Eğitimi asla ahlakla karıştırmamak gerekir. Çünkü eğitimli olmak, insanın ahlaki bakımdan gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Bir insan doktora derecesine sahip olabilir, akademik unvanlar elde edebilir, sayısız kitap okuyabilir ve kendi alanında önemli bir entelektüel birikime ulaşabilir. Ancak bütün bunlara rağmen dürüst, adil, merhametli ve saygılı bir insan olmayı başaramayabilir.
Başka bir ifadeyle, insanın bilgi birikimi ile ahlaki niteliği arasında kendiliğinden ve zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır. Elbette eğitim ve düşünsel birikim, ahlaki gelişime katkıda bulunabilir. Ancak bu katkı bir zorunluluk değil, bir imkândır.
Bilgi, insana dünyayı anlama ve yorumlama imkânı sunar. Belki iyi bir eğitim olur ise; ideolojik ya da dinsel endoktrinasyona dayanmayan; düşünme kapasitesini geliştirebilir, eleştirel bakış açısı da kazandırabilir ve bireyin entelektüel ufkunu genişletebilir. Yine de bunların hiçbiri tek başına insanın karakterini ve ahlaki tercihlerini belirlemez. Bilmek ile bildiğine uygun davranmak, birbirinden oldukça farklı iki meseledir.
Benzer bir yanılgı ideoloji ve entelektüel kimlik konusunda da karşımıza çıkar. Bir ideolojinin savunucusu olmak, hatta kendisini toplumun en aydın, en ilerici veya en bilinçli kesimi içerisinde konumlandırmak, kişiyi otomatik olarak iyi bir insan yapmaz. İnsan, kendisini hangi düşünsel geleneğe ait görürse görsün, sahip olduğu ideolojik kimliğin arkasına sığınarak ahlaki sorumluluklarından kaçabilir. Hatta kimi zaman ideolojik aidiyet, bireyin kendi davranışlarını sorgulamasının önünde bir engele dönüşebilir. Kişi, savunduğu düşüncelerin doğruluğuna o kadar inanır ki kendi davranışlarının yanlışlığını görmezden gelmeye başlayabilir.
Adalet üzerine sayfalarca yazı yazabilen bir insanın gündelik hayatında adaletsiz davranması mümkündür. İnsan haklarını savunan bir akademisyen, kendi çevresindeki insanların haklarını görmezden gelebilir. Ya da sadece bir kesimin insan haklarından söz edip, diğerlerini görmezden gelebilir. Hoşgörü üzerine konuşan bir entelektüel, kendisinden farklı düşünen insanlara karşı son derece tahammülsüz olabilir. Her dünya kadınlar gününde mangalda kül bırakmayabilir ama kendi karısına karşı apaçık bir zorba olabilir. Ya da söze Kur’an, Sünnet diye başlayıp eylemde hırsızlık ile bitirebilir.
Burada önemli olan, insanın neyi savunduğundan çok, savunduğu değerleri kendi yaşamında ne ölçüde temsil edebildiğidir. Özgürlükten söz eden birinin başkalarının özgürlüklerine saygı göstermesi, eşitliği savunan birinin insanlara eşit davranması, adaleti savunan birinin kendi çıkarları söz konusu olduğunda da adil kalabilmesi gerekir. Aksi takdirde düşünceler, yalnızca birer kimlik göstergesine ve söylem aracına dönüşür.
Aslında insanın ahlaki niteliğini ortaya koyan şey, sahip olduğu diplomalar, akademik unvanlar, mensubu olduğu düşünce okulları veya dini/ideolojik aidiyetleri değildir. Onu değerlendirmemizi sağlayan asıl ölçüt, diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde sergilediği davranışlardır. İnsanlara karşı dürüst mü? Gücü eline geçirdiğinde adil davranabiliyor mu? Kendisinden farklı düşünenleri dinleyebiliyor mu? Başkalarının emeğine, zamanına ve haklarına saygı gösteriyor mu? Çıkarlarıyla ilkeleri çatıştığında hangi tarafta duruyor?
Bu soruların cevapları, insanın gerçek ahlaki niteliği hakkında çok daha fazla şey söyler.
İyi insan olmak, belirli bir eğitim seviyesinin, toplumsal sınıfın veya ideolojik çevrenin ayrıcalığı değildir. Evrensel insani değerler; dürüstlük, adalet, merhamet, empati, saygı, hakkaniyet ve sorumluluk gibi ilkeler, insanın davranışlarında karşılık bulduğu ölçüde anlam kazanır. Ötesi lafı güzaftır.