Beyoğlu’nda Sonbahara Yakın Bir Akşam

By Sabri Kaan Halıcı

Beyoğlu’nda Sonbahara Yakın Bir Akşam

By: Sabri Kaan Halıcı

Yağmur bu akşam Beyoğlu’na tam yağmıyor. Bir başlıyor, bir kesiliyor. Asmalımescit’in taşları ıslanıyor, sonra sokak yeniden kendi uğultusuna dönüyor. Hava henüz soğuk değil ama yaz da çoktan çekilmiş gibi. Sonbaharın o belli belirsiz gelişi var, insanın tenine değil de daha çok içine dokunan cinsten. Şemsiye sandalyemin yanında. Karşımdan insanlar geçiyor, birileri bir yerlere yetişiyor, birileri bir yerlerden dönüyor. Ben ise uzun zamandır ilk kez hiçbir yere yetişmiyormuşum gibi oturuyorum.

Belki de Beyoğlu’nun insana yaptığı şey tam olarak bu. Seni olduğun yerde bırakmıyor ama acele de ettirmiyor. Bir sokağa bakıyorsun başka bir yaşın geliyor aklına, bir kapı başka bir geceyi açıyor, bir yerden tanıdık bir melodi geçiyor ve yıllar önceki halin usulca gelip yanına oturuyor. Şehir aynı şehir değil belki, ben de aynı adam değilim. Ama bazı köşeler insanın hafızasını kendisinden daha iyi saklıyor.

Kemancı geliyor aklıma o merdivenler, o karanlık, gecenin sabaha hiç varmayacakmış gibi uzadığı zamanlar. İnsan gençken gecenin uzamasını hayatın uzaması sanıyor galiba. Biraz daha oturursak, biraz daha konuşursak, eve biraz daha geç dönersek sanki hiçbir şey elimizden kaçmayacak. O yaşlarda her şey daha büyük geliyor insana dostluklar, aşklar, kırgınlıklar, gelecek kaygısı. Dünyanın bütün meselelerini bir masanın başında çözebilecekmişiz gibi konuşuyoruz.

Sonra bir bakıyorsun gerçekten sabah olmuş.

Sonra bir sabah daha.

Sonra yıllar.

Şehirler değişmiş, işler değişmiş, insan biraz değişmiş. O zaman çok önemli sandığın bazı şeyleri bugün hatırlamıyorsun bile. Ama yanında kimin oturduğunu hatırlıyorsun. Hangi gecede kimin sesini duyduğunu, kiminle sustuğunu, kimin yanında kendin gibi olabildiğini hatırlıyorsun.

Belki bu yüzden Oğuz geliyor aklıma.

Doktora yıllarında tanıştığım ama sanki çok daha eskiden beri hayatımdaymış gibi duran kadim dost. Bazı insanlarla geç tanışırsın fakat dostluğun yaşı tanıştığınız tarihten daha eski gelir. Yeri gelmiş sabaha kadar oturmuşuz, yeri gelmiş fakültenin kaloriferini temizlemişiz. Bir gün memleketi, iktisadı, hayatı konuşmuşuz; başka bir gün dünyanın en saçma işiyle uğraşmışız. Şimdi dönüp bakınca ikisi de aynı yere çıkıyor. Bir gün Ankara’daydım. Oğuz’u aradım. “Neredesin?” diye sordu. “Karanfil’deyim,” dedim. Acil gel dedim. Telefonu kapattıktan çok kısa bir süre sonra çıkıp geldi. Öyle uzun uzun konuşmadık. Bir plan yapmadık, önceden sözleşmemiştik. Aradım, geldi. O kadar. Bazı dostlukların bütün hikâyesi bazen iki kelimeye sığıyor: “Neredesin?” ve “Geliyorum.”

