Türkiye’de Utanç Erimesinin Sosyo Politiği

By Mehmet Dikkaya

Türkiye’de Utanç Erimesinin Sosyo Politiği

By: Mehmet Dikkaya

Türkiye’nin son çeyrek yüzyılı, büyük bir ekonomik krizin (2001) ardından gelen derin bir siyasi dönüşüm, kurumsal yapıların merkeziyetçi bir modele evrilmesi ve toplumsal dokuda yaşanan sert kutuplaşmalar merkezli olarak özetlenebilir.

Bu süreçte yaşananlar, modernleşme sancıları ile geleneksel değerlerin çatışması arasında gidip gelen bir “paradokslar silsilesi” olarak tanımlanabilir. Bu silsile içerisinde en önemli duygusal değişim ise, sadece insana has bir özellik olan “utanma duygusunda” yaşanan erime ve yok olmadır.

Bu yazıda son çeyrek yüzyılı özetleyen “utanma” duygusunun ortadan kalkmasını etkileyen faktörler değerlendirilmeye çalışılacaktır. Bu konuda öncelik ise, toplumun sorunlarını çözme ve topluma iyilik ve doğruluk yönünde yol gösterme fonksiyonuna sahip olması beklenen siyaset kurumuna ait olacaktır.

Siyasi Manzaranın Paradoksları

Türkiye siyaseti, son çeyrek yüzyılda daha fazla demokrasi ve insan hakları vaatleri ile dozu gittikçe artan otoriterleşme eğilimleri arasında belirgin bir tezat yaşamıştır. Vesayetle mücadele verilmek için seçmenlerden talep edilen desteğin istikrarlı biçimde devam etmesinin bir sonucu olarak yeni bir vesayet rejiminin ortaya çıkması bu eğilimlerin ulaştığı son nokta olmuştur.

Nitekim militan sekülerizm taraftarı ve yorumcularının başrol oynadığı 28 Şubat döneminin daralttığı hak ve özgürlüklerin neden olduğu bir ortamda iki binli yılların başında askeri vesayeti geriletme hedefiyle yola çıkan ve zamanla siyaset kurumunu tekeline alan kadrolarla şekillenen süreç zamanla sivil bir tek sesliliğe ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile gücün tek elde toplandığı bir yapıya doğru radikal biçimde evrilmiştir.

Yolsuzluk, Yasaklar ve Yoksulluk biçiminde tasarlanan ve 3Y kuralı olarak formülleştirilen bir çıkış noktası ile 2002’de Türkiye’nin sosyo-ekonomik sorunlarını çözmek üzere harekete geçen bir siyasi hareket, temel vaadi olan bu üçlü ile mücadele günümüzde yolsuzluk, yasaklar ve ekonomik pastanın adaletsizliği tartışmalarının odağına yerleşmiştir. Üstelik bu dönemin hemen başında Avrupa Birliği üyeliği sürecini hızlandırarak  “Avrupalılaşma” vizyonuyla başlayan demokratik reformlar, son on yılda yerini “yerli ve milli” söylemiyle şekillenen “içe kapanmacı” ve “alaturka” politikalara bırakmıştır.

Sosyolojik Sorunlar ve Kutuplaşma

Son çeyrek yüzyılda Türkiye toplumunda, ideolojik ve kültürel hatlar etrafında keskin bir bölünme yaşanmıştır. Büyük kısmı siyasetin tekelleşmesinde süreklilik sağlamak amacıyla araçsallaştırılan bu bölünmenin bir sonucu olarak kimlik çatışmaları sıradanlaşmıştır. Hakim siyaset kurumu başarılı (!) biçimde dindar-seküler, Türk-Kürt, sunni-alevi ve muhafazakar-modern aksları üzerinden kutuplaşma malzemelerini hayata geçirmiştir.

1990’lı yılların “finansal rant” mekanizması yaratması ve gelir uçurumunu derinleştirmesine benzer biçimde iki binli yıllarda “arazi rantı” yaratma amaçlı oluşturulan yeni düzenin temel aparatı olarak inşaat sektörünün büyümesiyle kontrolsüz biçimde genişleyen kentleşme, fiziksel olarak kentli ama kültürel olarak kentle aidiyet bağı kuramamış bir kitle yaratmıştır. Bu sosyolojik çarpıklık toplumsal gerilimin artmasına neden olmuştur.

