Kazan Değil, Ahlâk Meclisi
Kadim zamanlarda Anadolu’nun ortasında, haritalara sığmayan bir meydan varmış. Adı “Kazan Meclisi”ymiş. Duvarı yokmuş, çünkü hükmü yokmuş. Çatısı gökyüzüymüş, çünkü niyeti yüksekmiş. İçinde ateş yanmazmış. Çünkü orası, insanları pişiren değil, insanı insana ısıtan bir meclismiş.
Bu meclise, ömrünün sonunda olgunlaşmış yedi ihtiyar düşmüş. Her biri dışarıdan bir kuru meyveye benzermiş: kabuğu sert, içi tecrübe, sabrı mayalanmış. Hoca onlara bakıp demiş ki:
“Siz artık tek başınıza bir tat değilsiniz. Bundan sonra vazifeniz bir ‘tad sinerjisi’ kurmaktır. Nasıl ki aşurede yedi malzeme bir araya gelip sekizinci bir lezzet çıkarıyorsa, siz de birlikte sekizinci bir insanlık çıkaracaksınız. Ve her biriniz, kendi meclisinizde aynı sinerjiyi üretmekle yükümlüsünüz.”
O günden sonra bu meclisin adı “Aşure Toplumu” olmuş. Rivayete göre, bu toplum Farabi’nin “Erdemli Şehir” dediği yerin ta kendisiymiş.
Yedi İhtiyar, Yedi Sinerji Kanunu
Meclis toplandığında, her ihtiyar önce kendi tadını tarif etmiş. Çünkü sinerji, önce kendini bilmekle başlarmış.
Buğday Ağa – “Kök Sinerjisi”
Toprağın en eski evladıymış. Sözü az, gövdesi tokmuş.
“Ben sabrım” demiş. “Beni çiğ yiyemezsin, beni yakarsan kömür olurum. Ama suyla, ateşle, vakit ile buluşursam şişerim, çoğalırım. Ben bu meclisin ‘gövde’siyim.
Sinerjim şudur: Fertleri birey olmaktan çıkarıp ‘dayanışma’ yaparım.
Siz de böyle olun: Bulunduğunuz her yerde ‘kök’ olun. Toplumu rüzgâra karşı tutun. Kök olmadan dal olursa, ilk fırtınada devrilirsiniz.”
Kayısı Hanım – “Yumuşatma Sinerjisi”
Güneş görmüş yanakları, hafif ekşimsi bir tebessümü varmış.
“Ben sertliğin panzehiriyim” demiş. “Nohut Bey’in tok sözünü kırar, Ceviz Efendi’nin kabuğunu incitmeden yumuşatırım. Ama eriyip gitmem. Zarafetle var olurum.
Sinerjim şudur: Çatışmayı ‘nezaket’e dönüştürürüm.
Siz de böyle olun: Her mecliste bir Kayısı olun. Sert hakikati, ekşiyle tatlandırın. Yoksa hakikat, boğaza dizilir.”
Nohut Bey – “Doyurma Sinerjisi”
Omuzları geniş, sesi pesteymiş.
“Ben laf değil, işim” demiş. “Felsefe aç karnı doyurmaz. Ben doyurum.
Sinerjim şudur: Ütopyayı ‘gerçeklik’e bağlarım.
Siz de böyle olun: Bulunduğunuz her yerde ‘iş üreten’ olun. Konuşan değil, yapan olun. Çünkü sinerji, lafta değil emekte başlar.”
Fasulye Hanım – “Direnç Sinerjisi”
Nohut Bey’in kardeşiymiş. Bükülürmüş ama kırılmazmış.
“Ben sabrın omurgasıyım” demiş. “Zor gün gelince dağılmayın diye tutarım.
Sinerjim şudur: Krizde ‘dayanıklılık’ üretirim.
Siz de böyle olun: Her toplumda bir fasulye olun. Herkes kaçarken kalan olun. Çünkü sinerji, kolay günde değil, zor günde belli olur.”