İnsan dostluğu büyük hatıraların kurduğunu sanıyor ama galiba asıl bağ, hayatın kimsenin fotoğrafını çekmediği anlarında kuruluyor. Bir koridorda beklerken, gecenin sonunu uzatırken, her şey yolunda değilken ya da her şey olacakmış gibi hissederken kimle yan yana durduğun kalıyor geriye. Kadimlik biraz da burada birikiyor. Büyük sözlerde değil, tekrar tekrar aynı yere oturabilmekte. Aynı suskunluğu taşıyabilmekte. Yıllar geçtikten sonra araya onca hayat girmişken, o eski yakınlığın yerinde durduğunu bilmekte.

İnsan yaş aldıkça geçmişi de başka türlü hatırlıyor. Yaşarken ağır gelen günler sonradan hafif bir sızıya dönüşüyor. O zaman kurtulmak istediğin bazı şeyleri yıllar sonra özlerken buluyorsun kendini. Belki insan geçmişi değil, o zamanki kendini özlüyor. Ne olacağını bilmeyen ama yine de bir şeylerin olacağına inanan halini. Sonbahar da biraz böyle zaten hiçbir şeyi gerçekten bitirmiyor, sadece bize eksilen ışığı gösteriyor.

Bu akşam içimde biraz o var.

Hüzün desem değil.

Mutluluk desem o da fazla.

Biraz özlem, biraz yorgunluk, biraz da her şeye rağmen güzel bir şeylerin hâlâ mümkün olduğuna dair tuhaf bir inat.

Karşımdaki sandalye boş ama bana boşluk gibi gelmiyor. Birazdan dolacağını bilmenin verdiği sakinlik var. Bazı insanları bir yerden sonra isimleriyle düşünmüyorsun zaten. Hayatının içine öyle bir karışıyorlar ki adları yetmiyor. Bir ses, bir bakış, bir alışkanlık, yılların içinde kendine yer açmış bir varlık oluyorlar.

İnsan bazen yanında kimse yokken de yalnız olmadığını anlıyor. Sadece birinin geleceğini bilmek yetiyor.

Belki sevgi biraz da böyle bir şey.

Büyük laflardan çok, birinin yolunu bilmek.

O yolun, ne kadar dolanırsa dolansın, sonunda yine sana çıkacağına içten içe güvenmek.

Beyoğlu’nda geceler bu yüzden başka türlü geliyor bana. Kalabalık arttıkça insan kendi sesini daha çok duyuyor. Gündüz üstünü örttüğün ne varsa gece gelip önüne bırakıyor. Eski dostlukları, geçmiş geceleri, kaybolanları, kalanları, hâlâ gelmesini beklediklerini. Ve bir yerden sonra anlıyorsun ki hayat biraz da bunların toplamı.

Kimlerin gelip geçtiğinden çok, kimlerin sende kaldığı.

Kiminle bir geceyi sabaha bağladığın.

Kiminle bir fakülte koridorunda oyalanıp bir ömrün içinden geçtiğin.

Kimin geleceğini bilirken bir masada sakin sakin oturabildiğin.

Yağmur yine başladı. İnsanlar biraz hızlandı. Ben kalkmadım.

Şemsiyem yanımda zaten.

Hava biraz daha serinledi sanki. Sonbahar, Beyoğlu’na büyük bir giriş yapmıyor. Bir sokağın ucundan, ıslak taşların kokusundan, insanların omzunu biraz daha kapatmasından belli ediyor kendini. Belki insan da yaş aldığını böyle anlıyor. Büyük değişimlerden değil; eskiden fark etmediği şeylerin bir akşam ansızın içine dokunmasından.

Gece bazı şeyleri insana yeniden soruyor. Her soruya cevabım yok. Eskiden olsa belki bunu dert ederdim. Şimdi etmiyorum. Her şeyin cevabını bilmeden de insan yoluna devam edebiliyormuş. Hatta belki bazı cevaplar hiç gelmiyor. Sadece bazı dostluklar, bazı sesler, bazı bekleyişler kalıyor.

Ben biraz daha oturacağım.

Beyoğlu’nda, sonbahara yakın bir akşamda.

Çünkü insan bazen hiçbir yere yetişmezken, yıllardır yürüdüğü hayatın tam ortasına yetişiyor.

Yorum yapın