Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin yakın tarihinde devletin yapısını, ekonomisini ve toplumsal kimliğini kökten dönüştüren en önemli iki lider olarak öne çıkmıştır. İkisi de muhafazakâr-demokrat bir çizgiden gelmiş ve “statüko” olarak adlandırdıkları yerleşik düzene karşı mücadele etme vizyonunu taşımıştır.
Bu yazıda, iki ayrı dönemde Türkiye ekonomi politiği üzerinde etkili olmuş ve birbirinden bağımsız gibi görünen iki figürün Türkiye vizyonları ve ekonomi-politik mirasları karşılaştırılacaktır.
Dönemsel açıdan farklı sosyolojik tabandan beslenmiş olmalarına ve arka plan bakımından farklı manzaralar arz etmelerine rağmen, iki liderin birçok benzer yönü olduğu anlaşılmaktadır. Kuşkusuz taban tabana zıt diyebileceğimiz farklı duruşlar da bulunmaktadır. Ayrışma noktalarına geçmeden önce ortaklaştıkları alanlara vurgu yapmak daha uygun görünmektedir.
Benzerlikler
Öncelikle, iki lideri de iktidara getiren zemin, batık bir ekonominin zor koşulları olmuştur. Ekonomik dönüşüm yönlü tercihleri ilk benzerliklerini oluşturmuştur. Ekonomik koşullar ön planda iken, iki liderin de politik ajandalarını kolayca ilan etmeleri söz konusu olamamıştır. Bu açıdan, adeta marksist terminolojiyi hayata geçirmek istercesine büyük altyapı projelerini hayata geçirerek üst yapıyı kontrol edebilecekleri zehabına kapılmışlardır. Sonuçta her iki lider de çevreden merkeze doğru yürümüş ve merkezde tutunabilmek için çok iddialı reformlar yapmaları gerektiğinin farkındaydılar.
Kapalı devletçi model yerine serbest piyasayı savunmaları, bilinçaltlarında var olan özgürlüğe susamışlığın bir ölçüsü olmuştur. Bu özgürlük özlemi hem politik hem de ekonomik haklar düzleminde belirgindir. Ekonomik hakları ön plana çıkararak muhtemelen politik alanı (özellikle inanç, düşünce ve ifade özgürlükleri) daha kolay açabileceklerini düşünüyorlardı.
Büyük otoyolları ve devasa köprüler inşa etme, iddialı havaalanlarını hizmete açma ve savunma sanayii gibi alanlarda iddialı başlangıç yapmaları ekonomi politikalarındaki diğer benzerliklerdir. Hatta bu konularda halef olan Erdoğan, selefini gölgede bırakarak koskoca bir ülkeyi adeta dev bir şantiyeye çevirmiş, toprak rantının reel olarak tavan yapmasında güçlü bir tetikleyici figür işlevi görmüştür.
İkinci benzerlik hem halefin hem de selefinin toplumun dindar kesimleri arasından gelmesidir. Özellikle halefin dini eğitim yapan bir kurumsal arka plandan beslenmesi ve bu eksende hareket eden siyasal bir örgütlenmenin içinden gelmesi dikkat çekmiştir. Selefin (Özal) daha sufi bir yorumdan beslenmesine ve bireysel dindarlığa atıfta bulunması yönüne mukabil halefin (Erdoğan) daha keskin hatlarla çizilen bir dindarlık profili taşıdığı görülmüştür.
Doğal olarak dindar muhafazakâr kesimlerin temsilciliğini üstlendikleri için muhafazakârların devletle barışmasını sağlamışlar, başörtüsü serbestliği ve dinî özgürlük alanlarının genişlemesi gibi konularda tabuları yıkmışlardır.
Buna rağmen seküler tonları ağır basan askeri bir vesayet rejiminin ardından iş başına gelmeleri, iktidarın ilk yıllarında hem Özal’ın hem de Erdoğan’ın harekât yeteneklerini kısıtlamıştır. Özal’ın ayağındaki pranga 12 Eylül darbesinden meşruiyet devşiren askerî vesayet iken, Erdoğan içinden geldiği Refah Partisi geleneğine karşı sert bir tutum sergileyen 28 Şubatçı askerî vesayetin gölgesi altında ilk dönemini tamamlamak zorunda kalmıştır.
Buradan yola çıkarak üçüncü benzerlik konusuna ulaşabiliriz. Askerî vesayetle mücadele adını taşıyan bu eylem biçiminde, hem halef hem de selef ordunun siyaset üzerindeki etkisini kırmak için çeşitli adımlar atmış ve sivil iradenin üstünlüğünü vurgulamıştır. Bu vesayeti ortadan kaldırma konusunda selefin ömrü vefa etmemişken, şans faktörü sürekli halefin yanında yer almıştır. Uluslararası konjonktürün kendisine muhtaç olduğunu fark ettiği bir dönemde halef, siyasi ustalığını sergileyerek seküler askeri mirası büyük bir ustalıkla sindirmede başarılı olmuştur.
