Ali, üniversitenin ilk günü elinde yeni alınmış defterlerle kampüse girdiğinde, içinde tuhaf bir gurur vardı.
Artık “üniversiteliydi.” En azından öyle sanıyordu. Liseden yeni çıkmıştı; alışkanlıkları hâlâ tazeydi. Sınıfa giriyor, hocayı dinliyor, not alıyor, çıkıyor… Gün bitiyordu. Ona göre, bu üniversite hayatıydı.
Aylar geçti. Ali’nin hayatı değişmedi. Ders, kantin, yurt… Bazen arkadaşlarıyla kahve, bazen sosyal medyada uzun saatler. Ama bir şey eksikti. O eksiklik, adını koyamadığı bir boşluk gibi içinde büyüyordu.
Bir gün, yağmurlu bir öğleden sonra, rastgele bir binaya sığındı. Kapının üzerinde “Kütüphane” yazıyordu. İçeri girdi. Sessizlik, dışarıdaki yağmurdan daha yoğundu. Rafların arasında yürürken kendini tuhaf hissetti; sanki yüzlerce göz onu izliyor ama yargılamıyordu. Bir kitap çekti raftan. Sonra bir tane daha. Masaya oturdu.
İlk defa, bir hocanın anlattığı için değil, bir sınavda çıkacağı için değil… sadece anlamak için okumaya başladı.
O gün, Ali için küçük ama derin bir kırılmaydı.
Sonraki günlerde kütüphaneye tekrar geldi. Önce haftada bir, sonra neredeyse her gün. Derslerde öğrendiklerinin aslında ne kadar sınırlı olduğunu fark etti. Hoca bir kavramdan bahsediyordu; Ali o kavramın peşine düşüyordu. Bir kitap başka bir kitaba, bir düşünce başka bir düşünceye kapı aralıyordu.
Bir süre sonra Ali, ders anlatılan sınıflarda sadece dinleyen biri olmaktan çıktı. Sorular sormaya başladı. Hatta bazen hocanın söylediklerini tartıştı. Arkadaşları önce şaşırdı:
“Ne gerek var bu kadar düşünmeye?” dediler.
Ali artık o sorunun cevabını biliyordu.
Çünkü o, yavaş yavaş “öğrenci” olmaktan çıkıyordu.
Bir akşam, üniversitede düzenlenen küçük bir seminere gitti. Konu, kendi bölümünden bile değildi. Ama dinledi. Not aldı. Anlamadığı yerleri araştırdı. Sonra başka bir seminere… Bir konferansa… Bir süre sonra Ali, sadece derslerin değil, hayatın da öğrencisi olmaya başlamıştı.
Haftada bir sinemaya gitmeye başladı. İzlediği filmler üzerine düşündü. Karakterleri, anlatıyı, alt metni çözmeye çalıştı. Ayda bir konsere gitti. Müziğin sadece dinlenen bir şey olmadığını, hissedilen ve yorumlanan bir dil olduğunu fark etti.
Bir gün, kampüsün yakınında bir miting vardı. Eskiden olsa uğramazdı. Ama bu kez gitti. Kalabalığın içinde durdu. Konuşmacıyı dinledi. Alkışlayanları, susanları, itiraz edenleri gözlemledi. Kendi kendine sordu:
“Bu söylenenler ne anlama geliyor?”
“Ben buna katılıyor muyum?”
“Eğer katılmıyorsam neden?”
O gün Ali, sadece bir dinleyici olmadı. Düşünen, tartan, gerekirse karşı çıkan bir zihne dönüştü.
Yıllar geçerken, Ali’nin defterleri azaldı ama kitapları çoğaldı. Ezberleri silindi ama soruları arttı. Notları düştü belki, ama anlayışı derinleşti.
Bir gün yurttaki eski arkadaşlarından biri ona sordu:
“Sen hâlâ ders çalışmıyorsun gibi görünüyorsun, ama nasıl bu kadar şey biliyorsun?”
Ali gülümsedi:
“Ben artık sadece ders çalışmıyorum.”
Sonra biraz durdu ve ekledi:
“Ben üniversitedeyim.”
Arkadaşı anlamadı. Çünkü o hâlâ on üçüncü sınıftaydı. Ali ise artık sayılarla ölçülen bir yerde değildi. Çünkü öğrenci olmak, bir sınıfa ait olmaktı.
Ama üniversiteli olmak… sınıfların dışına çıkmaktı.
Öğrenci, kendisine verilenle yetinir. Üniversiteli ise yetinmez; arar, sorgular, yıkar ve yeniden kurar. Öğrenci, öğretmenin anlattığı kadar bilir.
Üniversiteli ise bilginin peşine düşer, onu parçalar, yeniden anlamlandırır.
Ve en sonunda Ali şunu anladı:
Üniversite, bir bina değildir.
Bir diploma değildir.
Bir sınıf hiç değildir.
Üniversite… İnsanın kendi zihninde başlattığı bir isyandır.
Ve o isyan, bir daha asla sayılarla ölçülemez.