Doç. Dr. Leyla Demir, on beş yıldır aynı üniversitede siyaset bilimi dersleri veriyordu. Fakülte koridorlarında “etik, liyakat, akademik özgürlük” derslerini anlatır, öğrencilere “itaat değil, itiraz etmeyi öğrenin” derdi. Cübbesi vardı, unvanı vardı, odasının kapısında “Danışmanlık saatleri” yazardı. Ama o cübbenin altında giderek büyüyen bir sessizlik taşıyordu.
Mart ayında Bursa’dan bir davet aldı. “Osmanlı’da Adalet ve Bürokrasi” başlıklı panel. Konuşmacı ücreti yok, yol parası da yok. Sadece bir otobüs bileti ve hakikat derdi var. Dekanlığa sözlü bildirdi, “Gidiyorum hocam, pazar dönerim, pazartesi dersim yok.” Dekan başını salladı. “Olur, Leyla Hoca, hayırlısı.” İzin formu? Kimse istemedi. Çünkü yıllardır böyle gidilirdi. Bilgi kartı okutmadan da dolaşırdı.
Leyla Hoca gitti, konuştu. Osmanlı kadısının, padişah fermanını “şeriata aykırı” diye geri çevirdiğini anlattı. “Hukuk, gücü sınırlamıyorsa adalet değil, prosedürdür” dedi. Alkış aldı. Bursa’dan döndü. Pazartesi odasına bir zarf bırakıldı. Rektörlük. “İzinsiz il dışına çıkmak, 2547 sayılı kanuna muhalefet, kadronun bulunduğu il sınırlarını terk etmek.” Hakkında soruşturma açılmıştı. Gerekçe: “Kurumsal disiplin”. Suç: “Konferans vermek”.
Oysa aynı hafta, ilköğretimde maaş bordroları için eylem vardı. Öğretmenler meydandaydı. Pankart: “Geçinemiyoruz”. Polis, basın, sendika. Ses vardı. Leyla Hoca kendi fakültesine baktı. Koridorlar sessiz. Asistan odasında fısıltı: “Leyla Hoca’ya soruşturma açmışlar, Bursa’ya gitmiş izinsiz.” “Aman bize de bulaşmasın.” “Zaten kadro başvurusu var önümde.”
Doç. Dr. Vural, yan odadaki hocası, yıllardır “akademik etik” dersi verirdi. Leyla’nın kapısının önünden geçerken başını çevirdi. Prof. Dr. Kenan, dekan yardımcısı, kantinde çay içerken konuyu duymuş, “Ya, keşke izin alsaydı, şimdi başımız ağrımasın” demiş. Araştırma görevlisi Emre, Leyla Hoca’nın dersinde “Sivil itaatsizlik” sunumu yapmıştı geçen dönem. Şimdi WhatsApp grubunda yazılanı gördü, görüldü attı. Cevap yazmadı.
Leyla Hoca şaşırdı mı? Hayır. Çünkü üniversiteyi üniversite yapan şeyin bilgi transferi olmadığını biliyordu artık. Bilgiyi bugün internet de aktarır, yapay zekâ da. Üniversiteyi farklı kılan, hakikatin peşinde koşan insanların oluşturduğu ahlaki ve entelektüel topluluktur. Akademisyeni değerli kılan yalnızca ne bildiği değil, bildiği şey uğruna ne kadar bedel ödemeyi göze alabildiğidir. Ama bedel ödemek bir yana, üç satırlık bir “haksızlık var” metnine imza atacak cesaret bile kalmamıştı.
Soruşturma komisyonu kuruldu. Üç profesör. Biri Leyla’nın tez jürisinde “çok cesur” demişti. Şimdi dosyanın kapağına bakıp “usul eksik” diye not düştü. İkincisi, “İdareyi zora sokmayalım” dedi. Üçüncüsü hiç konuşmadı. Çünkü konuşmak, sicile işlerdi. Rektörlük, mesai saatlerinin memur mantığıyla takip edilmesini istiyordu. Bilimsel faaliyet, kart basmakla ölçülüyordu. Bursa’ya gitmek, kart basmamaktı. Denetlenemeyen üretim suçtu.
Leyla Hoca savunmasını yazarken Ülgener’i hatırladı. İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası. Çözülme, kasada değil, ruhta başlardı. Tanpınar’ın Mümtaz’ı gibi, üniversite de huzursuzdu. Ama neden huzursuz olduğunu söyleyemiyordu. Nurettin Topçu’nun “isyan ahlâkı” rafta duruyordu. Raftan inmiyordu.
