İnsanın kıymetini kim anlar?.. Anlaşılmak, bir liyakat meselesidir. Ama bu liyakat seninle değil, seni anlaması beklenen kişiyle ilgilidir.
Görmek İçin Sahip Olmak Gerekir…
Şu gerçeği bir kenara not edelim: Bir insanın kıymetini, en az onun kadar insani değerlere sahip olmayan biri anlayamaz.
Bu cümle sana biraz acımasız gelebilir. “Nasıl yani, beni doğuran annem, beni büyüten babam ya da kan bağım olan kardeşim, evladım benim değerimi bilmez mi?” diyebilirsin. Cevabım net: Eğer o değerler kendi iç dünyalarında yaşamıyorsa, hayır, bilemezler.
Bir kuyumcu düşün. Eline ham bir elmas verdiğinde onun değerini hemen anlar. Ama aynı elması alıp, ömrü boyunca sadece kömür satmış, elmasın ne olduğunu hiç görmemiş bir kömür tüccarına götürürsen, ona “Bu taş yanmıyor, işe yaramaz,” deyip kenara atacaktır. Şimdi suç elmasta mıdır, yoksa kömürcünün bilgisizliğinde mi?
İnsan ilişkileri de böyledir. Senin dürüstlüğün, nezaketin, empati yeteneğin, yardım severliğin, adaletin… Bunlar birer elmastır. Karşındaki insan –isterse baban, isterse eşin isterse evladın olsun– kendi içinde “dürüstlük, nezaket, adalet ve empati” tohumlarını yeşertmemişse, senin bahçendeki çiçekleri göremez. Onları “zayıflık” sanar, “safdillik” sanar.
İnsan insana temas ettiğinde aslında değerler konuşur. Sen “biz” bilinciyle, sevgiyle ve saygıyla titreşiyorsan, yaydığın frekans yüksektir. Ama karşındaki insan “ben” bilincinde, sömürgeci bir zihniyette ve güç odaklı bir yaşam sürüyorsa, senin frekansını yakalayamaz. Radyo gibi düşün; sen uzun dalga yayın yaparken, o sadece kısa dalga bandını çekiyorsa, aranızda sadece cızırtı olur.
Kan bağı, bu frekans uyumsuzluğunu gidermez. Biyolojik yakınlık, “gönül yakınlığı” demek değildir.
Bir insanın sana verebileceği değer, kendi içindeki insanlık hazinesi kadardır. Kabı boş olandan, sana su vermesini bekleyemezsin…
Beklentiyi Yönetmek ve Özgürleşmek Gerekir…
Buradaki en büyük tuzak, senin kendi değerinden şüphe etmendir. Karşındaki insan (bu en yakının bile olsa) senin kıymetini anlamadığında, içindeki o küçük çocuk şöyle der: “Demek ki ben değersizim.”
Hayır!..
Sen değersiz değilsin. Sadece yanlış aynaya bakıyorsun. Kırık veya kirli bir aynada kendini net göremezsin.
Bir insanın kıymetini ancak en az onun kadar gelişmiş insani değerleri taşıyan ve yaşatan biri anlayabilir. Çünkü “bilmek”, “olmak”la başlar. Merhametli olmayan merhametin kıymetini, adil olmayan adaletin ağırlığını, sevmeyi bilmeyen fedakarlığın yüceliğini, kimseye en ufak bir hayrı dokunmayan, yardımseverliği anlayamaz.
Bu gerçeği kabul ettiğin an, omuzlarından büyük bir yük kalkar.
Artık kömür tüccarına elmas anlatmaya çalışmaktan vazgeçersin.
Seni anlamayanlara kızmak yerine, onlara “görme engelli” birine duyduğun şefkatle bakarsın. “Göremiyor, çünkü donanımı yetmiyor,” dersin.
Bu değerler ile yaşayan biri, kendi değerini başkasının iki dudağı arasına bırakmaz. O bilir ki; kendi özü, kainatın muazzam bir parçasıdır.
Etrafına bak. Seni gerçekten “gören” kimler? Senin nezaketini, çabanı, niyetini, o temiz kalbini kimler hissediyor? İşte senin gerçek ailen onlardır. Bazen biyolojik ailenle gönül ailen aynı kişilerdir, ne büyük şans! Ama bazen hatta çoğu zaman değildir. O halde da küsmek yok, hayatta kurban rolü oynamak yok.
Kendi değerini bil, kendi bahçeni yeşertmeye devam et… Ve emin ol, seninle aynı insani değerleri taşıyan ve yaşatan “kıymet bilenler” çok azdır ama vardır…
Sözün özü; sen elmas olmaya devam et. Varsın kömürcü seni taş sansın. Ne önemi var… En nihayetinde yaratan sol göğsünün altındaki mücevherin nasıl parladığını çok iyi biliyor… Allah gerçekleri hakkıyla bilendir….
Güzel hocamın güzel yorumu, teşekkür ederiz hocam