Siyasi partiler, iç dinamiklerinde yaşanan güç mücadeleleri, ideolojik farklılaşmalar ve liderlik krizleri neticesinde zaman zaman derin yapısal dönüşümler geçirmektedir. Bu yazıda Türkiye’nin en köklü siyasi kurumu olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekseninde gelişen özgün bir siyasal krizi ele alınmaktadır.
Özgür Özel’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı sürecinde döktüğü gözyaşları ile sembolleşen duygusal bağlılık evresinden; Kılıçdaroğlu’nun tartışmalı bir mutlak butlan kararıyla partinin başına dönmesi ve bu dönüşü bir arınma süreci olarak meşrulaştırmasıyla başlayan kurumsal kopuşa kadar uzanan süreç, siyaset bilimi perspektifiyle ele alınmaktadır.
Bu yazıda, yargısal kararların siyasal alana müdahalesinin, liderlik kültünün söylemsel inşasının ve merkez sol siyasette yaşanan kurumsal bölünmenin yeni bir parti oluşumuyla sonuçlanması değerlendirilmektedir.
1. Siyasal Krizlerin Anatomisi ve Kurumsal Kırılganlık
Siyasi partiler, yalnızca belirli ideolojik hedefleri gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş rasyonel aygıtlar değil; aynı zamanda içerisinde duygusal bağların, kişisel sadakatlerin, güç mücadelelerinin ve hukuki çatışmaların barındığı karmaşık sosyolojik yapılardır.
Bir siyasi partinin iç işleyişinde meydana gelen değişimler, çoğu zaman sadece o partinin değil, ülkenin genel siyasal sisteminin de yönünü belirleme potansiyeline sahiptir. Türkiye siyasi tarihinde, liderlik değişimleri ve parti içi muhalefet hareketleri sıklıkla sancılı süreçlere sahne olmuştur. Ancak son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi özelinde kurgulanan ve gerçeğe dönüşen liderlik krizi, siyaset bilimi literatürüne yeni bir tartışma konusu sunmaktadır.
Sürecin başlangıç noktası, eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edildiği gün, o dönem partinin önemli figürlerinden biri olan Özgür Özel’in kameralar önünde döktüğü gözyaşlarıdır. Bu gözyaşları, siyasal literatürde “lider ile kadro arasındaki yoğun duygusal bağın ve adanmışlığın” bir sembolü olarak okunmuştur. Ancak siyasette duygusal sadakatler, konjonktürel değişimler karşısında oldukça kırılgandır.
Nitekim ilerleyen süreçte, parti içi muhalefetin yükselmesi, kurultay süreçleri ve nihayetinde Kılıçdaroğlu’nun bir hukuki terim olan mutlak butlan (hukuki bir işlemin kurucu unsurlarındaki eksiklik nedeniyle baştan itibaren geçersiz sayılması) kararına dayanarak genel başkanlık koltuğuna geri dönmesi, bu duygusal bağın tamamen kopmasına yol açmıştır.
Kılıçdaroğlu’nun bu geri dönüşü salt bir hukuki zafer olarak değil, kurumsal bir arınma süreci olarak nitelendirmesi, söylemsel düzeyde yeni bir meşruiyet zemini yaratma çabasıdır. Öte yandan, mutlak butlan kararını antidemokratik bir müdahale olarak yorumlayan Özgür Özel ve destekçilerinin CHP’den koparak yeni bir siyasi parti kurma yoluna gitmeleri, merkez sol siyasette telafisi zor bir bölünmeye işaret etmektedir. Bu çalışmada, “gözyaşından arınmaya” uzanan bu dramatik dönüşümü; siyasal meşruiyet, söylem analizi, hukukun siyasallaşması ve kurumsal bölünme kuramları çerçevesinde incelenmesi amaçlanmaktadır.
