Fyodor Dostoyevski ile Leo Tolstoy aynı edebî coğrafyanın iki büyük ismi gibi görünse de, onları yalnızca yazar olarak yan yana koymak eksik kalır. Çünkü burada mesele edebiyat değil, insan tasavvurunun iki ayrı metafizik biçimidir. Birinde insan, kendi iç uçurumunun içinde çözülür; diğerinde insan, tarih ve düzen fikrinin içinde yeniden kurulur.
Kurulan düşünce hattı şunu temellendirir: Bu iki isim biyografik bir karşılaştırmanın ötesindedir. Onlar Rus ruhunun iki ayrı yönüdür. Biri parçalanmanın yazarıdır, diğeri bütünlenmenin. Biri insanı içeriden kırarak anlatır, diğeri insanı dışarıdan kuşatarak anlamlandırır.
Dostoyevski için “beynelmilel” oluş ifadesi, ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa burada kastedilen şey milliyetin ötesine taşan bir insanlık trajedisidir. Dostoyevski Rus’tur; fakat yazdığı şey Rusya değildir yalnızca. Onun kahramanları Petersburg sokaklarından çıksa da, aslında insan ruhunun en karanlık dehlizlerine yürürler. Yoksulluk, suç, günah, pişmanlık ve kurtuluş onun evreninde yalnızca toplumsal olgular değil, insan varoluşunun değişmez gerilimleridir.
Bu yüzden “Ne yapar eder Rusya’ya döner” cümlesi, fiziksel bir dönüşü değil, zorunlu bir iç hareketi anlatır. Dostoyevski’nin yazısı insanı hep aynı noktaya, yani çöküşün eşiğine geri getirir. Çünkü insanı anlamak için önce insanın kırıldığı yere dönmek gerekir. Onun dünyasında hakikat, ancak sarsıntının içinden geçerek görünür olur.
Tolstoy tarafında ise bambaşka bir genişlik vardır. Leo Tolstoy aristokrasinin büyük hafızasından konuşur. Onun anlatısı yalnızca bireyin hikâyesi değildir; tarihsel bir düzenin içinden akan büyük bir hayat tasavvurudur. Savaş, barış, aile, toprak ve inanç onun dünyasında bireysel krizlerden çok, toplumsal ve tarihsel sürekliliklerin sahneleridir.
Bu yüzden “Tolstoy’un ordusu” ifadesi bir metafor olarak anlam kazanır. Tolstoy insanı tekil bir dramın içine hapsetmez; onu büyük bir hareketin parçası olarak görür. Birey, kendi başına bir uçurum değil, tarihsel bir yapının içinde anlam bulan bir varlıktır. Onun anlatısında insan, kaderiyle birlikte geniş bir düzenin içinde erir ve orada yeniden şekillenir.
Buradaki temel gerilim tam da bu iki bakışın ayrımında ortaya çıkar:
Dostoyevski insanı parçalayarak anlatır, Tolstoy insanı bütünleyerek… Dostoyevski’nin insanı sürekli iç çatışma halindedir. İnanç ile şüphe, günah ile kurtuluş, varlık ile yokluk aynı bilinçte çarpışır. Bu yüzden onun kahramanları hiçbir zaman “tamamlanmış” değildir; sürekli çözülen, sürekli yeniden kurulan varlıklardır. İnsan onun romanlarında bir denge değil, bir sarsıntıdır.
Tolstoy’un insanı ise daha düzenli bir ufka yerleştirilir. Ahlak, aile, toplum ve tarih onun varlığını çerçeveler. İnsan burada da çatışma yaşar, fakat bu çatışma parçalanmaya değil, daha büyük bir bütünün içinde anlam bulmaya yönelir. Tolstoy’da insan, kaosun değil düzenin içinden konuşur.
Bu nedenle biri insanın uçurumunu, diğeri insanın ufkunu yazar.
