Bir toplumun vicdanı yalnızca meydanlarda değil, kürsülerde de kendini ele verir. Hatta çoğu zaman en sahici sınav, kalabalıkların değil, düşüncenin mekânlarında verilir. Maraş’ta bir öğrencinin gerçekleştirdiği katliam karşısında ilkokul öğretmenlerinin gösterdiği tavır, bu bakımdan sadece bir meslek grubunun refleksi değil; aynı zamanda bir vicdanın ayağa kalkışıdır. Derslere girmeyerek, eğitimi bir protesto diline dönüştürerek söyledikleri şey şuydu:
“Biz sadece bilgi aktaran değiliz, aynı zamanda hayatın tarafındayız.”
Ne var ki bu güçlü ve açık tavrın karşısında üniversitelerin suskunluğu, daha derin ve daha sarsıcı bir soruyu beraberinde getiriyor: Bilginin üretildiği yerler, neden ahlaki tepkinin üretildiği yerler olmaktan çıkmıştır?
Üniversite dediğimiz yapı, yalnızca diploma veren bir mekanizma değildir. Tarihsel olarak o, toplumun zihniyet haritasını çizen, kriz anlarında yön gösteren, hakikat ile iktidar arasında mesafe koyabilen bir irade alanıdır. En azından olması gereken budur. Ancak bugün görülen tablo, üniversitenin bu asli fonksiyonunu büyük ölçüde kaybettiğini düşündürüyor. Çünkü bir toplumda şiddet bu denli görünür hale gelmişken, üniversitenin görünmez olması sadece bir eksiklik değil, bir kırılmadır.
İlkokul öğretmenleri, çocukların dünyasına en yakın olanlar, bu trajedi karşısında refleks gösterirken; üniversite hocalarının, akademik çevrelerin ve aydınların sessizliği, meselenin yalnızca bir olay değil, bir zihniyet meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Bu sessizlik, belki de yıllardır süregelen bir dönüşümün sonucudur: Üniversitelerin düşünce üreten kurumlar olmaktan çıkarak bürokratik yapılara dönüşmesi, akademisyenin entelektüel kimliğini yitirip sadece mesleki bir role indirgenmesi…
Oysa kriz zamanları, kimlerin gerçekten “aydın” olduğunu gösteren zamanlardır. Aydın, yalnızca bilen değil; bildiği karşısında sorumluluk alan, risk alan ve gerektiğinde sözünü esirgemeyendir. Bugün eksik olan tam da budur: Sözün cesareti.
Üniversitelerin bu olay karşısındaki sessizliği, yalnızca bugüne ait bir suskunluk değildir. Bu, bir alışkanlığın, bir çekilmenin, hatta bir kabullenişin ifadesidir. Tepki vermemek, zamanla bir tavra dönüşür; o tavır da bir kimlik halini alır. Ve en tehlikelisi, bu kimliğin normalleşmesidir.
Bu yüzden mesele yalnızca Maraş’taki trajedi değildir. Mesele, bu trajedi karşısında kimlerin konuştuğu ve kimlerin sustuğudur. Çünkü bazen bir toplumun geleceğini belirleyen şey, yaşanan felaketler değil; o felaketler karşısında verilen ya da verilmeyen tepkilerdir.
Bugün ilkokul öğretmenleri, kendi imkanları ve sorumluluk alanları içinde bir vicdan örneği sergilemişlerdir. Üniversiteler ise bu aynada kendilerine bakmak zorundadır. Çünkü suskunluk da bir cevaptır. Ve her cevap, sahibini ele verir.
Sessizliğin İçinde Kaybolan Vicdan
Bir toplumun en derin yaraları, yalnızca yaşanan trajedilerle değil; o trajediler karşısında yükselmesi gereken seslerin yokluğuyla açılır. Maraş’ta bir öğrencinin gerçekleştirdiği katliamın ardından ilkokul öğretmenlerinin sergilediği tavır, bu anlamda bir meslek refleksinden öte, bir vicdanın kendini ilan edişidir. Derslere girmeyerek, eğitimi bir protesto diline dönüştürdüler. Susmadılar. Görmezden gelmediler. Taraf oldular.
Fakat asıl sarsıcı olan, bu güçlü sesin karşısında akademinin içine gömüldüğü derin sessizliktir. Üniversiteler konuşmadı. Akademisyenler konuşmadı. Daha da çarpıcı olanı, akademinin ve akademisyenlerin bu sessizliğini telin eden bir ses bile çıkmadı. Yani yalnızca bir suskunluk değil; suskunluğun dahi sorgulanmadığı, eleştirilmediği, görünmez kılındığı bir boşlukla karşı karşıyayız.
Bu durum, basit bir ihmal ya da geçici bir çekingenlik olarak açıklanamaz. Bu, daha köklü bir çözülmenin işaretidir. Çünkü üniversite dediğimiz yapı, yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil; aynı zamanda toplumsal vicdanın düşünsel zeminidir. Kriz anlarında yön göstermesi, yanlış karşısında mesafe alması, şiddet karşısında açık ve net bir tavır koyması beklenir. Beklenmekle kalmaz, bu onun varlık sebebidir.
Ancak bugün gelinen noktada üniversite, bu varlık sebebini hatırlamakta zorlanan bir yapıya dönüşmüş görünmektedir. Akademisyen ise hakikatin izini süren bir aydın olmaktan ziyade, sınırları belirlenmiş bir rolün içinde hareket eden, risk almaktan kaçınan bir figüre indirgenmiştir. Bu yüzden suskunluk artık bir tercih değil, neredeyse bir refleks halini almıştır.
İlkokul öğretmenlerinin ortaya koyduğu tavır ile üniversitelerin içine çekildiği sessizlik arasındaki fark, sadece iki kurumun değil; iki farklı ahlakın, iki farklı duruşun karşı karşıya gelişidir. Biri, sorumluluğu hisseden ve bunu davranışa döken bir bilinçtir. Diğeri ise sorumluluğu erteleyen, hatta zamanla unutan bir konfor alanıdır.
Daha da düşündürücü olan şu: Bu sessizlik, kendi içinde bile sorgulanmamaktadır. Akademinin suskunluğunu eleştirecek, bu suskunluğu telin edecek bir ikinci sesin dahi yükselmemesi, artık bir çoraklaşmaya işaret eder. Çünkü bir yerde eleştiri yoksa, orada düşünce de yoktur. Düşüncenin olmadığı yerde ise üniversite, sadece bir isimden ibaret kalır.
Oysa aydın dediğimiz kişi, sadece bilen değil; bildiği karşısında sorumluluk hisseden, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alarak söz söyleyendir. Bugün eksik olan şey bilgi değil; o bilginin ahlaki ağırlığını taşıyacak cesarettir.
Bu yüzden mesele yalnızca Maraş’taki trajedi değildir. Mesele, bu trajedi karşısında kimlerin konuştuğu, kimlerin sustuğu ve daha da önemlisi, kimlerin bu suskunluğu dahi mesele etmediğidir. Çünkü bazen bir toplumun çöküşü, büyük gürültülerle değil; derin ve uzun süren sessizliklerle başlar.
Ve o sessizlik büyüdükçe, sadece söz değil, vicdan da kaybolur.
Bu yazı, bir çağrıdan çok bir hatırlatmadır.
Bilginin olduğu yerde vicdan yoksa, orada sadece boşluk vardır.
Ve boşluk, en çok da sessizlikle büyür.