Atın sahibi, Kazdağları’na doğru yürüyordu. At rahvandı; ne acele ediyor ne de yolunu uzatıyordu. Her adımını sanki toprağın hatırını gözeterek atıyordu, nal sesleri sessizliğin içinde ağır ağır kayboluyordu. Adamın aklında ne vardı, bilinmez. Belki dağların ardında bekleyen bir işi, belki köyde bıraktığı bir derdi, belki de kendisinden başka kimsenin bilmediği bir yalnızlığı vardı. İnsan bazen bir yere gitmek için yola çıkar da aslında nereye gittiğini kendisi bile bilmezdi.
Kazdağları uzaktan bakıldığında gökyüzüne yaslanmış, kendi sırlarını içine gömmüş yaşlı bir insan gibiydi. Henüz eteklerine varmamışlardı ki gök gürlemeye başladı. Önce dağların ardından boğuk bir ses geldi. Ardından gökyüzünün rengi değişti. Mavilik çekildi, bulutlar birbirinin üzerine yığıldı. Sanki gökyüzü, yıllardır içinde biriktirdiği ne varsa artık taşıyamıyordu.
Sonra yağmur başladı.
Ama bu, bildiğimiz yağmurlardan değildi. Gökyüzü ağlamıyordu; hıçkırmıyor, sızlanmıyordu. Sanki yeryüzünün ırmakları yerlerinden sökülmüş, göğe yükselmiş, şimdi bütün sularını yeniden toprağa dökmeye başlamıştı. Yağmur, şelale gibi akıyordu. Şarıl şarıl sesler yükseliyor, dağların yamaçları bir anda görünmez oluyordu. Gökle yer arasındaki sınır silinmişti. İnsan, dünyanın üzerine değil de sanki dünyanın içinden geçen bir suyun ortasında kalmıştı.
Yağmur damlaları birbirine çarpmıyordu. Her biri kendi yolunu buluyor, toprağa, taşa, ota, ağacın yaprağına ayrı ayrı düşüyordu. Fakat adamın üzerinde, atın sırtına her değdiğinde başka bir ses çıkarıyordu sanki. Islanan elbisesi bedenine yapışmış, şapkasından sular süzülmeye başlamıştı. Atın yeleleri ağırlaşmış, tellerinin arasından su damlaları akıyordu. Hayvan başını biraz öne eğmiş, kulaklarını geriye yatırmıştı. Adımları seyrekleşiyor, nalları çamurun içinde kayıyordu.
Adam durdu.
Köye dönse miydi?
Dönmek, yalnızca geldiği yolu geri yürümek değildi. Belki evde onu bekleyen bir sıcaklık, ocağın üzerinde kaynayan bir çorba, kapının arkasında kurutulmayı bekleyen bir ceket vardı. Belki bir çift göz, pencereden yolu gözetliyordu. Belki de ev dediği yerde onu bekleyen kimse yoktu. İnsan bazen bir kapıya dönmekten değil, o kapının ardında kendisini karşılayacak hiç kimsenin bulunmamasından korkardı.
İleri gitse, Kazdağları’nın eteklerine varması daha ne kadar sürecekti? Yolun sonunu göremiyordu. Yağmur, önündeki dünyayı bir perde gibi kapatmıştı.
At bir adım daha attı. Sonra durdu.
Adam dizginleri hafifçe çekti. Atın başı döndü, fakat hayvanın gözlerinde de bir kararsızlık vardı sanki. O da yolu seçemiyordu. Belki hayvanlar da insanların söyleyemediklerini hissederdi. Belki at, sahibinin içindeki tereddüdü sırtındaki ağırlıktan daha iyi anlıyordu.
Adam elini atın boynuna koydu. Yelesinden süzülen su, bileğine kadar indi. Hayvanın sıcaklığı yağmurun soğuğuna karşı hâlâ duruyordu. O an, insanın dünyada sahip olduğu şeylerin ne kadar az olduğunu düşündü mü, bilinmez. Bir at, iki dizgin, ıslak bir elbise ve altında kayganlaşan bir yol… Bazen insanın bütün hayatı bundan ibaretti. Bir de dönüp dönebileceği bir yer varsa, kendisini talihli saymalıydı.
Fakat yol, onun kararını beklemiyordu.