İkisi de mistik bir bakışa sahiptir, fakat bu mistisizm aynı yöne bakmaz. Dostoyevski’nin mistisizmi karanlıktan doğar; günahın, suçluluğun ve içsel çöküşün içinden yükselir. Hakikat, onun dünyasında insanın kendisiyle yüzleştiği en karanlık noktada belirir. Tolstoy’un mistisizmi ise sadeleşme ve arınma fikrine dayanır. Fazlalıklardan kurtulma, hayatı daha yalın ve ahlaki bir düzene kavuşturma arzusu taşır.
Bu iki yaklaşım aslında insanı iki farklı aynaya yerleştirir. Bir aynada insan kendi parçalanmışlığını görür; diğerinde kendi düzen kurma kapasitesini. Biri insanı çıplak hakikatine indirger, diğeri o hakikati yaşanabilir bir forma dönüştürmeye çalışır.
Sonuçta ortaya bir üstünlük meselesi değil, bir tamamlanma meselesi çıkar. Çünkü burada soru “kim daha büyük?” değildir.
Asıl soru şudur: İnsan kendini hangi aynada daha eksiksiz görür?
Dostoyevski insanın içindeki uçurumu açar; Tolstoy o uçurumun etrafında bir dünya kurmaya çalışır. Biri hakikati parçalanma üzerinden gösterir, diğeri hakikati düzen içinde tutmaya çalışır.
Ve belki de bu yüzden ikisi birlikte okunmadan insan tamamlanmaz; çünkü insan yalnızca çöken bir varlık değil, aynı zamanda yeniden kurulan bir varlıktır.
Rus edebiyatı, insan ruhunun iki ayrı yüzünü iki büyük isimde toplamıştır: Fyodor Dostoevsky ve Leo Tolstoy. Bu iki isim yalnızca iki romancı değildir; insanın iç dünyasının iki ayrı kaderidir. Biri insan ruhunun karanlıkta kalan, içine gömülmüş, kırılmış ve kısılmış tarafını anlatır. Diğeri ise insanın ayakta kalabilen, hakikate yönelen, genişleyen ve güçlenen ruhunu.
Dostoyevski kısık ruhun sesidir. Tolstoy ise güçlü ruhun sesi.
Dostoyevski’nin romanlarını okurken insan sürekli daralan bir odanın içine girer gibi olur. Hava ağırdır. Koridorlar karanlıktır. İnsanlar birbirleriyle konuşsalar bile aslında kendi içlerinde konuşurlar. Çünkü Dostoyevski’nin dünyasında insanın en büyük savaşı dışarıda değil, içeridedir. Kahramanlarının çoğu dünyaya karşı değil, kendi vicdanlarına karşı yenilmiş insanlardır.
Suç ve Ceza’daki Raskolnikov bunun en büyük örneğidir. O yalnızca bir cinayet işlemez; kendi ruhunu da parçalar. İşlediği suçtan çok, o suçun içindeki sessizlik önemlidir. Çünkü Raskolnikov’un ruhu haykırmaz; içten içe çürür. Günler boyunca dar odalarda dolaşır, kendi düşüncelerinin altında ezilir. Dostoyevski burada insanın kısılmış ruhunu gösterir. İnsan bazen bağırarak değil, suskunlaşarak çöker.
Aynı şekilde Yer Altından Notlar’da Yeraltı Adamı, modern insanın içe kapanmış ruhudur. O, dünyayı değiştirecek güce sahip değildir. Sürekli düşünür, sürekli kendini kemirir, sürekli kendi içine döner. Onun trajedisi büyük bir kahramanlık değil; ruhunun kendi karanlığında boğulmasıdır. Dostoyevski’nin insanı hep biraz yenilmiş gibidir. Onlarda büyük bir ruh vardır belki, fakat o ruh karanlığın içinde kısılmıştır.
The Karamazov Kardeşler’deki Ivan Karamazov da böyledir. O, aklıyla Tanrı’ya karşı çıkar ama ruhu huzur bulamaz. Sürekli düşünür, sorgular, parçalanır. İsyanı bile güçlü bir yürüyüş değil, içe çöken bir sancıdır. Dostoyevski’nin kahramanları çoğu zaman insanın ruhsal yorgunluğunu taşır. Onlar dünyayı fethedemezler; kendi içlerinde kaybolurlar.
