Bir zamanlar siyasetçi konuşurdu, millet de dinlerdi. Sonra siyasetçi yazılı metinden okumaya başladı; millet yine dinledi. Daha sonra kürsüye görünmez bir yardımcı çıktı: Prompter. Siyasetçi artık konuşmuyor, kendisine akıtılan cümleleri takip ediyordu. Bugün ise yeni bir çağın eşiğindeyiz. Belki de yarının siyasetçisi yalnızca prompterden değil, yapay zekâdan gelen cümlelerden de beslenecek. Bunun gelişmişlik mi yoksa başka bir şey mi olduğunu tarih belirleyecek.
İlginç olan şudur ki, prompter kullanan siyasetçilerin ataları aslında kara tahta akademisyenleridir.
Bir zamanlar üniversitelerde kara tahtalar vardı. Tebeşir, hocanın elinde yalnızca bir yazı aracı değil, düşüncenin uzantısıydı. Hoca tahtaya yazarken aynı zamanda düşünür, düşünürken aynı zamanda üretirdi.
Atatürk’ün kara tahta başındaki fotoğrafı yalnızca bir eğitim sahnesi değildir; fikrin maddeye dönüştüğü bir semboldür. İsmet İnönü’nün, Alparslan Türkeş’in, Necmettin Erbakan’ın, Turgut Özal’ın yetiştiği iklim de budur. Onlar, kara tahtanın tozunu yutmuş akademik ve entelektüel dünyanın çocuklarıydılar. Konuşmadan önce okuyan, okumadan önce düşünen bir neslin temsilcileriydiler.
Bugün ise üniversitelerde akıllı tahtalar var. Tebeşirin yerini dokunmatik ekranlar aldı. Hoca artık tahtaya dönüp düşünmüyor; ekrana dokunuyor. Bir zamanlar düşüncenin ritmi tebeşirin sesiyle ölçülürdü, şimdi ekran geçişlerinin hızıyla ölçülüyor. Bilginin ağırlığı azalırken sunumun estetiği artıyor. Fikirler bazen bir PowerPoint slaydının köşesinde sıkışıp kalıyor.
İşte bu yüzden akıllı tahta ile prompter arasında görünmez bir akrabalık vardır. Akıllı tahta akademisyeni bilgiyi ekrandan aktarır; prompter siyasetçisi de fikri ekrandan aktarır. Birisi öğrenciye, diğeri seçmene hitap eder. Aralarındaki fark yalnızca salonun büyüklüğüdür.
Kara tahta bir atölyeydi; akıllı tahta bir stüdyo oldu. Prompter ise bu stüdyonun siyaset sahnesine taşınmış hâlidir.
Belki de mesele teknoloji değildir. Çünkü tebeşir de bir teknolojiydi, akıllı tahta da. Asıl mesele, düşüncenin nerede üretildiğidir. Kara tahtanın önünde fikir doğuyordu. Akıllı tahtanın önünde fikir sunuluyor. Prompter’ın önünde ise fikir okunuyor.
Böylece tarihin ironik bir döngüsü ortaya çıkıyor: Kara tahta akademisyenlerinin çocukları siyasetçi oldu; akıllı tahta akademisyenlerinin çocukları ise prompter kullanan siyasetçiler…
Yarının çocukları kim olacak?
Belki de cevap, ekrana değil, yeniden düşünceye bakmayı başarabilenlerde gizlidir.
Siyah Örtüden Mavi Ekrana: Tebeşir Tozundan Dijital Sütunlara Bir Nesil Hikâyesi
Prompter okuyan bir siyasetçinin kürsüdeki o donuk, camdan yansıyan gözleri ile akıllı tahtanın parlayan maviliğine mühürlenmiş dijital akademisyenin kendinden menkul ezberleri… Aralarındaki mesafe, ne kadar bir gelişmişlik göstergesidir; bilinmez. Ama şu kesindir ki tarih, her devrin kendi evladını kendi alet edevatıyla emzirir.
Bir zamanlar bu toprakların zihni, ruhunu tebeşir kokulu sınıflara, demir merdivenli fabrikalara, köşe bucak memleket yollarına seren adamların harcıyla yoğrulmuştu. O kara tahtanın başındaki akademisyenler, ellerinde birer parça kireçle sadece denklem çözmez, rıza üretir, yön tayin ederdi. O günün siyasetçisi kağıda bakmaz, ezberden meydanları sallardı; çünkü kelime onun kendi ciğerinden kopardı.
Ruhunu bu toprağın demirine, çimentosuna, tütününe ve asfaltına basmış o devir; demircinin, plentçinin, atlaytın devriydi. İsmet İnönü’nün o mesafeli, hesap kitap kokan devlet aklı da, Atatürk’ün o keskin kurşun kalemiyle çizilmiş haritaları da, Necmettin Erbakan’ın ağır sanayi çarkları da, Alparslan Türkeş’in o sert ve mukim hitabeti de, Turgut Özal’ın “çağ atlayan” o kilitli valizleri de hep aynı kökktendi: Onlar, kara tahta akademisyenlerinin çocuklarıydı. Tozu yutmuş, tırnağıyla kazımış, kelimenin ve demirin ağırlığını omuzlarında taşımıştı.
Zaman aktı; demir pas tuttu, kireç eridi, tahtalar akıllandı.
Bugün sınıflarda tebeşir izi yok, lamba parıltısı var. Akademisyen kürsüde değil, slaytın arka planında saklı; dijital çağın konforunda, hazır kodlarla zihin üreten bir memur esnafı.
Siyasetçi ise kürsüde kendi sesine yabancı, camdan akan satırları ezberlemeye çalışan bir kukla.
İşte bugünün prompter kullanan siyasileri ile akıllı tahtanın altındaki dijital akademisyenler; onlar da o eski, gürültülü ama gerçek dünyanın değil, bu steril, dokunmatik ve ruhsuz yeni zamanın çocuklarıdır.
Biri ekrandan okur, diğeri ekrana yazar. Arada ne bir ter damlası kalmıştır ne de o eski kara tahtanın elleri kurutan o keskin kokusu.
Gelişiyoruz zannederken, tuşların arasında kaybolan, ruhunu çiğnetmeden sadece “bağlantıda” kalabilen bir insanlık komedyası, işte manzaranın ta kendisi…