Üzüm Dede – “Zaman Sinerjisi”
Bastonuna dayanır, gözleri yaş gibi parlakmış.
“Ben beklemişliğim” demiş. “Tatlılığım bağırarak gelmez, derinden gelir. Çünkü ben yılları içime hapsettim.
Sinerjim şudur: Aceleyi ‘hikmet’e dönüştürürüm.
Siz de böyle olun: Her mecliste bir Üzüm olun. Gençlere ‘bekle’ deyin. Çünkü sinerji, mayalanmayı bilendir.”
İncir Hoca – “Çoğulluk Sinerjisi”
İçine kapanık bir âlimmiş. Karnında binlerce çekirdek taşırırmış.
“Bana bakın” demiş. “Ben birim. Ama içimde binlerim. Bölün, her çekirdek yeni bir fikir olur.
Sinerjim şudur: ‘Bir’ ile ‘çok’u barıştırırım.
Siz de böyle olun: Her toplumda bir İncir olun. Farklı sesleri düşman değil, çekirdek bilin. Çünkü sinerji, çokluğun bir armoniye dönmesidir.”
Nar Bey – “Fark Sinerjisi”
En canlısı oymuş. Taneleri ayrı, rengi keskinmiş.
“Ben uyanışım” demiş. “Hepimiz aynı tat olursak, bu meclis bayatlar. Ben patlarım ki unutmayın: Farklılık hayattır.
Sinerjim şudur: Homojenliği ‘canlılık’a çeviririm.
Siz de böyle olun: Her mecliste bir Nar olun. ‘Hepimiz aynı düşünelim’ diyenlere karşı çıkın. Çünkü sinerji, farktan doğar.”
Ceviz Efendi – “Derinlik Sinerjisi”
Son sözü o söylermiş. Kabuğu sert, içi besleyiciymiş.
“Dışarıdan zor görünürüm” demiş. “Ama kırmadan yenmem. Düşünce de böyledir.
Sinerjim şudur: Yüzeyselliği ‘derinlik’e çeviririm.
Siz de böyle olun: Her toplumda bir Ceviz olun. Kolaya kaçmayın. Kırılmayı göze alın. Çünkü sinerji, kabuğu kırınca başlar.”
Büyük Kavga: Sinerjinin Bozulduğu Gün
İlk yıllarda meclis dağılma noktasına gelmiş. Çünkü her ihtiyar kendi tadında ısrar etmiş.
Nar Bey bağırmış: “Beni sulandırıyorsunuz! Ekşiliğim yok olursa ben olmam!”
Kayısı Hanım ağlamış: “Beni ‘fazla tatlı’ diye kenara attınız!”
Ceviz Efendi kabuğuna çekilmiş: “Herkes beni kırmaya çalışıyor, kimse yemiyor!”
Nohut Bey ile Fasulye Hanım somurtmuş: “Bizden başka kimse doyurmuyor. Biz olmasak bu meclis tatlıdan ibaret kalır.”
O gece Buğday Ağa kazanı karıştırmamış. Ortaya geçmiş ve demiş ki:
“Evlatlar, dinleyin. Aşurenin sırrı ‘karışmak’ değil, ‘buluşmak’tır. Eğer beni haşlamadan atarsanız sert kalırım. Eğer beni çok haşlarsanız lapayım. Ölçü lazım. Vakit lazım. Sabır lazım.
Sizin kavganız da bu: Birbirinizi ‘iptal’ etmeye çalışıyorsunuz. Halbuki vazifeniz birbirinizi ‘tamamlamak’.”
O gece İncir Hoca bir avuç çekirdeğini Nar Bey’in tanelerinin yanına bırakmış. “Al” demiş. “Senin ekşiliğin, benim çokluğumla anlam kazanır.”
Kayısı Hanım, Ceviz Efendi’nin kırılmış kabuğuna bir dilim ekşilik koymuş. “Yumuşa ama kaybolma.”
Üzüm Dede, Nohut Bey’in tok sözünün üstüne sabır dökmüş. “Acele etme. Bekle.”