2. Siyasette Duygunun Temsili: Gözyaşından Siyasal Kopuşa
Siyasal iletişim ve siyaset psikolojisi, duyguların seçmen davranışı ve parti içi hiyerarşi üzerindeki etkisini uzun süredir incelemektedir. Özgür Özel’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylık ilanı sırasında döktüğü gözyaşları, ilk bakışta saf bir sevgi ve inanç göstergesi olarak algılanabilir. Ancak siyaset sosyolojisi bağlamında bu durum, “duygusal sadakat” kavramı ile açıklanır. Lidere duyulan bağlılık, sadece rasyonel siyasi çıkarlar üzerinden değil, ortak yaşanan zorluklar, paylaşılan umutlar ve kolektif hezeyanlar üzerinden de şekillenir.
Özel’in gözyaşları, o dönemde parti içi bütünlüğün ve lidere koşulsuz desteğin bir sembolü olarak sunulmuştur. Ancak siyasetin rasyonel ve acımasız doğası, bu tür duygusal dışavurumların kalıcılığını çoğu zaman imkânsız kılar. Seçim sonuçlarının getirdiği hayal kırıklıkları, parti içi güç dengelerinin değişmesi ve tabandan yükselen değişim talepleri, duygusal bağların yerini pragmatik hesaplamalara ve yapısal eleştirilere bırakmasına neden olmuştur.
Gözyaşı ile simgeleşen bu sadakat evresinin, bir kopuşa ve nihayetinde yeni bir parti kurma iradesine dönüşmesi, Max Weber’in karizmatik otoritenin rutine binmesi kuramıyla yakından ilişkilidir. Liderin karizması ve yaratılan duygusal rüzgâr başarısızlıkla sonuçlandığında, kadrolar kendi siyasal varoluşlarını sürdürebilmek adına liderden bağımsızlaşma eğilimi gösterirler.
Özel’in gözyaşlarından vazgeçip kurumsal bir isyan bayrağı açması, duygusal siyasetten rasyonel siyasete geçişin en net göstergesidir. Bu dönüşüm, sadakatin yerini siyasal hayatta kalma güdüsünün almasının doğal bir sonucudur.
3. Siyasetin Yargısallaşması ve Bir Enstrüman Olarak Mutlak Butlan
Bu siyasi krizin en özgün taraflarından biri, parti içi iktidar değişiminin sandık veya kurultay iradesiyle değil, hukuki bir mekanizma olan mutlak butlan kararı ile gerçekleşmiş olmasıdır. İdare hukuku ve medeni hukukta sıkça karşılaşılan mutlak butlan, bir işlemin kanunun emredici hükümlerine aykırı olması sebebiyle yok hükmünde sayılması anlamına gelir. Kılıçdaroğlu’nun, kendisinin gidişiyle sonuçlanan kurultay veya karar alma süreçlerini mutlak butlan gerekçesiyle iptal ettirip geri dönmesi, literatürde siyasetin yargısallaşması kavramı çerçevesinde tartışılmalıdır.
Siyasetin yargısallaşması, temel siyasi anlaşmazlıkların ve parti içi güç mücadelelerinin siyasal alanın (kurultaylar, delegeler, parti meclisleri) dışına çıkarılarak mahkemeler veya yüksek yargı organları aracılığıyla çözülmeye çalışılmasıdır. Kılıçdaroğlu’nun bu hamlesi, hukuki açıdan meşru bir zemine oturtulmuş olsa da, sosyolojik ve demokratik meşruiyet açısından derin tartışmaları beraberinde getirmiştir. Hukuki meşruiyet, bir eylemin yasalara uygunluğunu ifade ederken; sosyolojik meşruiyet, o eylemin parti tabanı, delegeler ve kamuoyu tarafından kabul edilebilirliğini ifade eder.
Mutlak butlan kararı, parti içi demokrasi mekanizmalarını devre dışı bırakarak, parti içi muhalefet tarafından bir hukuki darbe veya bürokratik vesayet olarak algılanmıştır. Hukukun, siyasal bir silah olarak kullanılması, parti içi kurumsallaşmaya ağır bir darbe vurur. Üyelerin oy verme davranışlarının ve delege iradesinin hukuki bir içtihatla yok sayılması, siyasal katılım inancını zedeler. Özgür Özel ve ekibinin bu kararı tanımaması, tam da bu sosyolojik meşruiyet krizinin bir sonucudur. Onlar için mutlak butlan, hukuki bir doğrudan ziyade, iktidarı bırakmak istemeyen bir yapının yargıyı araçsallaştırmasıdır.
