yol açtığı ekonomik dalgalanmalar bu bağlamda kötü örnekler olarak belirtilmektedir (Demir, 1997). Bu çerçevede, kamu tercihi ve anayasal iktisat yaklaşımı altında kamu kesiminin aşırı büyümesinin olumsuzluklarından söz edilerek, kamu harcamalarının, kamu borçlanmalarının mali kurallar çerçevesinde disiplin altına alınması, Avrupa Birliği üyesi bazı ülkelerde olduğu gibi anayasal kurallara bağlanması gerektiği öne sürülmektedir (Aktan, 1999). Yakın dönemde yayımladığı eserinde Aktan (2024), Türkiye ekonomisinde son birkaç yıl içerisinde bir “dibe vuruş”, “çöküş”, “istikrardan uzaklaşma”, “derin yoksullaşma” ve benzeri kelimelerle ifade edilebilecek ekonomik sorunlar yaşandığını belirterek, Türkiye’de 2017 yılından itibaren uygulanan ekonomi politikalarını AllaTurca İktisat veya “Türk tipi ekonomi modeli” olarak adlandırmakta ve bu ekonomi politikasının iktisadi dengeleri tamamen altüst ettiğini vurgulamaktadır. Bu yeni ekonomi modelinin ana özelliğinin, ekonominin yürütme organının günübirlik kararlarıyla yönetilmesi olduğunun da altını çizmektedir.
[3] Politik konjonktür teorisi, seçmen davranışı ile siyaset-ekonomi ilişkisini seçimler öncesi ve sonrası perspektifte inceleyen bir yaklaşımdır. Politik konjontür (dalgalanmaları) teorisi; geleneksel politik konjonktür teorileri ile rasyonel politik konjonktür teorileri olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir. Bu iki teorinin her biri kendi içinde ikiye ayrılır. Geleneksel politik konjonktür teorisi; geleneksel fırsatçı model ve geleneksel partizan model olarak ikiye ayrılmakta; rasyonel politik konjonktür teorileri de rasyonel fırsatçı model ve rasyonel partizan model olarak sınıflandırılmaktadır. Geleneksel modellerde seçmenlerin adaptif beklentileri olduğu, buna karşılık rasyonel modellerde ise seçmenler için rasyonel beklentilerin geçerli olduğu varsayılmaktadır (Eryılmaz ve Murat, 2016).
[4] Karaçor ve Saraç, 2004; Eryılmaz ve Murat, 2016; Kaymakçı, 2020; Eyigün ve Cural, 2022; Konak Kuruçelik ve Berber, 2024 gibi.
[5] Oysa 17 Ekim 2026 itibarıyla dahi dolar kuru 49,50 bandında dalgalanmaya başlamıştır.
[6] TÜİK, dış ticaret istatistik verilerini Genel Ticaret Sistemi (GTS) altında 2013 yılından itibaren vermeye başladığı için CHS öncesi veriler 2013 yılından başlatılmış ve tabloda 2013-2026 dönemi alınmıştır.