“Demek ki bize mesuliyetin ne olduğunu bilen bir akademisyen lazımdır. Bu akademisyen, sabrın üstadı, ilmin hakikat olduğu için hayranı ve ruhlara hakikat tohumlarını ektikten sonra onlardan feyz almanın değil, onlardan mesul olmanın âşığı; hizmet ehli ve sonsuzluğa imanın sahibi bir insan olacaktır.”
Topçu’nun muallimler için söylediği bu paragrafı akademisyenlere adapte edilirse şöyle olur; “Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu akademisyen, mesuliyet duygusunu mesleğinin merkezine yerleştiren kişidir. O, ilmi yalnızca meslekî bir uğraş olarak değil, hakikate ulaşmanın ve hakikati yaşatmanın bir yolu olarak görür. Öğrencilerinin zihnine ve ruhuna ektiği düşüncelerin meyvesinden pay çıkarmaya değil, o düşüncelerin doğuracağı sonuçların sorumluluğunu taşımaya taliptir. Sabırla insan yetiştirmeyi bilen, bilgisini bir üstünlük vasıtası değil, bir hizmet imkânı olarak değerlendiren, hakikate duyduğu bağlılığı hayatının ekseni hâline getiren bu akademisyen, aynı zamanda yaptığı işin yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirdiğinin farkındadır. Bu yüzden onun akademik çabası, kariyer hırsından değil; insanlığa ve hakikate karşı hissedilen derin bir vazife şuurundan beslenir.”
Bu cümlelerde tasvir edilen akademisyen, yalnızca üniversite kürsüsünde ders veren bir uzman değildir. O, genç zihinlerin ve ruhların gelişiminden sorumlu olan, hakikati arama ve yaşatma görevini üstlenen bir fikir ve karakter insanıdır. Akademisyenin vazifesi, öğrencilere belirli bir disiplinin bilgilerini aktarmaktan ibaret değildir. Asıl görevi, onların düşünme biçimlerini şekillendirmek, hakikat karşısında dürüst olmayı öğretmek ve ilmî ahlâkı kazandırmaktır. Bu nedenle akademisyenlik, teknik bir uzmanlık alanından çok daha fazlasıdır; insan yetiştirme sorumluluğunu taşıyan ahlâkî bir görevdir.
Bu akademisyen, her şeyden önce sabrın üstadıdır. Üniversite eğitimi, fabrikada standart ürün üretmeye benzemez. Her öğrenci farklı bir birikim, farklı bir kabiliyet ve farklı bir hayat hikâyesiyle gelir. Akademisyen, bu farklılıkları bir engel olarak değil, eğitimin doğal bir şartı olarak kabul eder. Öğrencinin eksikliği karşısında öfkeye değil, anlayışa, başarısızlığı karşısında umutsuzluğa değil, rehberliğe yönelir. Çünkü bilir ki düşünce yavaş gelişir, karakter ise daha da yavaş olgunlaşır. Bu nedenle sabır, akademisyenin yalnızca pedagojik yöntemi değil, mesleğinin temel ahlâkıdır.
Akademisyen aynı zamanda ilmin hakikat olduğu için hayranıdır. Onun ilme bağlılığı, unvanlara, yükselmelere veya kariyer basamaklarına duyulan ilgiden kaynaklanmaz. Gerçek bir akademisyen için ilim, insanın hakikate ulaşma çabasının en önemli araçlarından biridir. Bu nedenle bilgi, yalnızca kullanılacak bir araç değil, saygı duyulacak bir değerdir. Akademisyen, öğrencilerine sadece bilgi öğretmez; aynı zamanda hakikate karşı saygıyı ve fikrî dürüstlüğü de öğretir. Çünkü ilim sevgisi olmayan yerde araştırma mekanikleşir, eğitim ise ruhunu kaybeder.
Buradaki en derin vurgu, akademisyenin öğrencilerinden fayda beklememesi, aksine onlardan mesul olmasıdır. Modern akademik dünyada başarı çoğu zaman yayın sayıları, atıf oranları, projeler ve akademik performans göstergeleriyle ölçülmektedir.