4. Bir Söylem Olarak Arınma: Kılıçdaroğlu’nun Geri Dönüş Stratejisi
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık koltuğuna hukuki bir kararla dönmesinin yarattığı meşruiyet açığı, güçlü bir siyasal söylemle kapatılmak zorundaydı. Kılıçdaroğlu’nun bu süreci arınma olarak isimlendirmesi, tesadüfi bir kelime seçimi değil, bilinçli bir siyasal iletişim ve çerçeveleme stratejisidir.
Siyasal söylem analizinde arınma metaforu, genellikle bir yapının özünden saptığı, dışsal veya içsel zararlı unsurlar tarafından zarar verildiği ve eski saf, ideal haline dönmesi gerektiği durumlarda kullanılır. Kılıçdaroğlu, arınma söylemini kullanarak, yokluğunda partiyi yönetenleri (Özgür Özel ve destekçilerini) partinin temel ilkelerinden, kurucu felsefesinden veya sol-sosyal demokrat ideolojisinden sapmakla itham etmiştir. Bu söylem, geri dönüşü bir koltuk sevdası veya kişisel bir hırs olmaktan çıkarıp, partiyi kurtarmaya yönelik kutsal bir göreve, ideolojik bir değişikliğe dönüştürmeyi amaçlar. Ancak arınma kavramı, kendi içinde tehlikeli bir ötekileştirme uygulaması barındırır.
Arınma, doğası gereği kirli veya uygunsuz olanın dışarı atılmasını gerektirir. Parti içi demokrasilerde farklı seslerin, hiziplerin ve alternatif politikaların varlığı olağan karşılanırken; arınma söylemi, muhalifleri birer fikir ayrılığından ziyade partinin bünyesinden atılması gereken virüsler veya yabancı maddeler olarak kodlar. Kılıçdaroğlu’nun arınma vizyonu, partiyi yapısal olarak tek tipleştirmeyi, sadakat kültürünü yeniden sağlamayı ve mutlak butlan kararının yarattığı antidemokratik algıyı ideolojik bir zorunluluk maskesiyle örtmeyi hedefler.
Bu durum, siyaset bilimci Robert Michels’in “Oligarşinin Tunç Kanunu” kuramını akıllara getirmektedir. Michels’e göre, en demokratik ideallere sahip örgütler bile zamanla küçük bir elit grubun (veya tek bir liderin) kontrolüne girmeye mahkûmdur. Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan ile dönüp bunu arınma olarak sunması, parti içi oligarşinin kendini yeniden üretme refleksinden başka bir şey değildir. Lider, kendi varlığını partinin bekasıyla eşdeğer görmekte ve muhalefeti tasfiye etmeyi meşru bir hak olarak kabul etmektedir.
5. Yeni Parti’nin Kuruluşu ve Merkez Sol Siyasette Parçalanma
Mutlak butlan kararı ile gerçekleşen müdahale ve ardından gelen “arınma” (tasfiye) söylemi, siyasal sistemlerde sıkça görülen çıkış-ayrılma mekanizmasını tetiklemiştir. Albert O. Hirschman’ın ünlü eseri “Çıkış, Ses ve Sadakat” (Exit, Voice, and Loyalty) bağlamında durumu incelediğimizde; Özgür Özel ve ekibi, önce parti içinde “ses” çıkararak muhalefet etmiş, ancak mutlak butlan kararıyla bu sesin hukuken boğulması ve sadakatin zorla talep edilmesi üzerine tek geçerli rasyonel seçenek olan “çıkış” yolunu, yani yeni bir parti kurma yolunu seçmişlerdir.