Yağmur şiddetini artırdı. Toprak suya doydukça yumuşuyor, patikanın kenarından küçük dereler akmaya başlıyordu. Dağlardan inen sular, yolun üzerindeki taşları sürüklüyor, otların köklerini açığa çıkarıyordu. Biraz önce toz kaldıran patika, şimdi suyun altında kalmıştı. Adam atı yavaşça yürütmeye çalıştı. Hayvan bir adım attı; ayağı kaydı. Toparlandı. Bir adım daha attı.
Sonra yer çözüldü sanki.
Atın arka ayakları yana kaydı. Adam dizginlere asıldı; bir eliyle yeleye tutunmaya çalıştı. Fakat suya doymuş toprak, ikisini birden taşıyamadı. At yana doğru devrilirken adam kendisini çamurun içinde buldu. Bir an için ne olduğunu anlayamadı. Yağmur yüzüne vuruyor, ağzına doluyor, gözlerini açmasına izin vermiyordu.
At doğrulmaya çalışıyordu.
Adam da kalkmak istedi. Avuçlarını toprağa bastı, fakat elleri çamura gömüldü. Dizleri kaydı. Yeniden düştü. Yağmur, ikisinin üzerine de aynı şiddetle yağıyordu. Ne adamın çaresizliğini biliyordu ne de atın korkusunu. Dağlardan gelen su, önüne çıkan her şeyi alıp götürmeye hazırdı.
Adam sonunda dizlerinin üzerine doğruldu. Atın başına ulaştı. Boynunu tuttu, yüzünü hayvanın ıslak yelesine dayadı. Bir şey söylemek istedi. Belki hayvana seslenecekti, belki kendisine. Dudakları kıpırdadı ama kelimeler yağmurun gürültüsüne karıştı.
Atın gözleri açıktı.
Adam o gözlerde kendi korkusunu gördü. Yıllar boyunca yük taşıyan, yokuş çıkan, köy yollarını bilen, sahibinin sesini uzaktan tanıyan o hayvan şimdi kendisine bakıyordu. Birlikte kaç yol geçmişlerdi? Kaç sabahın serinliğinde yola çıkmış, kaç akşamın karanlığında köye dönmüşlerdi? Adam hiç saymamıştı. İnsan, yanında hep bulunacağını sandığı şeylerin hesabını tutmazdı.
Şimdi yağmurun altında, ilk defa bu kadar uzun baktı atına.
Gök gürledi.
Adamın içinden, çocukluğundan kalma bir ses yükseldi. Yağmur berekettir, derlerdi köyde. Ekinin canıdır, toprağın umududur. Susamış tarlalar yağmuru bekler, çiftçi göğe bakarak gün sayardı. Yağmur yağınca yüzler güler, toprak kokusu evlerin içine kadar dolardı. Kurumuş dereler yeniden akar, ağaçların dalları ağırlaşır, tohumlar karanlıkta çatlayıp hayata uyanırdı.
Ne güzel şeydi yağmur.
Ama insanın başına geldiğinde, bereketin de bir ağırlığı vardı. Bir tarlaya düşen suyla bir canı önüne katıp götüren su aynıydı. Toprağı dirilten, bazen yolu öldürüyordu. Bir köyün beklediği rahmet, bir yolcunun son gecesi olabiliyordu.
Adam bunu düşündü mü, bilmiyorum. Belki hiçbir şey düşünemedi. Belki yalnızca atının boynunu tuttu. Belki de yağmurun altında, ilk defa dünyaya karşı söyleyecek hiçbir sözü kalmadı.
Gece çökerken yağmur biraz hafifledi. Kazdağları’nın eteklerinden aşağıya doğru ince sisler inmeye başladı. Dereler dolmuş, çayırlar suya kesmişti. Toprak, gökten gelen her damlayı içine çekiyor, karanlığın altında sessizce hayat biriktiriyordu. Birkaç saat sonra bu su, köklerin arasından geçecek, otları büyütecek, ağaçların dallarına yürüyecekti. Günler sonra köylüler tarlalarına bakıp bu yağmura şükredeceklerdi. Belki çeşmelerin suyu çoğalacak, belki kuruyan kuyular yeniden dolacaktı.
Dağlar, yağmurun ardından daha yeşil görünecekti.
Ama o yolun kenarında, çamurun içinde bir adam yatıyordu.
Sabah olduğunda köylüler onu buldu. At biraz ötede, ayakta duruyordu. Yelesinden hâlâ su damlıyordu. Başını eğmiş, sahibinin yanından ayrılmıyordu. Gelenler önce adama seslendiler. Sonra yanına çömeldiler. Onu kaldırmaya çalıştılar. Fakat adamın eli, atının yelesine dolanmıştı. Parmakları öyle sıkı kapanmıştı ki açmakta zorlandılar.