Benzer biçimde, sosyoloji ile ilgili bu geçiş döneminde bireylerin birbirine ve kurumlara olan güveni dibe vurmuş, “biz” duygusu yerini “ötekileştirme” güdüsüne bırakmıştır. Denebilir ki, iç içe yaşayan kesimler arasında toplumsal ayrışmanın bu denli derinleştiği bir başka çeyrek yüzyıl yaşanmamıştır.

Ahlaki Erozyon ve Anlam Krizi

Son dönemin en çok tartışılan konulardan biri, değerlerin içini boşaltan “çürüme” olgusunun mevcudiyeti olmuştur. Bu minvalde yozlaşma, normal koşullarda utanma nedeni olarak algılanması gerekirken adeta bir normalleşme dönemi yaşamıştır. Yalanın “pratik zeka” biçiminde yorumlandığı, haksız kazancın “başarı” gibi değerlendirildiği bir algı kayması yaşanmaktadır. Kadın cinayetlerinin sıradanlaşması, çocuk istismarlarının yaygınlık kazanması ve trafikte yaşanan tahammülsüzlük örnekleri, toplumsal otokontrolün zayıfladığını göstermektedir.

Ekonomik bozulma, özellikle gençler arasında ahlaki değerlerin yerini hayatta kalma güdüsüne bırakmalarına neden olmuştur. Bu eksende ülkede yaşanan değişim trendi, sadece bir rejim değişikliği değil; aynı zamanda bir “anlam ve değerler krizi” değişikliği olarak değerlendirilebilir. Böylece Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında yaşanan sosyo-politik değişim, bireysel bir duygu olan “utanma” hissinin kolektif bir kayba dönüşmesine yol açmıştır. Psikolojik ve sosyolojik açıdan bu durum, bir toplumun bağışıklık sisteminin çökmesi olarak yorumlanabilir.

Türkiye’de Utanma Duygusunu Eriten Faktörler

Aslında bireyi toplumsal normlara bağlayan “ahlaki bir pusula” olarak ifade edilebilecek utanma duygusu adı verilen enstrümanın bozulması için bazı süreçlerin yaşanması gereklidir.

Öncelikle birey, yanlış olduğunu bildiği bir eylemi (örneğin, kayırmacılık liyakatsizlik, adaletsizlik veya yolsuzluk) vicdanında meşrulaştırırken “herkes bunu yapıyor” veya “davamız için böyle olması gerekiyor” gerekçelerinin arkasına sığınır. Zihnin ve vicdanın baskısı ile ortaya çıkan suçluluk duygusundan kurtulmak için bu tür kılıfların arkasına saklanmak ister.

Utanma duygusunu eriten ikinci enstrüman “duyarsızlaşma” olarak ifade edilebilir. Böylece skandalların, şiddetin ve haksızlığın her gün tekrarlanması, insanın fabrika ayarlarının uyarısıyla oluşacak şokların etkisini ortadan kaldırır. Zihinler ve vicdanlar, hayatta kalmak gibi gerekçeler arkasına sığınarak bu uyarıcılara karşı duygusal bir nasır bağlamaya başlar. Yahya Kemal’in terminolojisinde “vicdan istirahati” olarak masumlaştırılan (!) bu etken, soru hırsızlığı kepazeliği üzerinde meşruiyetlerini tahkim eden sınıfların mülakat hırsızlığı gibi sıradanlaşmış bir utanç karşısında duyarsızlaşmasından başka bir anlam ifade etmemektedir.

Utanmayı ortadan kaldıran üçüncü unsur olarak kitlesel narsisistik genişleme olgusundan söz edilebilir. Buna göre, siyasi veya dini bir gruba aşırı aidiyet hissi besleyen herhangi bir bireyde “biz asla hata yapmayız” illüzyonu ortaya çıkar. Çokluğun haklılığa bir zemin oluşturduğu şeklinde ortaya çıkan bu tür bir yanılmazcılık kolektif bir narsisizmin inşasına neden olur, dışarıdan gelen tüm eleştiriler “saldırı” olarak algılanır ve nihayet utanma duygusu kolaylıkla bloke olur.