Sonra bir metafor takıldı aklına. Derslerinde anlatırdı. Barajdaki suyu şehre taşıyan borular, suyun sahibi değildir; taşıyıcısıdır. Düşünmeyen, sorgulamayan, gerektiğinde itiraz etmeyen, akademik değerleri savunmayan bir öğretim üyesi de bilginin üreticisi ve muhafızı olmaktan çıkar, yalnızca taşıyıcısına dönüşür. Kendine baktı. Yıllarca bilgi taşıdı. Not verdi. Sınav okudu. Şimdi boruyu kesiyorlardı. Çünkü boru, kendi iradesiyle bir konferansa akmıştı.
En acısı neydi biliyor musunuz? Lise öğretmenleri bordro için sokağa çıkarken, profesörler mesleki onurları için bir A4 metne imza atamıyordu. Bir akademisyen haksızlığa uğradığında, bir öğretim üyesi bilimsel faaliyetten dolayı incelemeye maruz kaldığında, kampüs içinde bir araya gelip sessiz bir yürüyüş yapmak bile mümkün olmuyordu. Çünkü herkesin bir doçentlik dosyası, bir proje başvurusu, bir yurt dışı görevlendirme beklentisi vardı. Cübbe vardı. Ama cübbenin altında ses yoktu.
Soruşturma sonunda Leyla Hoca’ya “uyarı” cezası verildi. Dosyasına işlendi. Ertesi yıl profesörlük başvurusu yapamayacaktı. O gün odasını topladı. Raftaki Ülgener’i, Topçu’yu, Tanpınar’ı koliledi. Cübbesini ütüyle katladı, masanın üstüne bıraktı. Yanına tek sayfalık bir dilekçe koydu: “Akademik haysiyet, idari prosedüre indirgendiği için istifa ediyorum. Bilgiyi taşımak için memur olmaya gerek yok.”
Çıkarken fakülte sekreterliğine uğradı, istifasını verdi. Sonra dekanlığa çıktı. Kapıyı çaldı, girdi. Dekan şaşkın, “Hocam, itiraz etseydiniz, bir yolunu bulurduk” dedi. Leyla Hoca gülümsedi. “Hocam, mesele benim cezam değil. Mesele, ceza gelirken kimsenin konuşmaması. Ben itirazı cübbemle yapıyorum. Susarak değil, giderek.”
Koridorda yürüdü. Doç. Dr. Vural yine başını çevirdi. Prof. Dr. Kenan yine çayını karıştırdı. Araştırma görevlisi Emre yine telefonuna baktı. Kimse “Gitme hocam” demedi. Kimse “Haksızlık bu” demedi. Kimse dilekçeyi imzalamadı. Leyla Hoca asansöre bindi, kartını son kez okuttu. Bip. Ekranda “Güle güle” yazdı.
Bu kez gerçekten gitti.
Öğrenciler duydu. Bir tanesi peşinden koştu. “Hocam, neden istifa ettiniz?” Leyla Hoca durdu. “Bursa’ya gittim diye evladım.” “İzin mi almadınız?” “Aldım. Sözlü. Yazılı değil.” “Olsun hocam, siz haklısınız.” “Haklı olmak yetmiyor. Hakkını savunan olması gerekiyor.”
Çocuk başını eğdi. “Biz mi savunacaktık hocam?” Leyla Hoca çocuğun omzuna dokundu. “En azından susmayacaktınız.”
Çünkü üniversite, öğretim üyesi yalnızca bilgi aktaran bir görevliye indirgendiğinde, boruya dönüştüğünde, o borudan geçen suyu içenler de bir gün susuz kalır. Bir toplumda düşünce üretenler susarsa, eleştirmesi gerekenler sessizleşirse ve hakikati savunması beklenenler yalnızca bilgi taşıyan borular hâline gelirse, kaybeden yalnızca üniversite olmaz. Kaybeden, o üniversitelerin yetiştirdiği öğrenciler, o öğrencilerin kuracağı gelecek ve nihayetinde toplumun kendisi olur.
Leyla Hoca gitti. Cübbesi masada kaldı. Ütülü, temiz, sessiz. Altında bir insan yoktu artık. Fakültede dersler devam etti. Not verildi. Sınav okundu. Ama o dönem, dersin ortasında camdan dışarı bakan öğrencilerin sayısı arttı. Sessizliği “konuya hakimiyet” sanan hocaların sayısı da.
Oysa o sessizlik, artık sadece cübbenin değil, koca bir kurumun sessizliğiydi.
Leyla Hoca istifasıyla bir duruş sergilemişti.
Geride kalanlar hiçbir şey yapmamıştı.
Ve işte üniversite, tam olarak o gün, bilgi üreten bir yer olmaktan çıkıp bilgi taşıyan boruların çalıştığı bir binaya dönüştü.