Sanki son ana kadar bırakmak istememişti.
Belki atını kurtarmaya çalışmıştı. Belki kendisini. Belki de insanın son anda tutunabileceği tek şeyin, yıllardır kendisine eşlik eden bir can olduğunu anlamıştı.
Onu köye götürdüler.
O gün köyde yağmurun bereketinden söz edilmedi. Tarlalar suya doymuştu, çeşmeler çağlıyordu, toprağın kokusu her yere yayılmıştı. Fakat bir evin kapısı açılmadı. Bir pencerede bekleyen gözler, yolun başında beliren insanları görünce ne olduğunu anlamıştı. Bazı haberler söylenmeden duyulur; bazı acılar, daha kapıya ulaşmadan eve girer.
Günler geçti.
Yağmurun ardından otlar büyüdü. Ağaçlar canlandı. Kazdağları’nın yamaçları yeşilin türlü tonlarına büründü. Köylüler, o yıl toprağın bereketli olacağını söylediler. Haklıydılar. Hasat iyi oldu. Dereler yaz boyunca kurumadı. Çocuklar suyun başında oynadı. Hayat, her zamanki gibi, kendi yolunda yürümeyi sürdürdü.
At ise bir daha o yoldan geçmedi.
Bazen köylüler onu ahırın kapısında, başı eğilmiş hâlde görürlerdi. Yemini yer, suyunu içer, fakat kimseye yaklaşmazdı. Sahibinin ayak seslerini bekler gibi başını kaldırırdı. Birisi kapıyı açtığında kulaklarını diker, sonra yeniden sessizleşirdi. Hayvanın neyi hatırladığını kimse bilemezdi. Ama köyde herkes, yağmur başladığında onun durup uzaklara baktığını söylerdi.
Aradan zaman geçti. O yılın yağmurları da unutuldu. Yeni yağmurlar geldi, yeni baharlar yaşandı. Yalnızca Kazdağları’nın eteklerinde, o patikanın kıvrıldığı yerde, yaşlılar her sonbahar aynı şeyi hatırladı: Bir gün gökyüzü öylesine boşalmıştı ki insanla at, dağın yolunda birbirinden ayrılmıştı.
Belki de gökyüzü o gün ağlamıyordu. Belki ağlamak, yalnızca insanın anlayabildiği bir şeydi. Yağmur kendi işini yapıyordu: toprağı doyuruyor, kökleri besliyor, dereleri dolduruyordu. Dünya, kendi düzenini sürdürüyordu.
İnsan ise bir canı kaybettiğinde, bütün dünyanın kendisiyle birlikte durmasını istiyordu.
Oysa dünya durmuyordu.
İlkbaharda o yolun kenarında yabani çiçekler açtı. Adamın düştüğü yerin yakınında, toprağın içinden incecik otlar yükseldi. Yağmurun taşıdığı tohumlar filizlendi. Bir zamanlar çamura gömülen patika, yeniden sertleşti. Nal izleri silindi. Suların sürüklediği taşlar başka yerlere yerleşti.
Toprak hiçbir şeyi olduğu gibi saklamıyordu; ama hiçbir şeyi bütünüyle de kaybetmiyordu.
Belki adamın bedeni de toprağa karıştı. Belki o yağmurun bir damlası, bir gün bir ağacın köküne ulaştı. Belki aynı su, bir yaprağın ucunda yeniden göğe baktı. İnsan bunu bilmez. Bildiği tek şey, bir gün toprağa döneceğidir.
Ve yağmur, her yıl yeniden yağar.
Köylüler yağmur başladığında, “Allah bereket versin,” derler. Tarlalar için, ağaçlar için, hayvanlar için, bütün bir köy için… Sonra kapılarını kapatır, ocaklarının başına geçerler. Dışarıda su akar, dereler dolar, dağların üzerinden sisler iner.
Ama bazen, gecenin bir vaktinde, bir atın ahırda başını kaldırdığı duyulur.Sanki uzaktan bir nal sesi gelmiştir.
Sanki yağmurun içinden biri, Kazdağları’na doğru yürümektedir.
Ve o at, bir an için, yıllardır beklediği insanın geri döndüğüne inanır.
Sonra yine sessizlik olur.
Yağmur yağmaya devam eder.
Toprak bereketlenir.
Bir tek bekleyiş, hiçbir mevsimde sona ermez.