Bu yüzden Dostoyevski’nin Petersburg’u da kısık bir şehirdir. Sisli sokaklar, rutubetli odalar, sararmış duvarlar… Şehir bile insan ruhunun içine kapanmış halidir. Orada ışık vardır ama hep solgundur. İnsanlar yaşar ama tam yaşayamazlar. Çünkü Dostoyevski’nin dünyasında ruh sürekli kendi yarasına dokunur.
Tolstoy’a geldiğimizde ise dünya değişir.
Leo Tolstoy’un romanlarında insan daha geniş bir göğün altında yürür. Dostoyevski’nin kahramanları karanlık odalarda sıkışırken, Tolstoy’un kahramanları geniş tarlalarda, savaş meydanlarında, uzun aile sofralarında yaşarlar. Hayat burada daha büyüktür. İnsan ruhu yalnız acıyla değil, olgunlaşmayla da şekillenir.
Savaş ve Barış’taki Pierre Bezuhov bunun en güzel örneğidir. Pierre savrulur, hata yapar, anlamsızlık yaşar; fakat sonunda hayatın içindeki hakikate yaklaşır. Dostoyevski’nin kahramanları kendi içlerinde kaybolurken, Pierre kendi ruhunu toparlamayı başarır. Çünkü Tolstoy’un insanı kırılmış olsa bile ayağa kalkabilecek güçtedir.
Tolstoy’un güçlü ruhu en açık biçimde Anna Karenina’daki Levin karakterinde görülür. Levin sürekli hakikati arar ama bu arayış onu karanlığa sürüklemez. Toprağa döner, emeğe döner, aileye döner. Onun ruhu parçalanmış değil; kök arayan bir ruhtur. Dostoyevski’nin kahramanları kendi içlerinde yankılanırken, Tolstoy’un kahramanları hayatın içine karışır.
Tolstoy’un dünyasında insanın ruhu daha güçlüdür çünkü insan hâlâ tabiatla bağını kaybetmemiştir. Atların koştuğu ovalar, kar altında kalan köyler, geniş Rus bozkırları… Bütün bunlar Tolstoy’un insanına bir denge verir. İnsan burada yalnız zihninin içinde yaşamaz; hayatın içinde nefes alır.
Dostoyevski’de ise insan sürekli kendi zihninin mahkûmudur.
Tolstoy’un kahramanları sonunda hayata yaklaşır. Dostoyevski’nin kahramanları ise çoğu zaman kendilerinden uzaklaşır.
Birinde ruh daralır. Diğerinde ruh genişler.
Birinde insan kendi içine çöker. Diğerinde insan yeniden ayağa kalkar.
Dostoyevski insanın kırılmış tarafını anlatır. İnsan ruhunun karanlık kuyularını, vicdanın sessiz çürümesini, yalnızlığın ağır yükünü… Onun romanları bir tür gece duası gibidir; karanlık ama samimi.
Tolstoy ise insanın güçlü tarafını anlatır. İnsanın yeniden anlam bulabileceğini, hakikate yaklaşabileceğini, sevgiyle ve hayatla yeniden kurulabileceğini gösterir. Onun romanlarında insan yalnız acı çekmez; dönüşür de.
Bu yüzden Dostoyevski okunurken insan kendi içindeki sessiz yaraları hisseder. Tolstoy okunurken ise insan ruhunun hâlâ kurtulabileceğine inanır.
Dostoyevski’nin sesi alçaktır ama derindir. Tolstoy’un sesi güçlüdür çünkü hayatın içinden gelir.
Ve belki de Rus edebiyatının bütün büyüsü bu iki ses arasındadır: Birinde insanın içine kapanan ruhu, diğerinde ise yeniden doğrulan ruhu anlatılır.