Öyle ki, halef, tarihimizde hiç şahit olmadığımız biçimde, iki yüz yıllık modernleşme sürecinin öncülerinden olmaları ve cumhuriyetin kurucu elitleri arasında bulunmaları nedeniyle, uzun zamandır imtiyazlı bir muameleye maruz kalmalarına rağmen askeri vesayeti deyim yerindeyse silip süpürmüştür.
Diğer bir benzerlik faktörü, iki liderde de var olan geleneksel bürokrasi eleştirisidir. İki lider de bürokratik engelleri “halka hizmetin önündeki engel” olarak görmüş ve hiyerarşiyi aşan bir yönetim tarzı benimsemiştir. Özellikle halefin iki binli yılların başında sıkça kullandığı “bürokratik oligarşi” deyimi devrimsel değişime muhtaç bir yapı olarak değerlendirilmiştir. Nitekim bu konu, zamanla toplumsal meşruiyet alanı genişledikçe, merkezi bir yapı ile bütün sistemi değiştirecek büyük bir siyasi rejim değişikliğine giden yola (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) kadar genişleyecektir.
Farklılıklar: Yöntem ve Kurumsallık
Diğer yandan, onca benzerliğe rağmen iki lideri birbirinden keskin biçimde ayıran birçok özellik vardır. Bunlar arasında en önemli unsur, üslup farklılığıdır.
| Özellik | Turgut Özal | Recep Tayyip Erdoğan |
|---|---|---|
| Siyasi Üslup | Daha esnek, uzlaşmacı ve teknokrat ağırlıklı. | Kutuplaştırıcı, hitabete dayalı ve kitleleri mobilize edici liderlik. |
| Dış Politika | Batı (ABD ve AB) odaklı ilerleyen pragmatik bir “arabulucu” rol üstlenme. | Stratejik özerklik arayan, bölgesel güç iddiası yüksek ve zaman zaman Batı ile gerilen bir hatta liderlik. |
| Yönetim Süresi | Yaklaşık 10 yıl (1983-1993). | Çeyrek yüzyıla yakın (2002-Günümüz). |
| Ekonomi Modeli | İthal ikamecilikten ihracata dayalı modele geçiş. | Düşük faiz odaklı büyüme ve inşaat temelli tüketim modeli. |
| Medya İlişkisi | Medyanın kendisini eleştirmesine (karikatürler dahil) daha hoşgörülü. | Medya üzerinde çok daha baskın ve kontrolcü bir yapıya sahip. |
İki Liderin Miras ve Etki Düzeyleri
Turgut Özal, 1980 öncesi dönemde ortaya çıkan ithalat ikameci enkazın ardından Türkiye’nin “kabuğunu kıran” lider olmuş; Türkiye’nin ekonomik ve politik olarak dünyaya açılmasına öncülük etmiştir. Bununla beraber, ülkede 12 Eylül ile tıkanan bireysel özgürlüklerin önünü açmıştır.
Erdoğan ise, Türkiye’nin “kurumsal ve anayasal yapısını” değiştiren bir liderlik vizyonu ile temayüz etmiştir. Bu minvalde, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişe öncülük ederek 100 yıla yakın süredir devam eden geleneksel yapıda “sistemik bir değişime” neden olmuştur.
Bu süreçte Özal daha çok bir “reformist teknokrat” profili çizerken, Erdoğan güçlü bir “ideolojik lider ve dava adamı” profili sergilemiştir. Örneğin, Kürt meselesine bakış açıları, Avrupa Birliği ile ilişkileri ve uyguladıkları seçim stratejileri bakımından ayrışma düzeyleri büyük oranda farklılık göstermektedir. Erdoğan’ın potansiyel rakiplerine karşı verdiği mücadelede elde ettiği kazanımlar, ona istediği takdirde Kürt Meselesi’nde de “istediği zaman” inisiyatif alma özgürlüğü sunarken, Özal için benzer bir strateji izlemek çoğunlukla mümkün olmamıştır.
Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan, Türk siyasetinde kitleleri mobilize etme ve seçim kazanma konusunda “ezber bozan” stratejiler geliştirmiş iki lider olmuştur. Her iki lider de geleneksel siyasetin dışına çıkarak seçmenle doğrudan ve duygusal bağlar kurmayı başarmıştır.
Hedef kitle ve söylem açısından Özal’da “Orta Direk” söylemi ön planda iken Erdoğan için “Milletin Adamı” vizyonu ön plandadır. İki lider de kendilerini halkın içinden gelen ve statükoya (eski düzene) karşı savaşan figürler olarak konumlandırmıştır. Seçim kampanyasının merkezine “Orta Direk” kavramını koyan Özal, esnafı, memuru ve küçük üreticiyi hedef alarak, Türkiye’nin kalkınması için burjuvazinin güçlenmesi gerektiğini savunmuştur. Erdoğan da benzer biçimde, Özal geleneğinin bir temsilcisi olma iddiasını ön plana koyarcasına “Anadolu Aslanları” söylemine sarılmıştır.
