Kasabada elektrikler saat 22.00’de kesilirdi. Sokaklar kararır, evler susar. Ama tepedeki küçük kütüphanenin ışığı sabaha kadar yanardı.
İçeride bir adam vardı. Adı Aydın’dı. 32 yaşında, okuldan yeni mezun bir öğretmendi. Gündüzleri devlet okulunda ders anlatırdı. Akşam olunca da asıl işine başlardı.
“Ne yapıyorsun bu saatte?” diye soranlara hep aynı şeyi söylerdi: “Uyandırmak için karanlıkta çalışıyorum.”
İlk sene kimse gelmedi. Kütüphanenin sobası duman yapıyordu. Masalarda üç lamba, bir sürü eski kitap, defter ve kurşun kalem vardı. Amacı belliydi: okuyamayan çocuklara, çalışmaktan derse gelemeyen gençlere, “öğrenmek için diploma gerekmez” dedirtmek.
İlk ay sadece iki kişi geldi. Biri 14 yaşında sanayide çırak olan Murat, diğeri 40 yaşında pazarcı teyze Hatice Hanım.
Murat: “Hocam gündüz yorgunum, akşam da uyuyakalıyorum.”
Aydın: “O zaman geceyi okula çevirelim.”
İkinci ay belediye “elektrik faturası çok” deyip kütüphaneyi kapatmak istedi. Üçüncü ay kaymakamlık “resmî kurs değil” deyip mühürleyeceğini söyledi. Herkes “boşuna uğraşma” dedi.
O her akşam yine lambayı yaktı.
Çünkü kafasında tek soru vardı: “Kaç kişi okudu?”
Cevap hep aynıydı: Az.
Bir gece soba söndü. Dışarıda tipi vardı. Murat geldi, elinde simit. “Hocam, kimse yok, boşuna üşüyorsun,” dedi.
Aydın güldü. Defteri açtı. “O zaman bugün sadece seninle çalışırız. Sen yarın üç kişiye anlatırsın.”
Yıllar böyle geçti. Kütüphane resmen kapanmadı ama kimse destek vermedi. Aydın gündüz okulda, gece kütüphanede. Maaş yetmiyordu. Ama vazgeçmedi.
10 yıl sonra 2016’da bir mektup geldi. Üniversiteden.
“Hocam ben Murat. Sanayide çıraklık yaparken sizin lambanızın altında okuma yazma öğrendim. Sonra açık liseyi bitirdim. Şimdi mühendislik okuyorum. Bizim yurtta her akşam 20 kişi toplanıp ders çalışıyoruz. Duvara sizin sözünüzü astık:
“Aydın, uyandırmak için karanlıkta çalışandır.”
Mektubu okuyunca oturdu. Gözleri doldu. Sonuç dediği şey hiç gelmemişti. Ne müdür olmuştu ne de ödül almıştı. Ama bir şey olmuştu: sabretmeyi öğrenmişti. “Yok” denilince yine gelmeyi. Tek kişi için bile lambayı yakmayı.
O kış elektrikler yine gitti. Üç gün mumla ders anlattı. İçinden bir ses: “Yeter. Sen de uyu.” Kalkıp sobayı yaktı. Pencereden baktı. Sokak zifiri karanlıktı. Sadece onun penceresi aydınlıktı.
Dedi ki kendine:
“Karanlık olmasa ışığın ne anlamı olurdu?”
Aradan yıllar geçti. Aydın artık yaşlanmıştı. Kütüphane yıkıldı, yerine AVM yapıldı. Ama kasabanın dört bir yanında onun öğrencileri vardı.
Biri köyde öğretmen olmuştu. Akşamları evini okula çeviriyordu. Biri pazarda tezgah açarken yanına bir kitap koyuyordu. Müşteriye kitap öneriyordu. Biri gece vardiyasında fabrika kantininde gençlere matematik anlatıyordu.
Geçen ay torunu sordu: “Dede sen ne iş yapıyordun?”
Aydın lambayı gösterdi. Eski gaz lambası. Hâlâ duruyordu rafta.
“Oğlum, ben aydınlatıcıydım.”
“Nasıl yani?”
“Karanlıkta çalışan. İnsanları uyandırmak için.
Torun güldü. “Elektrikçi miydin dede?”
“Yok” dedi Aydın.
“Elektrik gelip geçici. Ben fikir yaktım. O sönmez.”
Şimdi her akşam aynı şeyi yapıyor. Saat 22.00’de evinin küçük odasında lambayı yakıyor.
Kapı çalıyor. 16 yaşında bir kız giriyor. Gündüz tekstilde çalışıyor.
“Hocam, paragrafı çözemedim,” diyor.
Aydın defteri açıyor. “Gel bakalım. Gece uzun.”
Çünkü anladı. Aydın olmak büyük salonlarda konuşmak değilmiş.
Aydın olmak, kimsenin görmediği saatte bir kişinin daha “anladım” demesi için beklemekmiş.
Sonuç kimin hanesine yazılırsa yazılsın.
Çünkü sonuç kaderin hanesine yazılır.
Fakat karanlıkta yakılan lamba, insanın kendi imzasıdır