Ahır Değişir, Uykusuzluk Değişmez
Evvel zaman içinde, feodal bir köy varmış. Toprağı az, derdi çokmuş.
Köylü Hasan Ağa, gecenin üçünde gözüne uyku girmezse kalkarmış. Lambayı yakar, ayakkabılarını bile giymez, doğruca ahıra gidermiş. Koyunları tek sayarmış: “Bir, iki, üç… otuz yedi, otuz sekiz…”
Saysaymış da bitmezmiş. Çünkü her koyun, bir kışın sigortasıymış. Bir koyun eksikse, bir çocuk aç demektir. Hasan Ağa saymayı bırakıp yatağa dönse bile, gözleri açık kalırmış. Çünkü saydığı koyun değilmiş. Kendi güvencesizliğiymiş.
Zaman geçmiş, Hasan Ağa’nın torunları şehre göç etmiş. Adı “Şehirli Cem Bey” olmuş. Cem Bey’in ahırı yokmuş. Ama 14. Kattan boğaza bakan bir dairesi varmış. Gecenin üçünde uykusu kaçınca o da kalkmış. Telefonun ekranını açar, uygulamaları tek tek sayarmış: Banka hesabı… Hisse senedi… Kripto… Gayrimenkul portföyü…
“Bir milyon, iki milyon, üç…”
Saysaymış da bitmezmiş. Çünkü her sıfır, bir statünün sigortasıymış. Bir sıfır eksikse, bir davette eksik masa demektir. Cem Bey de uyuyamazmış. Çünkü saydığı para değilmiş. Kendi kaygısıymış
Aradan bir asır daha geçmiş. Cem Bey’in torunu “İlayda Hanım” doçent olmuş. İlayda Hanım’ın ne koyunu varmış ne de Boğaz’da dairesi varmış. Onun ahırı “Scopus”muş, otlak yeri “Google Scholar”mış.
Gecenin üçünde uykusu kaçınca o da kalkarmış. Bilgisayarın başına oturur, makalelerine gelen atıfları sayarmış:
“Bir atıf, iki atıf, üç… H-indeks 18… 19’a yaklaştı mı? Şu rakibim 20 olmuş…”
İlayda, atıflarını sayarken fon müziği vardı. Kısık sesle, Muharrem Kürdi makamından bir ilahi çalıyordu:
“Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.”
O ilahi, odanın duvarlarına çarpıp geri geliyordu. İlayda duyuyordu ama duymuyordu. Çünkü aklı rakamdaydı. Saysaymış da bitmezmiş. Çünkü her atıf bir akademik ömrün sigortasıymış. Bir atıf eksikse, bir kadro, bir proje, bir unvan eksiktir. İlayda Hanım da uyuyamazmış. Çünkü saydığı rakam değilmiş. Kendi görünürlüğüymüş.
İlahi tekrar etti: “Uyan ey gözlerim…” Ama o, ekrana daha çok yaklaştı.
Velhasıl: Sayılan Değişir, Uykusuzluk Değişmez
Bakın, üç asır, üç toplum, üç farklı “koyun”.
Feodal Hasan Ağa, karnını sayarmış. Çünkü karnı doymazsa, toplum onu affetmezmiş.
Şehirli Cem Bey, cebini sayarmış. Çünkü cebi boşsa, toplum onu görmezmiş.
Akademisyen İlayda Hanım, atıfını sayarmış. Çünkü atıfı azsa, toplum onu saymazmış.
Değişen tek şey, saydığımız nesnenin ambalajıymış. İçindeki korku aynı korkuymuş: “Yetersiz kalmak.” “Görülmemek.” “Güvenliğim elimden kayıp gidiyor.”
Biz buna “ilerleme” demişiz. Ama ilerleme, eğer insanı uykusuzluktan kurtarmıyorsa, sadece ahırın yerini değiştirmiş demektir. Koyun ahırdan çıkmış, borsaya girmiş. Borsa, üniversiteye taşınmış. Üniversite, insana taşınmış. Ve insan, kendi içine bir ahır kurmuş
Eleştiri: Biz Ne Sayıyoruz?
Hasan Ağa’nın koyunu canlıymış. En azından melemesi varmış. Cem Bey’in parası cansızmış ama en azından harcanırmış. Peki İlayda Hanım’ın atıfı?
Atıf, okunmamış bir makalenin, okunmamış bir makaleye yaptığı selamdır çoğu zaman. Birbirini görmeden selamlaşan iki hayalet gibiyiz. Biz makale yazmıyoruz artık. “Atıf alacak makale” üretiyoruz. Biz bilgi üretmiyoruz. “Metrik üretir” bilgi üretiyoruz.
Feodal toplumda koyunu fazla olan “ağa” olurdu. Şehirli toplumda parası fazla olan “bey” olurdu. Akademide ise atıfı fazla olan “otorite” oluyor. Ama üçü de aynı hastalığın belirtisi: Varlığını, dışarıdan sayılan bir şeyle ispat etme zorunluluğu.
Hasan Ağa koyununu sayarken Allah’a sığınırdı: “Veren de O, alan da.” Cem Bey parasını sayarken piyasaya söverdi. İlayda Hanım atıfını sayarken ise algoritmaya dua eder oldu. Fonda ilahi çalıyordu ama o, algoritmaya kulak veriyordu. Tanrılar değişti. Ahır aynı kaldı.
Son Söz: Saymayı Bırakmak
Bir gece, üçü de aynı rüyayı görmüş. Rüyada büyük bir kazan varmış. İçinde ne koyun varmış, ne para, ne de makale. Sadece insanlar varmış. Birbirine bakan insanlar.
Hasan Ağa sormuş: “Kaç koyunum var?”
Cem Bey sormuş: “Kaç param var?”
İlayda Hanım sormuş: “Kaç atıfım var?”
Kazandan bir ses gelmiş: “Sıfır. Çünkü burada sayılmazsın. Burada varsın.”
Üçü de uyanmış.
Hasan Ağa ahıra gitmemiş, koyunların yanında yatmış.
Cem Bey telefonu kapatmış, pencereyi açmış.
İlayda Hanım bilgisayarı kapatmış. Fonda çalan ilahinin sesini açmış. Muharrem Kürdi makamı odayı doldurmuş: “Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.” Sonra kalkıp bir öğrenciyle çay içmiş. Ve o gece, ilk defa saymadan uyumuşlar.
Çünkü anlamışlar ki; insan, sayıldığı kadar değil, sevildiği kadar insandır.
Ve her dönem uykusuzluğun bir nedeni var. Ama insan olmanın tek bir nedeni var: Saymayı bırakıp, yaşamaya başlamak.
Ahır değişebilir. Koyun değişebilir. Ama insan, insan kalırsa uyur.
Hele bir de gafletten uyanırsa…