Erdoğan, “vesayetle mücadele” temalarını sıkça kullanmış, özellikle toplumun uzun zamandır çevreye itilmiş olan dindar ve muhafazakâr kesimlerini “merkeze” taşıma vaadiyle kitleleri konsolide edebilmiştir. Özal’da ise bu söylem, dönemin konjonktürü gereği açık bir vurguya sahip görünmezken genel bir yerlileşme ve Türkiye topraklarını rekabete açma vizyonu ön planda görünmektedir.
Özal, bir teknolojik öncü olarak Türkiye’de siyasal reklamcılığı ve profesyonel kampanya yönetimini başlatan isim olmuştur. Özellikle televizyon konuşmalarında (İcraatın İçinden) elinde kalemle grafikler çizerek halka doğrudan seslenmiş, seçim dönemlerinde köylere kadar ulaşan video kasetler hazırlatmıştır. Bu şekilde, evlere ve kahvehanelere varıncaya kadar halkın her uzvuna yönelik, yürütmenin hesap verme dönemini başlatmıştır.
Erdoğan ise bir mobilizasyon ustası işlevi görmüş, çok güçlü bir teşkilat yapısı kurmuş ve düzenlediği devasa mitinglerle kitleleri heyecanlandırma stratejisi izlemiştir. Sosyal medyayı, profesyonel reklam filmlerini ve duygusal derinliği yüksek seçim şarkılarını (Dombra vb.) stratejisinin merkezine koymuştur.
Mottolar ve Siyasal Kimlikler
İki lider de seçmene “soyut ideolojiler” yerine “somut hizmetler” sunmayı tercih etmiştir. Özal, “Çağ atlayan Türkiye” sloganıyla otoyolları, köprüleri ve telekomünikasyon hamlelerini pazarlamış, Erdoğan ise, “Yaparsa AK Parti Yapar” mottosuyla savunma sanayii projelerini, şehir hastanelerini ve mega projeleri (İHA/SİHA, Togg) seçim kozu olarak kullanmıştır. Düz seçmene nüfuz edebilme kapasitesi açısından büyük benzerlikler olan iki lider, asıl gücün bu yakınlıktan kaynaklandığının farkındadır.
Özal, 1980 öncesinde Türkiye’yi sürükleyen ideolojik kamplaşmadan ders alarak “dört eğilim” stratejisi izlemiş, sağdan sola herkesi kucakladığını iddia eden “dört eğilimi birleştirme” (milliyetçi, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat) stratejisiyle ANAP’ı bir çatı partisi haline getirmiştir.
Diğer yandan Erdoğan, “bloklaşma” stratejisi izleyerek başlangıçta muhafazakâr-demokrat bir kitle partisi kurmuş, ilerleyen dönemlerde ise “Cumhur İttifakı” gibi bloklar üzerinden daha keskin ve kimlik temelli bir kutuplaşma/konsolidasyon stratejisi benimsemeyi tercih etmiştir.
En temel fark Özal‘ın daha çok “uzlaşmacı ve güleryüzlü” bir pragmatizmle kararsızları ikna etme çabasıyla ortaya çıkmasıdır. Diğer yandan Erdoğan “güçlü lider” imajı ve aidiyet duygusunu tetikleyen bir hitabetle kendi tabanını diri tutmayı öncelemiştir. Daha da önemlisi, Özal’ın politik yaşamı boyunca özenle izlediği “çoğulculuk” misyonu Erdoğan’da da ilk on yıllık devr-i hükümette cari iken, sonraki yıllarda bu politika yerini “çoğunlukçu” politikalara bırakmıştır. Zaten böylesi bir ray değişiminden sonra sosyo politik kutuplaşmaların şiddeti doz artırmıştır.
Sonuç
Bir ülkenin son elli yılının iki ucunda yaşanan kırılmalar, kopukluklar, benzerlikler ve farklılıkları temsil eden iki önemli figürün karşılaştırmasını yapmak oldukça zor olsa da, ülkenin yaşadığı yarım asırlık türbülans bu iki ucun neden sağlıklı biçimde bir araya getirilmediğinin anlaşılmasını gerektirmektedir.
Bu iki dönemde, koşullar büyük ölçüde değişmiş; sosyolojik ve politik ortam başkalaşmış ve dünya konjonktürü başka bir zemine doğru kaymış olsa da, dönemlere dair daha ileri çözümlemeler yapmakta büyük yarar bulunmaktadır.
Geleceği daha etkin biçimde tasarlamak, özellikle son on yılda daha kırılgan bir yapıya doğru evrilen Türkiye sosyo-politiğini yeniden sağlam raylar üzerine oturtmak ve gelecek nesillerin ülkeyle dair umutlarını mütemadiyen canlı tutmak, geçmiş ve gelecek arasında sürekli mekik dokumakla mümkün olacaktır.