Kırılamayan Zincirler: Beyoğlu’nda Bir Gece Daha

By Sabri Kaan Halıcı

Kırılamayan Zincirler: Beyoğlu’nda Bir Gece Daha

By: Sabri Kaan Halıcı

İstanbul bu gece fena yağıyor. Öyle böyle değil. Beyoğlu’nun bütün sokakları ıslanmış, insanlar bir yerlere kaçışıyor, ben yine buralardayım tabi ki. Biraz yorgun, biraz dalgın. Eski günleri düşünüyorum. İnsan bazen ne kadar yol geldiğini değil de o yolda neleri bıraktığını hatırlıyor. Galiba bu gece de öyle gecelerden biri.

Geçenlerde bir dostum, benim eski anılardan bir türlü kurtulamadığımı söyledi. Biraz da sitem ederek. Hep aynı sokaklar, aynı insanlar, dönüp dolaşıp anlattığım aynı hikâyeler… Yaşadıklarımdan çok, o yaşanmışlıklara ve şahitliklere bağlı kaldığımı söyledi. Belki haklıydı. Hatta üzerine düşündükçe biraz daha hak veriyorum kendisine. İnsan neden yıllar önce oturduğu bir masayı, yürüdüğü bir sokağı, sıradan bir akşamda edilmiş birkaç sözü bu kadar önemser? Ya da yitirdiklerini neden hep geçmiş zamanın içinde arar? Ulus’un yokuşlarında ne bıraktım da yıllar sonra Beyoğlu’nun sokaklarında hâlâ onun peşinden gidiyorum?

Üstelik geçmişin öyle anlatıldığı kadar güzel olmadığını en iyi ben biliyorum. O zamanlar da dertlerimiz vardı. Parasızdık, yoruluyorduk, birbirimize kızıyorduk. Bazen günler birbirinin aynısıydı. Şimdi özlemle hatırladığım bazı akşamları o gün yaşarken bir an önce bitmesini istemişimdir belki. Ama orada bir şey vardı işte. Tam olarak ne olduğunu bugün bile anlatamıyorum. Gençlik desen yalnızca gençlik değildi. Dostluk desen, onun da ötesinde bir şeydi. Birbirimizin hayatına şahit olmuştuk her şeyden önce. En olmadık zamanlarımızı, yenilgilerimizi, heyecanlarımızı biliyorduk. Birbirimizin nereden geldiğini, neye üzüldüğünü, neyin hayalini kurduğunu… İnsanın hayatında böyle insanlar pek fazla olmuyor.

Sonra yıllar geçti. Ankara geride kaldı, başka şehirler, başka sokaklar, başka masalar girdi hayatımıza. Bir zamanlar her gün gördüğümüz insanlarla şimdi ayda yılda bir konuşur olduk. Kimileriyle yollarımız ayrıldı, kimilerini de yitirdik. Bazılarının sesini bile hatırlamakta zorlanıyorum artık. İşte en çok da bu koyuyor bana. İnsan yalnızca birilerini kaybetmiyor, onlarla birlikte kendisine ait bir dönemi de kaybediyor. O günleri hatırlayan, aynı şeylere gülmüş, aynı masanın etrafında sabahlamış insanlar eksildikçe insanın kendi geçmişinden de bir şeyler eksiliyor sanki.

Ben galiba biraz buna direniyorum. Dostumun eleştirisi de bu yüzden dokundu bana. Belki geçmişe gereğinden fazla dönüyorum. Belki bazı şeyleri olduğu yerde bırakmayı beceremiyorum. Fakat insanın ömründen geçmiş bunca yılı, o yılların insanlarını, tanıklıklarını nereye koyması gerektiğini de bilmiyorum. Herkes önüne bak diyor. Bakıyoruz elbette. Çalışıyoruz, uğraşıyoruz, yeni hayatlar kuruyoruz. Ama insan önüne bakarken arkasında bıraktıklarını da yanında taşıyamaz mı?

Geçmişe dönmek istediğim yok aslında. Ankara’daki o eski hayatı bugün yeniden yaşasam muhtemelen aynı tadı alamam. O masalar da aynı değildir artık, biz de. Belki o sokaklardan geçerken eskisi kadar heyecanlanmam bile. Yine de Ulus’un bir yokuşu, kalenin eski taşları, yıllardır duymadığım bir şarkı alıp beni hiç beklemediğim bir akşama götürebiliyor. Bazen birinin söylediği küçücük bir sözü hatırlıyorum. Söyleyenin kendisi çoktan unutmuştur belki. Ben unutmamışım.

Nazan Öncel söylüyor bir yerlerde, “Beyoğlu’na götür beni.” Ardından sokaklarda gitar çalma isteği. Ne güzel bir şey aslında. Bir insanın bütün derdi bazen bundan ibaret olmalı. Bir sokak, birkaç dost, eski bir şarkı. Ne yarının hesabı ne yetiştirilecek işler ne de insanın omuzlarına çöken o tuhaf ağırlık. Gençken bunların hiçbirini bu kadar düşünmezdik. Ya da düşünürdük de ciddiye almazdık. Hatırlamıyorum artık.