Sosyolojik olarak bu utanç duvarını yıkan başka etmenler bulunmaktadır. Zira bu duygu, ancak toplumsal bir yaptırımın (ayıplama, dışlama) söz konusu olması halinde varlığını sürdürür. Ne yazık ki Türkiye toplumunda bu mekanizmalar işlevsizleşmiştir. Bunlardan birisi olan cezasızlık kültürü bağlamında, yanlış yapanın (yaygın deyimiyle makara yapanın) ödüllendirildiği veya yükseldiği bir sistem inşasına neden olduğu için utanma bir “erdem” olarak değil bir “zayıflık” olarak görülmeye başlar.

Normal toplumlarda bir utanma vesilesi olarak görülen kutuplaşma, kendi örneğimizde adeta koruma kalkanı haline gelmiştir. Bir mahallede “ayıp” sayılan şey, diğer mahallede “başarı” olarak alkışlanmaya başlamış ve evrensel utanç zemini ortadan kalkmıştır. Zira bu kokuşmuş zeminde bireyler sadece kendi mahallesine karşı sorumluluk hissetmek zorundadırlar.

Benzer şekilde, hak etmeden bir konuma gelmek, uzun dönemler ve devirler boyunca bir mahcubiyet sebebi olarak algılanmışken son çeyrek yüzyılda bu olgu (liyakatsizlik) bir “beceri” ve “güç gösterisi” olmuştur. Böyle bir ahlaki erozyonun doğal sonucu ise etrafta olan biten tuhaflıklara karşı kayıtsızlık hissinin belirmesidir. Bu faktör etrafında utanma duygusunun sona ermesi, toplumsal bir anomiyi (kuralsızlık) doğuracaktır.

Bu bağlamda, artık yapılan çok bariz hatalar için bile özür dilenmemeye başlar. Hatta özür bir yana hatanın üzerine daha büyük bir agresiflikle gidilir. Mizahi bir dille “dıj güjler” retoriği sürekli tekrarlanır. Vicdanlar da böylece rahatlamış olur. Böyle bir toplumda birey, toplumun diğer kesimlerine karşı herhangi bir borcu olmadığını düşünürse, sadece kendi çıkarına odaklanan “mekanik bir varlık” haline gelmiş demektir.

Utanmadaki Erimenin Genç Kuşaklar Üzerinde Etkisi

Son çeyrek yüzyılda doğan ve büyüyen genç kesim, başka dönemleri (ve toplumları) tecrübe etme imkanına sahip olmadığı ve sürekli tekrarlanan bu sarmal içerisinde yuvarlandığı için karakterlerinin şekillendiği yaşlarda “doğru olanın” değil, “güçlü olanın” kazandığı bir dünyada gözlerini açmışlardır.

Yaşanan acı ama gerçek örneklerin bir sonucu olarak herhangi bir genç, bir yeterlilik sınavından tam puan alsa bile “tanıdığı” olmadığı için eleneceğini düşünmeye başlamış ve başarı algısı ciddi biçimde deforme olmuştur. Çalışmanın ödüllendirilmediği bir sistem genç nesiller nezdinde etik değerlere dayalı başarı fikrini “ayaktakımı uğraşı” gibi algılamaya başlamış demektir. Özellikle son on yılda örgün üniversite eğitimi seçeneğinin değersizleşmesi başarı algısının başka düzlemlerle ilişkilendirildiği gerçeğini hatıra getirmektedir.

Zeka ve algılama kapasitesinin çok yüksek ama iyi-kötü arasında ayrım yapma yeteneğinin (akıl) göreceli olarak daha zayıf olduğu gençlerin maruz kalmış olduğu ahlaki erozyon, genç nesilleri kripto para kumarından yasadışı bahis sitelerine, “fenomen” olma çabasından kolay yoldan zenginleşmeye kadar geniş bir yelpazede savurmaktadır.

