Bir zamanlar üniversite denildiğinde insanın aklına fikir ve hakikat gelirdi. Kütüphanelerin sessizliği, bir hocanın zihninde yıllarca taşıdığı düşünceyi öğrencisine aktarışı, ilmin vakarını taşıyan koridorlar gelirdi. Şimdi ise dünyanın birçok yerinde üniversite denildiğinde akla önce “atıf sayısı”, “yayın puanı”, “ranking”, “müşteri memnuniyeti” ve “kontenjan doluluğu” geliyor. Üniversite artık bir ilim kurumu olmaktan çok, performans odaklı büyük bir piyasaya dönüşüyor.
Bugün birçok özel üniversitede akademisyenler, adeta ganyan bayilerinde yarışa sokulan atlar gibi değerlendirilmektedir. Rektörlük makamları ise çoğu yerde ilmin hamiliğini yapan bir irade olmaktan çıkıp, yarış sonuçlarını takip eden ganyan bayi işletmecilerine benzemektedir.
Akademisyenin zihinsel derinliği, yetiştirdiği insan, topluma kattığı fikir veya medeniyet tasavvuru değil; kaç atıf aldığı, hangi dergide yayımlandığı, kaç puan getirdiği konuşulmaktadır.
Bir yarış atının değeri nasıl koşudan sonra yazılan rakamlarla ölçülüyorsa, bugün birçok akademisyenin değeri de veri tabanlarındaki sayılarla ölçülmektedir. Hoca artık düşünmeye değil; sistemin istediği performansı üretmeye zorlanmaktadır. Düşünce üretmekle yayın üretmek arasındaki fark giderek kaybolmaktadır.
Çünkü sistem hakikati değil, istatistiği sevmektedir.
Oysa gerçek fikir aceleyle doğmaz. Büyük düşünceler bazen yıllarca sessizlik ister. Bir filozofun tek cümlesi yüzlerce makaleden daha derin olabilir. Fakat bugünkü akademik düzen, akademisyene susma ve derinleşme hakkı tanımamaktadır. Sürekli yazmasını, sürekli görünmesini, sürekli puan toplamasını istemektedir. Böylece ilim, yavaş yavaş zihinsel tefekkürden uzaklaşıp mekanik üretime dönüşmektedir.
Bu düzen içerisinde rektörlük makamları da farklı bir karaktere bürünmektedir. Bir zamanlar üniversitenin vicdanı olması gereken makamlar, bugün birçok yerde öğrenci sayısını artırma telaşıyla hareket eden birer tezgâhtara dönüşmektedir. Üniversite koridorlarında artık çoğu zaman “nasıl daha iyi insan yetiştiririz?” sorusundan çok, “nasıl daha fazla kayıt alırız?” sorusu dolaşmaktadır.
Öğrenci ise giderek bir insan olmaktan çok müşteri gibi görülmektedir. Kampüs tanıtımları, reklam filmleri, indirim kampanyaları, erken kayıt avantajları ve promosyon söylemleri bunun açık göstergesidir. Diploma, insanın zihinsel olgunlaşmasının sembolü olmaktan çıkıp satılabilir bir ürüne dönüşmektedir. Rektörlükler ise bazen büyük bir mağazanın satış yöneticisi gibi davranarak tezgâhın başında müşteri bekleyen bir anlayışın parçası hâline gelmektedir.
Bu tablo yalnızca Türkiye’ye ait değildir. Amerika’dan Avrupa’ya kadar dünyanın birçok yerinde üniversiteler piyasa mantığına teslim olmaktadır. Akademisyenler performans personeline, öğrenciler müşterilere, üniversite yöneticileri ise eğitim tüccarlarına benzemeye başlamaktadır. Türkiye’de de özellikle son yıllarda yükseköğretimin hızlı büyümesiyle birlikte bu anlayış daha görünür hâle gelmiştir.
Bugün bazı üniversiteler, büyük AVM mantığıyla hareket etmektedir. Dış cepheler, reklamlar, marka söylemleri ve gösterişli kampüsler öne çıkarken; içeride düşüncenin derinliği giderek zayıflamaktadır. Çünkü piyasa için görüntü çoğu zaman hakikatten daha değerlidir. Üniversite de bu düzene uydukça, ilmin ruhu sessizce geri çekilmektedir.
Akademisyen açısından trajedi daha büyüktür. Çünkü artık birçok akademisyen öğrencisine ne bıraktığını değil; sisteme hangi puanı verdiğini düşünmektedir. Makalenin hakikati değil, tarandığı indeks önem kazanmaktadır. Bir hocanın ilmî şahsiyeti değil, “atıf grafiği” konuşulmaktadır. Böylece üniversiteler düşünce merkezleri olmaktan çıkıp büyük veri tablolarına dönüşmektedir.
Bu sistem zamanla insan ilişkilerini de bozmaktadır. Akademisyenler birbirine fikir üzerinden değil; puan üzerinden bakmaya başlamaktadır. Dayanışma yerine rekabet, tefekkür yerine hız, derinlik yerine görünürlük öne çıkmaktadır. Herkes aynı pistte birbirini geçmeye çalışan yarış atlarına dönüşmektedir. Rektörlükler ise bu yarışın bahis oranlarını hesaplayan ganyan bayileri gibi tabloyu izlemektedir.
Üniversitenin asli görevi yalnızca diploma dağıtmak değildir. Üniversite, insanın zihnini ve ruhunu inşa eden bir medeniyet kurumu olmalıdır. Bir toplumun ahlakını, düşüncesini ve kültürünü taşımalıdır. Fakat bugün birçok yerde üniversiteler kariyer fabrikası ile diploma mağazası arasında sıkışmış görünmektedir.
Elbette bütün özel üniversiteleri aynı şekilde değerlendirmek doğru değildir. Gerçekten ilmi önceleyen, öğrenciyi insan olarak gören, akademisyeni yalnızca sayıdan ibaret kabul etmeyen kurumlar da vardır. Ancak genel eğilim, üniversitelerin giderek piyasa sisteminin mantığına teslim olmasıdır.
Neticede mesele yalnızca eğitim meselesi değildir. Mesele, insanın değerini neyle ölçtüğümüz meselesidir. Eğer akademisyen yalnızca atıf sayısıyla ölçülürse, yarış atına dönüşür.
Eğer öğrenci yalnızca kayıt ücretiyle değerlendirilirse, müşteriye dönüşür. Eğer rektörlük yalnızca kontenjan hesabı yaparsa, üniversiteyi yöneten bir ilim adamı olmaktan çıkıp tezgâhtarlaşır.
Böyle bir düzende ise üniversite büyür belki ama ilim küçülür.