Hava serindi.
Deniz tüm güzelliğiyle uzanıyordu; hafif bir rüzgâr denizin serinliğini kıyıya taşıyordu. Rüzgâr yalnızca serin değildi; temizdi de. İnsan nefes aldıkça sanki ciğerlerinin içi değişiyor, yıllardır içeride birikmiş ağır hava dışarı çıkıyordu.
Ormanın içinde değildim ama ormanın kıyısında yürüyordum. Bir süredir spor yapıyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor, sessizliğin içinde kitap okuyor ve düşünüyordum. İnsan bazen kalabalıktan değil, kendi içindeki gürültüden uzaklaşmak için yola çıkıyordu.
O gün de öyle bir yürüyüş sırasında, hiç beklemediğim bir yerde kerpiç bir evle karşılaştım.
Evin önünde yaşlı bir teyze odun kırıyordu.
Hava serin olduğuna göre biraz sonra sobasını yakacaktı. Bir süre uzaktan baktım. Sonra yanına doğru yürüdüm.
“Teyze, bırak ben kırayım. Yardım edeyim.”
Başını kaldırdı. Beni tepeden tırnağa süzdü.
“Kimsin sen?”
“Köyden olmadığın belli.”
Gülümsedim.
“Eskiden değildim, teyze,” dedim. “Ama şimdi köydenim.”
Bir an yüzüme baktı. Sonra elindeki odunu yere bıraktı.
“Peki,” dedi. “Gel kır.”
Baltayı elime aldım. Odunları kırmaya başladım.
Teyze içeri girdi.
Beş on dakika sonra elinde bir bardak sütle çıktı. Odunları bitirmemi bekledi. Sonra yakındaki bir kütüğün üzerine oturdu. Ben de son odunu kırıp baltayı yere bıraktım.
Teyze sütünden bir yudum aldı.
“Oğlum,” dedi, “niye geldin sen bu köye?”
“Kampa geldim teyze.”
“Ne kampı?”
“Kitap okuma kampı. Düşünme kampı.”
Başını hafifçe salladı.
“Yok oğlum,” dedi. “Galiba sen kaçmışsın.”
Şaşırdım.
“Neden kaçmışım teyze?”
“Seni kıranlardan kaçmışsın. Seni üzenlerden kaçmışsın.”
Sustu.
Sonra gözlerimin içine baktı.
“Kırgınsın sen. Üzgünsün.”
Elimdeki baltayı ayağımın dibine koydum. Sapından tuttum, dik durdu. Sonra tamamen ona döndüm.
“Sen anlat teyze,” der gibi sustum.
Teyze sütünden bir yudum daha aldı.
“Evladım,” dedi, “ben senden en az on beş yaş büyüğüm. Çok şey yaşadım. Burada mutlu olduğunu düşünüyorsun.”
“Mutluyum teyze.”
“Doğru,” dedi. “Mutlusun. Öyle de gözüküyor. Gözlerinin içi gülüyor.”
Sonra biraz sustu.
“Ama sana bir şey söyleyeceğim. Gerçekten mutlu olmak istiyorsan, bir şey yap.”
“Nedir?”
“Herkesi affet.”
Sesi hiç yükselmedi.
“Affetmek güzelliktir, oğlum. Sana kim ne yaptıysa, kim olursa olsun, affet. Dilinle söylemeyebilirsin. Ama kalbinle affet.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra bana baktı.
“Ben tam yirmi üç yıl beş ay hapis yattım.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Sebebini anlatmamı ister misin?”
“Anlat, teyze.”
Teyze başını eğdi.
“Beni istemediğim biriyle evlendirdiler. Bu köyden biriydi. Benim sevdiğim başka bir çocuk vardı. Fakir de değildi. Orta halli bir ailenin çocuğuydu. Ama babam vermek istemedi.”
Bir an durdu.
“Annem istiyordu. Babam istemiyordu. Nedenini hiçbir zaman tam anlayamadım. Belki sevdiğim çocuğun babasıyla bir yerde kavga etmişlerdi. Belki kahvede bir mesele olmuştu. Belki gurur yapmıştı. Bilmiyorum. Ama babam affetmesini bilmiyordu.”
Başını kaldırdı.
“Tıpkı evlendiğim adam gibi.”
Rüzgâr o sırada biraz daha kuvvetlendi.
“Beni evlendirdi. Evlendiğim adam sürekli içiyordu. Bu yörenin insanları çok içerdi. O da içerdi. Sonra beni döverdi.”