Daha tehlikelisi ise gençlerin, büyüklerin savunduğu değerlerin (din, vatan, millet, dürüstlük) sadece birer “maske” veya “çıkar aracı” olarak kullanıldığını görmelerinin, onların tüm bu üst değerlere karşı bir kinizm (güvensizlik, küçümseme ve eylemsizlikle beslenen) geliştirmelerine neden olmasıdır.

Toplumsal Barış: “Ortak Payda”nın Çöküşü

İnsanların birbirine olan “görünmez borçları” üzerine kurulu olan toplumsal barış, utanma duygusu bittiğinde ödenmez hale gelmiş borçlara dönüşmüştür. Böyle toplumlarda insanlar adaleti mahkemelerde değil, sosyal medyada veya kaba kuvvete başvurmada aramaya başlar. “Benim mahallemden olmayan her şeyi hak eder” düşüncesi, toplumu bir arada tutan empati bağını koparır.

Bu topraklarda en az 15 yıldır “ya benimsin, ya kara toprağın” biçiminde özetlenebilecek bir tedirginlik halinin yaşandığı ve ötekileştirmenin yüksek faturalarının ödendiği anlaşılmaktadır. Kaba ve vulgar siyasetin, kendi iç meselesini bile “kendi içinden gelmiş insanları sokak ortasında infaz ederek” çözmeye çalışması üzerine zaten söylenecek hiç bir söz bulunmamaktadır.

Güven erozyonunun coştuğu, herkesin öteki olarak gördüğü kesimleri “kandırmaya çalıştığı”, onlara çeşitli kumpaslar kurduğu bir toplumda huzur kalmaz. Böyle bir manzarada, bireyler içine kapanır ve toplumsal dayanışma yok olur. Bu toplumda yaşanan ahlaki çöküş, siyaseti bir hizmet yarışı olmaktan çıkarıp bir “hayatta kalma savaşına” dönüştürür. Karşı tarafın hatasını abartmak veya kendi günahını savunmak bir zorunluluk haline gelir.

Aslında yukarıda zikredilen her bir faktörün birer sonuç olarak algılanmasının gerektiği bu yazıda utanma duygusunun tükenmesi, Türkiye toplumu üzerinden önemli bir “karakter aşınması” problemi ortaya çıkarmıştır.

Utanma duygusunda yaşanan bu erimenin bir sonucu olarak toplum, bir yanlışlık gördüğünde yüzü kızaran insanların değil, yanlışı nasıl avantaja çevireceğini düşünenlerin sahası haline gelme riskiyle karşı karşıyadır.

Utanmanın bittiği bir toplumda korku başlar. Toplumsal denetim (ayıplama) kalkınca, bireylerin sınırlarını sadece kaba kuvvet belirlemeye başlar. Trafikte yaşanan basit bir tartışmanın cinayetle bitmesi, aslında bir “hukuk” veya “utanma” bariyerinin ortadan kalkmış olmasının bir sonucudur.

Devlet dairelerinden hastanelere kadar her kamusal mekanda “işini bilen” ve “kuralları çiğneyen” tipolojisi hakim olmaya başlar. Böylece devletin temelini oluşturan adalet duygusu kökünden sarsılır.

Türkiye’de son çeyrek yüzyılda yaşanan gelişmelerin bir sonucu olarak çıplak gözle dahi görülebilecek bu tablo, ekonomik bir krizden çok daha derin bir insan kalitesi ve güven krizi ortaya çıkarmıştır.

Enflasyon dizginlenebilir, borçlar ödenebilir, döviz kuruna istikrar sağlanabilir ama yıkılan adalet algısını ve kaybolan utanma duygusunu geri getirmek nesiller boyu sürebilir.

Özgişi, T. (2014). Türkiye’de Toplumsal Değişimin Siyasi Katılıma Etkisi. TESAM Akademi Dergisi1(1), 52-101. https://izlik.org/JA83KP88TG

Şener, G., Emre, P. Ö., & Akyıldız, F. (2015). Türkiye’de Sosyal Medyanın Siyasi Katılıma Etkileri.  Folklor/Edebiyat21(83), 75-98. https://izlik.org/JA89LX62RX

Yorum yapın