Oysa gerçek akademisyen için en büyük başarı, yetiştirdiği insanların niteliğidir. Akademisyen, öğrencisini bir sayı, bir mezun ya da bir istatistik olarak görmez. Onun zihinsel gelişiminden, düşünce ufkundan ve ahlâkî olgunlaşmasından kendisini sorumlu hisseder. Çünkü eğitim, bilgi aktarmaktan önce bir insan yetiştirme sanatıdır.
Bu yüzden akademisyen, hizmet ehli olan insandır. Üniversiteyi şahsî kariyer alanı olarak değil, topluma hizmet edilen bir kurum olarak görür. Sahip olduğu bilgi ve birikimi yalnız kendisi için değil, öğrencileri ve toplum için kullanır. Akademik otoritesini üstünlük kurmak için değil, rehberlik etmek için değerlendirir. Böylece akademisyenlik, kişisel yükselmenin değil, kamusal sorumluluğun adı hâline gelir. Gerçek akademisyen, öğrencilerinin başarısında kendi başarısını değil, yerine getirilmiş bir görevin huzurunu görür.
Bu noktada bilimsel araştırma yapmak da akademisyenin temel mesuliyetini destekleyen ikinci büyük görevidir. Çünkü üniversite yalnızca mevcut bilgiyi aktaran bir kurum değildir; aynı zamanda yeni bilgi üreten bir merkezdir. Akademisyen, araştırmalarıyla bilinmeyeni aydınlatır, yeni sorular sorar ve hakikatin sınırlarını genişletmeye çalışır.
Ancak araştırmanın amacı yalnızca makale yayımlamak, proje yapmak veya akademik yükselme elde etmek değildir. Araştırma, hakikate duyulan bağlılığın ve ilme karşı hissedilen sorumluluğun doğal sonucudur. Bu nedenle araştırma faaliyetleri, eğitim görevinden bağımsız değil, onu güçlendiren ve besleyen faaliyetlerdir.
Gerçek akademisyen için eğitim ve araştırma birbirinden ayrılmaz iki vazifedir. Araştırma hakikati bulma çabasıdır; eğitim ise bulunan hakikati genç nesillere aktarma ve onların ruhlarında yeşertme sanatıdır. Birisi olmadan üniversite düşünsel canlılığını kaybeder, diğeri olmadan ise insan yetiştirme misyonunu yitirir. Bu nedenle akademisyen, hem hakikatin araştırıcısı hem de hakikatin taşıyıcısıdır.
Sonsuzluğa iman sahibi olmak ise akademisyenin faaliyetlerine daha derin bir anlam kazandırır. Çünkü üniversitede verilen her ders, yazılan her makale ve yetiştirilen her öğrenci, yalnızca bugünü değil geleceği de etkiler. Akademisyen yaptığı işin sonuçlarının kendi ömrünü aşacağını bilir. Bu bilinç, ona kısa vadeli çıkarların ötesinde bir sorumluluk duygusu kazandırır. Böylece akademik faaliyet, yalnızca meslekî bir uğraş değil, nesiller boyunca etkisi sürecek bir emanet hâline gelir.
Sonuç olarak burada tasvir edilen akademisyen; sabrın üstadı, hakikatin hayranı, öğrencilerinden menfaat değil, mesuliyet devşiren, ilmi hizmet olarak gören ve geleceğe karşı sorumluluk taşıyan insandır.
Bilimsel araştırmalar ise bu büyük vazifenin tamamlayıcısıdır. Çünkü üniversitenin gerçek değeri, yalnızca ürettiği bilgiyle değil, yetiştirdiği insanlarla da ölçülür. Akademisyen de bu iki görevi aynı vicdan ve aynı mesuliyet duygusuyla birleştiren kişidir.
Böyle bir akademisyen, yalnızca bilgi aktaran bir öğretici değil, bir medeniyetin fikrî ve ahlâkî devamlılığını sağlayan temel bir şahsiyettir.