Bir an sustu.
“Babamın evine de gidemezdim. Sevdiğim genç de köyü terk edip şehre gitti. Artık onu da göremiyordum.”
Teyze ellerini dizlerinin üzerine koydu.
“Günler geçti. Haftalar geçti. Aylar geçti. Bir gün artık dayanacak hâlim kalmadı.”
Sesi değişti.
“Adam yine sarhoş geldi. Bana vurdu. Tokat attı. Yumruk attı. Tekmeledi.”
Gözlerini uzaklara çevirdi.
“Sonra ne oldu bilmiyorum. Birden içime bir kuvvet geldi. Üzerine yürüdüm. Ben onu göğüsten hızla ittim. Sendeleye sendeleye geri geri gitti. Zaten sarhoştu. Hızarın üstüne düştü.”
Sustu.
“Boynundan kan gelmeye başladı.”
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
“O zamanlar ambulans öyle hemen gelmezdi. Bezlerle, çarşaflarla kanı durdurmaya çalıştım. Olmadı.”
Başını eğdi.
“Öldü.”Sonra bana baktı.
“Mahkeme benim öldürdüğüme karar verdi. Yirmi üç yıl beş ay yattım.”
İkimiz de sustuk.
Uzakta denizin sesi duyuluyordu.
Teyze sütünden son bir yudum aldı.
“Şimdi sana bir şey daha söyleyeyim, oğlum.”
“Dinliyorum, teyze.”
“Ben kimi affettim, biliyor musun?”
Başımı kaldırdım.
“Hakimi mi?”
“Hayır.”
“Savcıyı mı?”
“Hayır.”
“Kocanı mı?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Sonra çok sakin bir sesle söyledi:
“Babamı affettim.”
Sanki bütün hikâye o iki kelimeyi söylemek için anlatılmıştı.
“Beni bu hayata mahkûm eden babamı. Beni istemediğim adamla evlendiren babamı. Sevdiğim adamdan ayıran babamı.”
Bir süre sustu.
“Cezaevinden çıktıktan sonra köyüme geri döndüm. Her hafta babamın mezarına gittim. Dua ettim. Sonra mezarının başında ona şöyle dedim: ‘Baba, bana yaşattıkların için seni affediyorum.’”
Gözleri doldu.
“Bir gece babam rüyama geldi.”
“Nasıldı, teyze?”
“Bana baktı ve ‘Kızım, beni affet’ dedi.”
Teyze gülümsedi.
“Ben de ona, ‘Zaten baba, seni affettim,’ dedim.”
“Biliyorum, kızım,” dedi. “Biliyorum.”
“Sonra gitti.”
“Bir daha rüyama girmedi.”
Teyze ellerini birbirine kenetledi.
“Ben de yaklaşık on üç yıldır burada tek başıma yaşıyorum.”Evin duvarlarına baktım. Kerpiç duvarlara, odunlara, küçük bahçeye, sobanın durduğu yere…
“Cezaevinde öğrendiğim tek bir şey vardı,” dedi. “Herkesi affetmek.”
Sonra gözlerimin içine baktı.
“Sen de affet, oğlum.”
Ayağa kalktı.
“İçeri giriyorum.”
Biraz sonra elinde bir bardak sütle çıktı.
“Bu da senin.”
Sütü aldım.
“Sağ ol, teyze.”
Odunlar bitmişti. Sütü de içtim.
Sonra elini öptüm.
“Yine gelsem olur mu?”
Gülümsedi.
“Süt içmeye mi?”
“Yok.”
“Ne için?”
“Hatıralarını dinlemeye.”
Teyze başını salladı.
“Evladım,” dedi, “en büyük hatıramı seninle paylaştım. Bundan sonrakilerin hepsi çok küçük.”
Gökyüzüne baktım.
Yağmur başlayacak gibiydi.
“Ben artık eve gideyim, teyze.”
“Git oğlum.”
Yola çıktım.
Yağmurun hızını artırmadan eve yetişmek için hafifçe koşmaya başladım.
Ama bu defa yalnızca yağmurdan kaçmıyordum.
Belki de yıllardır ilk defa, içimde taşıdığım bazı şeylerin peşinden koşmayı bırakıyordum.
Arkamda kerpiç bir ev, bir soba, odun kokusu ve yaşlı bir teyze kalmıştı.
Elimde ise boş bir bardak vardı.
Ama içimde, yıllardır eksik olan bir şey vardı:
Affetmenin sessizliği.