Özgür Özel’in yeni bir siyasi parti kurması, Türkiye’deki merkez sol ve sosyal demokrat siyaset açısından tarihi bir fay hattı kırılmasıdır. CHP gibi tarihsel kökleri derinde olan, Cumhuriyetin kurucu değerlerini temsil eden bir partiden ayrılıp yeni bir kitle partisi inşa etmek, olağanüstü sosyolojik zorluklar barındırır. Yeni kurulan partinin aşması gereken en büyük engel, kurumsallaşma ve seçmen tabanında karşılık bulma sorunudur.
Yeni parti, kendini salt “Kılıçdaroğlu karşıtlığı” veya “haksızlığa uğramışlık” üzerinden tanımlayamaz. Özel ve ekibinin, CHP’nin geleneksel seçmenine alternatif bir vizyon, daha demokratik bir tüzük, liyakate dayalı bir kadro yapılanması ve Türkiye’nin güncel sorunlarına (ekonomi, adalet, dış politika) dair inandırıcı çözüm önerileri sunması gerekmektedir. Aksi takdirde, Türkiye siyasi çöplüğü, ana akım partilerden kopup kısa sürede marjinalleşen fraksiyon partileriyle doludur.
Bu bölünme, makro siyasal düzeyde ise iktidar blokunun (sağ-muhafazakâr kanadın) işine yarayan bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Merkez sol seçmenin oylarının iki farklı siyasi parti (Geleneksel CHP ve Özel’in Yeni Partisi) arasında bölünmesi, Duverger Kanunu’na göre çoğunlukçu veya nispi temsil sistemlerinde sol blokun meclisteki ve yerel yönetimlerdeki gücünü zayıflatma riskini taşır. Dolayısıyla, Özel’in kurduğu yeni parti, sadece CHP’ye karşı değil, aynı zamanda mevcut seçim sisteminin matematiksel gerçekliklerine karşı da bir varoluş mücadelesi vermek zorundadır.
6. Sonuç
“Göz Yaşından Arınmaya” uzanan bu siyasal kriz, Cumhuriyet Halk Partisi özelinde liderlik, meşruiyet ve parti içi demokrasi kavramlarının ne kadar hassas dengeler üzerinde durduğunu göstermektedir. Özgür Özel’in başlangıçtaki gözyaşları, siyasette duygusal bağlılığın sınırlarını çizerken; bu bağın zamanla kurumsal bir isyana dönüşmesi siyasetin dinamik ve rasyonel doğasını kanıtlamaktadır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” gibi hukuki bir aracı kullanarak parti liderliğini geri alması, hukukun parti içi siyasete müdahalesinin çarpıcı bir örneğidir. Bu müdahalenin “arınma” söylemiyle ideolojik bir kılıfa sokulması, tabandaki meşruiyet krizini çözmekten ziyade daha da derinleştirmiş ve nihayetinde partinin bölünmesine zemin hazırlamıştır. Arınma, partiyi dışsal tehditlerden koruyan bir şemsiye yerine, parti içi çoğulculuğu yok eden bir tasfiye mekanizmasına dönüşmüştür.
Özgür Özel liderliğinde kurulan yeni parti ise, bu otoriterleşme eğilimine karşı demokratik bir itiraz (çıkış) niteliği taşısa da, merkez sol siyasette yaratacağı parçalanma etkisiyle önümüzdeki dönem Türk siyasi hayatında ciddi belirsizliklere yol açma potansiyeline sahiptir. Hukuki zorlamalarla ve ötekileştirici söylemlerle sağlanan hiçbir “arınma”, demokratik katılımın ve taban iradesinin yerini tutamaz.
Siyasal partiler, mahkeme salonlarında alınan kararlarla değil; sokağın, delegenin ve seçmenin vicdanında kurulan meşruiyet köprüleriyle ayakta kalabilirler. Yaşanan bu kırılma, Türk siyasi elitlerine parti içi demokrasinin kurumlaşmasının, salt lider otoritesinden çok daha hayati bir gereklilik olduğunu bir kez daha, acı bir deneyimle göstermektedir.