Ve meclis, o gece ilk defa ‘tad sinerjisi’ni tatmış. Sekizinci tat ortaya çıkmış: Adı ‘Vuslat’mış.
Kanun: Her Fert Bir Aşure Kazanıdır
Buğday Ağa ayağa kalkmış:
“Evlatlar, işittiniz. Şimdi kanunu yazıyorum. Bu kanun, Aşure Toplumu’nun anayasasıdır:
Madde 1: Her fert, kendi içinde bir aşure kazanıdır. İçinde bir Buğday’ın sabrı, bir Kayısı’nın nezaketi, bir Nohut’un emeği, bir Fasulye’nin direnci, bir Üzüm’ün hikmeti, bir İncir’in çoğulluğu, bir Nar’ın farkı, bir Ceviz’in derinliği taşımak zorundadır. Eksik olan, sinerji üretemez.
Madde 2: Sen tek başına mükemmel bir tat olabilirsin. Ama tek başına toplum olamazsın. Vazifen, kendi tadını korurken, başkasının tadını görünür kılmaktır.
Madde 3: Sinerji, benzerlerin toplanması değil, zıtların uyumudur. Ekşi ile tatlı, sert ile yumuşak, tok ile hafif bir araya gelirse ‘Vuslat’ çıkar. Aksi hâlde ya kavga çıkar ya da bayatlık.”
Aşure Toplumu = Farabi’nin Erdemli Şehri
Yıllar sonra kasaba bir şehre dönüşmüş. Adı yine “Aşure”ymiş. Gezginler gelip sormuş: “Bu nasıl bir şehir? Âlimi var, işçisi var, sanatçısı var, askeri var. Hiçbiri birbirine benzemiyor. Ama kavga yok.”
Şehrin Kadı’sı, Buğday Ağa’nın torunuymuş. Cevap vermiş:
“Biz Farabi’nin Erdemli Şehri’yiz. O der ki: ‘Faziletli şehir, bir beden gibidir. Kalp, beyin, el, ayak farklıdır. Ama hepsi tek bir hayat için çalışır. Kalp, beyin olmaya çalışırsa beden ölür.’
Biz de öyleyiz. Bizde herkes bir ‘malzeme’dir. Ama hiç kimse ‘bütün kazan’ değildir. Âlimimiz İncir’dir, çokluğu taşır. İşçimiz Nohut’tur, doyur. Sanatçımız Kayısı’dır, yumuşatır. Askerimiz Fasulye’dir, direnir. Filozofumuz Ceviz’dir, derinleştirir. Gencimiz Nar’dır, farkı hatırlatır. İhtiyarımız Üzüm’dür, sabrı öğretir. Adaletimiz Buğday’dır, kök olur.
Ve her vatandaş, kendi evinde, kendi dükkânında, kendi ailesinde aynı sinerjiyi kurmakla mükelleftir. Sen evinde bir aşure kazanı değilsen, şehirde aşure olmaz.”
Son Söz: Kâsedeki Mesaj
O günden beri, Aşure Toplumu’nda her Muharrem’de çocuklara bir kâse aşure verilirken, üstüne bir kâğıt konurmuş. Kâğıtta şu yazılıymış:
“Evladım,
Bu kâsede 7 malzeme var. Ama sen 8. tadı alıyorsun. O tat, ‘birlik’tir.
Sen de öyle ol. İçinde 7 huyu barındır: Sabır, Nezaket, Emek, Direnç, Hikmet, Çoğulluk, Fark, Derinlik.
Birini eksik edersen, sinerji bozulur. Toplum bayatlar.
Unutma: Çoğulluk, doğru kurulduğunda dağılma değil, derinleşme üretir.
Sen bir kaşıksın. Kâseye düş. Karıştırma. Buluş.
Çünkü sen, yürüyen bir Aşure Toplumu’sun.”
Ve şehir, o günden sonra hiç yıkılmamış.
Çünkü herkes bilirmiş ki; en güçlü toplum, farklılıklarını kaybetmeden bir arada durabilen toplumdur.
Tıpkı bir kâse aşure gibi…