Beyoğlu’nda yalnız bir başka gündeyim.
Asmalımescit’te oturuyorum. İnsanlar geçiyor önümden. Kimi telefona konuşuyor, kimi bir şeyler çekiyor, kimi çekilen şeyi çekiyor. Kahkahalar, storyler, filtreler, pozlar… Garip bir gösteri gibi geliyor bana. Kimsenin umurunda değilmiş gibi görünse de herkes birbirinin seyircisi konumunda. Fazlasıyla samimiyetten uzak görüntüler görüyorum. Neyse…
Bense başka şeylere takılıyorum.
Bu sokaklardan kimler geçmiş diye düşünüyorum bazen. Fikret Adil’in bohem İstanbul’u, Necip Fazıl’ın gençliği, isimsiz şairler, kaybolmuş gazeteciler… Peyami Safa yani Server Bedi o kalabalığın içinde başka bir isimle dolaşırdı; herkes aynı sokaktayken herkes biraz başka biriydi. ”Bir zamanlar şu sokaklarda aç gezen insanlar edebiyatın peşindeydi. Fikret Adil anlatır; ceplerinde para yok, karınları aç. Bir pastanede oturup yazıyorlar. Sonra Fikret Adil bir yerlerden para buluyor, gidip yemek yiyorlar. Necip Fazıl’ın aklı hâlâ hesapta. Öyle güvenemiyor dünyaya. Kapıya yakın bir yerde duruyor, olur da hesap ödenemezse rahat kaçabilmek için. Karınları doyunca tekrar dönüyorlar pastanedeki masalarına. Bir süre sonra Necip Fazıl ayağa kalkıyor:
“Allah senin belanı versin Fikret, karnım doydu, ilham gitti.”
Ne garip insanlar geçmiş buralardan.
Şimdi dönüp etrafa bakıyorum. İnsanlar yine burada. Mekânlar yine burada. Ama başka bir çağın içindeyiz. Eskiden insanların cebinde para yoktu ama kafalarında hikâyeler vardı. Şimdi hikâyelerden çok görüntüler dolaşıyor ortalıkta. Sahte görüntüler…
Bohem hayat dedikleri şey aslında romantik bir fotoğraftan ibaret değil. İçinde biraz keder, biraz yoksulluk, biraz da inat var. İstanbul’da geçirdiğim zamanlarda bunu daha iyi anladım. İnsan bazen kalabalığın ortasında kendini bir sahaf rafındaki eski kitap gibi hissediyor. Kimsenin aramadığı ama atılmaya da kıyılamayan bir kitap.
Burada İstanbul’da telaffuza yeteneğimin yetmeyeceği bohem bir adamla tanıştım. Ne adam ama…
Onu anlatan bir alıntı sunayım size:
“O gün, orada, onun karşısında çocuk kafamın koyduğu ilk teşhis şu oldu: Bu gözlerden hiç bir şey kaçmaz arkadaşlar. bu adam kandırılamaz, aldatılamaz. Bu adam mugalataya, laf cambazlığına pabuç bırakmaz. Bu adam, bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan, bildiğini bilen, bilmediğini de şıp diye sezen bambaşka bir insandır.”
Bazı insanları tarif etmek gerçekten zor. Çünkü onları farklı yapan bilgi birikimleri değil sadece. Çok okuyan insan gördüm. Çok gezen, çok bilen, çok konuşan insan gördüm. Akademide de gördüm bunu, sokakta da. Ama bazen bir insanın içinde başka bir şey oluyor. Adını koyamadığım bir sezgi. İnsanları dinlerken söylediklerinden çok söylemediklerini duyan bir taraf.
Belki de bu yüzden onun yanında konuşurken kendimi daha dikkatli buluyorum. Bir şeyleri ispat etmeye çalışmıyorum. Çünkü zaten gösterişe ihtiyacı olmayan insanların yanında gösteriş anlamsızlaşıyor.
Aslında başka hayatlar yaşayabilecek biri. Akademide de rahatlıkla yer bulabilirdi. Belki bir tiyatro yazarı ya da büyük bir edebiyatçı olabilirdi. Büyük kurumlarda da. Kürsülerde de. Ama başka bir kırılmanın içinde yaşamayı seçmiş gibi. Şehrin içinde ama biraz dışında. Kalabalığın içinde ama kalabalığa ait olmadan.
Bu gece Galata’nın dibinde kahve içeceğiz.
Muhtemelen yine kitaplardan konuşacağız. Şehirlerden. İnsanlardan. Belki de hiçbir şey konuşmayacağız. Bazı dostluklar sürekli fikir üretmez; insanın zihnini sessizce toparlar. Ne olursa olsun anlatmak istediklerimden fazlasını anladığı için her tür durum hoş gidiyor onun yanında…
Bu aralar elimde Madam Rosa var. Garip bir kitap. Garip bir şehirde okunuyor. Sonra bir sahafa uğruyorum. Ali Abi elime başka bir kitap veriyor. Yeraltı dünyasına ait şiirler yazıyor. Ali Abi’nin kendine göre bazı ölçüleri var. Bir gün çay içerken şöyle demişti:
“Kötü marka giyinen kadınları daha çok sevdim ben. Fazla makyaj yapmayanları. Kendini göstermek için uğraşmayanları.”
Sonra sustu.
Bu cümle ilk duyulduğunda sıradan geliyor ama sahaflarda insan zamanla şunu öğreniyor: Bazı insanlar yıllarca yaşayıp birkaç cümleye dönüşüyor. O birkaç cümlenin içinde de bütün hayatları saklı kalıyor. Tarabyada yaşadığı çocukluk ilk kitaplarla tanışı beni fazlasıyla etkiledi…
Bir gün de Hüsnü Avni Dede’nin yanına gitmiştim. Telaffuzu kuvvetli insanların yanında insan bazen daha çok susuyor. Ben de öyle yaptım. Selam verdim. Sonra oturdum. Neredeyse bir saat boyunca yanında durdum ve hiç konuşmadık.
Arada bana baktı. Gülümsedi. Sonra yeniden önündeki hayvanlarla ilgilendi. Çınarın altında sessizce onları besledi. Ben de sessizce onu izledim. Bu arada o çınar onun çınarı. Hikayesine bakın derim. Garip bir şekilde konuşacak bir şey bulamadım. Oysa merak ettiğim çok şey vardı. Bazı insanlar vardır, yanlarında sohbet etmek istemezsiniz. Sadece bulunmak istersiniz. Onun yanında öyle hissettim. Zararsız, gösterişsiz, derin. Şiirleri gibi. Belki de bu yüzden ayrıldıktan sonra konuştuğumuz şeyleri değil, hiç konuşmadığımız şeyleri hatırladım.
Belki bu yüzden Ankara’ya döndüğümde aynı tadı bulamıyorum artık. Oktay Akbal’ın bir yerde Ankara için söylediği bir şey gelmişti aklıma. Tam cümleyi hatırlamıyorum ama hissi aklımda kalmıştı: Birkaç adımda biten bir şehir gibi.
İstanbul öyle değil. Burada bir sokağın sonu başka bir hikâyeye çıkıyor. Bir kahve başka bir kitaba, bir kitap başka bir insana, bir insan başka bir yalnızlığa.Burada hayatın cilalanmamış tarafı daha görünür olduğu için. Bir sahafın rafında, Galata’nın yokuşunda ya da Asmalımescit’te bir kahve masasında insan şunu anlıyor: kendine en çok, kaybolduğunu kabul ettiğinde yaklaşıyor insan…
“