Bazı ayrılıklar kayıp değildir; insanın kendisine dönüşüdür. Bazı kapılar kapanırken aslında başka kapılar açılmaz, insan uzun zamandır aradığı kapının zaten kendi içinde olduğunu fark eder. Haliç Üniversitesi’nden ayrılışım da benim için böyle bir hadisedir.
Dışarıdan bakıldığında bir kurumdan ayrılış gibi görünen bu karar, gerçekte kahırdan lütfe doğru yönelen uzun bir iç yolculuğun başlangıcıdır.
İnsan hayatında bazı dönemler vardır ki zamanın büyük bir kısmı idari işlerin, bürokratik süreçlerin, toplantıların, yazışmaların ve günlük meşguliyetlerin içinde geçer. Akademi gibi düşüncenin ve tefekkürün merkezi olması gereken bir alanda bile bazen insan kendisini bilginin değil prosedürlerin içerisinde bulur. Oysa ilim, evrakların arasında değil, zihnin derinliklerinde büyür. Hakiki düşünce kalabalık koridorlarda değil, çoğu zaman sessiz odalarda doğar.
Bu sebeple ayrılışım bir kaçış değil, bir yöneliştir. Bir vazgeçiş değil, bir tercih ediştir. Kurumsal hayatın zorunlu meşguliyetlerinden uzaklaşarak yeniden kitapların, fikirlerin, tefekkürün ve yazının dünyasına dönme iradesidir. Çünkü insan bazen dışarıdaki gürültüden uzaklaştıkça kendi içindeki sesi daha iyi işitir.
Bundan sonraki hayatımı münzevi bir hayat olarak tanımlamak mümkündür. Fakat burada kastedilen münzevilik dünyadan el etek çekmek değildir. Bilakis düşünceyle, kitaplarla, öğrencilerle, yazılarla ve fikirlerle daha derin bir temas kurabilmenin yoludur.
Bu münzevilik bir yalnızlık değil, zihinsel bir kalabalıktır. İnsanlarla değil düşüncelerle çevrili bir hayattır. Gürültünün yerini sessizliğin, telaşın yerini tefekkürün aldığı bir varoluş biçimidir.
Aslında tarih boyunca büyük fikir adamlarının önemli bir kısmı böyle bir hayatı tercih etmiştir. Çünkü düşünce, sürekli dağılmaktan hoşlanmaz. Derinleşmek ister. Bir fikrin olgunlaşması için zaman gerekir; zamanın verimli kullanılabilmesi için ise insanın kendi iç dünyasıyla baş başa kalabilmesi gerekir. Akademik üretkenlik çoğu zaman kalabalıkların değil, yalnızlığın eseridir.
Bu nedenle benim için münzevi hayat, pasif bir geri çekiliş değil; aktif bir inşa sürecidir. Yazılacak kitapların, tamamlanacak araştırmaların, geliştirilecek fikirlerin ve üzerinde uzun yıllar düşünülecek meselelerin hazırlık safhasıdır.
Dışarıdan bakıldığında sakin görünen bu hayatın içinde yoğun bir zihinsel hareket bulunmaktadır. Görünürde sessizlik vardır; fakat o sessizliğin altında sürekli çalışan bir düşünce dünyası yaşamaktadır.
Kahır olarak görülen hadiselerin çoğu zaman içinde lütfe dönüşmesi de belki buradan kaynaklanmaktadır. İnsan yaşadığı anda yalnızca kaybettiğini görür. Aradan zaman geçtiğinde ise kayıp sandığı şeyin kendisini başka bir imkâna hazırladığını fark eder.
Bugün geriye dönüp baktığımda ayrılığın yalnızca bir son olmadığını, aynı zamanda yeni bir başlangıcın habercisi olduğunu görüyorum.
Bu yüzden Haliç Üniversitesi’nden ayrılışımı bir kırgınlık hikâyesi olarak değil, bir yön değiştirme hikâyesi olarak değerlendiriyorum. Bu karar beni daha fazla okumaya, daha fazla düşünmeye, daha fazla yazmaya ve ilimle daha derin bir ilişki kurmaya sevk etmektedir.
Eğer akademinin özü hakikati aramaksa, bu arayış bazen kurumların içinde, bazen de onların dışında devam eder.
Sonuç olarak, bu ayrılış benim için kahırdan lutfa yöneliştir.
Bundan sonraki hayat, dış dünyanın hızından uzak fakat fikirlerin hareketiyle canlı; kalabalıklardan uzak fakat düşüncelerle zengin; görünüşte münzevi fakat hakikatte son derece dinamik bir akademik hayat olacaktır.
Çünkü çoğunlukla insanın en verimli yolculuğu dışarıya doğru olan değil, kendi içine yaptığı yolculuktur.