Ankara geliyor aklıma. Ulus mesela. Kalenin o eski sokakları, yokuşları, yıllardır aynı yerde duran dükkânlar. Bir de o yılların insanları. Kimlerle nerelerde oturduk, neler konuştuk. Bazen cebimizde para olmazdı, bazen sabaha kadar dünyayı değiştirecek kadar fikrimiz olurdu. Sabah olunca hiçbir şey değişmezdi ama biz yine de konuşurduk. Üniversite koridorları, soğuk sınıflar, uzayan akşamlar. O yıllarda insanın bir yere varma telaşı vardı. Şimdi bir yerlere vardık sayılır. Fakat işin garibi, varınca da bitmiyormuş hiçbir şey.

Hayat değişti elbette. Ankara’dan İstanbul’a, öğrencilikten başka türlü sorumluluklara. Sabahları başka bir dünyanın içine giriyorum artık. Rakamlar, ekranlar, bitmeyen hesaplar. Bazen insan gün boyunca öyle büyük şeylerle uğraşıyor ki akşam kendi küçük hayatına döndüğünde ne yapacağını şaşırıyor. Çok tuhaf. Bir zamanlar geleceğe dair kurduğumuz cümlelerin içinde şimdi yaşıyoruz ama o cümleleri kuran çocukları da özlüyoruz.

Beyoğlu’nu biraz da bu yüzden seviyorum işte. Burada insanın geçmişiyle karşılaşması için eski bir tanıdığa rastlaması gerekmiyor. Bir şarkı yetiyor. Bir sokağın köşesi, yağmurdan kaçıp girilen bir yer, masada unutulmuş bir bardak. Bir de yıllardır görüşmediğin insanların durup dururken aklına gelmesi. Kimisi Ankara’da kaldı, kimisi başka şehirlere gitti. Kimileriyle hâlâ konuşuyoruz ama eskisi gibi değil. Kötülükten değil bu. Hayat araya giriyor. Hepimizin başına geliyor.

Yıllardır dostluğun da biraz böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Aynı masada oturmasan da bazı insanlarla arandaki bağ kopmuyor. Gün geliyor aylarca görüşmüyorsun, sonra bir araya geliyorsun ve kaldığın yerden devam ediyorsun. Kırılamayan zincirler dedikleri belki de bunlar. İnsanı geçmişine bağlayan, kim olduğunu unutturmayan şeyler. Ulus’tan Beyoğlu’na uzanan görünmez bir yol var sanki. Bazen yürüdüğüm bütün yollar dönüp dolaşıp oraya çıkıyor.

Bir de insanın kimseye pek anlatmadığı şeyler var tabii. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor olabilir. İşe gidiyorsun, insanlarla konuşuyorsun, gülüyorsun, akşam bir yerlere çıkıyorsun. Fakat bazı günler gerçekten zor. Ne olduğunu da tam anlatamıyorsun. Aslında anlatmak istemediğin için değil, nereden başlayacağını bilemediğin için. Herkesin kendince bir yorgunluğu var. Benim de var işte. Bunu kabul etmek bile bazen insana iyi geliyor.

Şimdi Beyoğlu’nda yağmur biraz daha hızlandı. Bir yerlerden gitar sesi geliyor mu, yoksa ben mi öyle duymak istiyorum bilmiyorum. Nazan Öncel’in şarkısı takılmış aklıma. Keşke diyorum, Ankara’daki o eski kalabalığı bir akşamlığına buraya getirebilsek. Ulus’ta yarım bıraktığımız sohbetlere burada devam etsek. Kimin ne olduğu, nereye geldiği, ne kadar kazandığı hiç konuşulmasa. Birimiz gitar çalsa, diğerimiz yanlış yerden şarkıya girse, sabahın nasıl olduğunu anlamasak.

Olmuyor tabii. Her şeyin bir zamanı varmış, onu da öğrendik. Ama bazı akşamlar geçmişe dönmek istemekle geçmişte yaşamak aynı şey değil. İnsan sadece özlüyor. O kadar.

Bu gece İstanbul çok güzel, biraz da insafsız. Yağmur yağıyor, Beyoğlu kalabalık, ben yine aynı sokaklarda yürüyorum. Pazartesi sabahı hayat kaldığı yerden devam edecek. İşler, hesaplar, yetişmesi gereken şeyler. Hepsi orada duruyor.

Ama bu gece biraz daha burada kalmak istiyorum. Ankara’yı, Ulus’u, kaleyi, eski arkadaşları ve hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız o günleri düşünerek.

Ne garip, yıllarca bir yerlere gelmek için uğraştık. Şimdi bazen tek istediğimiz, bir akşamlığına eski bir masaya dönebilmek.

Neyse.

Yağmur dinmedi daha.

Beyoğlu’nda bir gece daha.

Yorum yapın