Bir insanı öldürmek için bazen bir silah gerekir. Bazen ise yalnızca bir suçlama. 2017 yılının Ağustos ayında Adana’da 17 yaşındaki Muhammet Reşit Yıldırım, iş yerine gitmek üzere bindiği kamyonette silahlı saldırıya uğradı ve hayatını kaybetti. Saldırgan, yakalandığında oğlunun kızına tecavüz ettiğini düşündüğü için cinayeti işlediğini söyledi. Yani kendisini bir katil olarak değil, kızının intikamını alan bir baba olarak görüyordu.
Sonra soruşturma ilerledi. DNA incelemesinde, öldürülen genç ile genç kızın kürtajla alınan cenininden elde edilen örnekler arasında baba-çocuk ilişkisi bakımından uyum bulunmadığı ortaya çıktı. Daha sonra genç kız, korktuğu için Muhammet Reşit Yıldırım’ın adını verdiğini söyledi. Kadının beyanı esastı ama beyan yanlıştı…
Bir insan öldürülmüştü. Bir aile çocuğunu kaybetmişti. Bir başka aile yıllarca yaşayacağı bir travmanın içine sürüklenmişti. Ve bütün bunların ortasında son derece basit görünen, fakat insanlık kadar eski bir soru duruyordu: Ya yanılıyorsak?

Thomas Vinterberg’in 2012 yapımı Jagten (The Hunt) filmi tam da bu sorunun etrafında dolaşır. Mads Mikkelsen’in canlandırdığı Lucas, Danimarka’nın küçük bir kasabasında yaşayan sıradan bir anaokulu öğretmenidir. Çocuklarla çalışan, arkadaşlarıyla vakit geçiren, oğluyla ilişkisini yeniden kurmaya çalışan sakin bir adamdır.
Sonra küçük bir çocuğun söylediği birkaç kelime hayatını değiştirir. Lucas, bir anda çocuklara yönelik cinsel tacizle suçlanır. Ortada başlangıçta kesin bir kanıt yoktur. Fakat çok geçmeden bunun önemi kalmaz. Çünkü insanlar bir kez inanmaya başladıklarında, kanıtların yerini kanaat almaya başlar. Ve kanaat, bazen adaletten çok daha hızlı hareket eder.
Jagte’nin asıl çarpıcılığı, Lucas’ın suçsuzluğundan çok, insanların onun suçlu olduğuna nasıl karar verdiğini göstermesidir. Önce bir şüphe doğar. Sonra şüphe konuşulur. Konuşulan şey söylentiye dönüşür. Söylenti, ortak kanaat hâline gelir. Ortak kanaat ise bir süre sonra gerçek muamelesi görmeye başlar.
Bundan sonra Lucas’ın ne söylediğinin fazla bir anlamı yoktur. Susarsa şüphelidir. Konuşursa kendisini kurtarmaya çalışıyordur. Öfkelenirse suçluluk duygusunu gizliyordur. Sakin kalırsa duygusuzdur. Artık hangi davranışı gösterirse göstersin, hüküm değişmez. Çünkü karar verilmiştir. Geride yalnızca kararı doğrulayacak kanıtları bulmak kalmıştır. İşte bu, insan topluluklarının en tehlikeli psikolojik mekanizmalarından biridir. İnsanlar çoğu zaman kanıtlardan sonuç çıkarmaz; vardıkları sonuçları destekleyecek kanıtlar ararlar.
Adana’daki olay ile Jagten arasında elbette önemli farklar var. Biri gerçek bir cinayet vakası, diğeri bir sinema filmi. Biri bir babanın kendi adaletini uygulamasıyla sonuçlanıyor; diğerinde ise küçük bir kasabanın tamamına yayılan toplumsal dışlama var. Ama ikisinin kesiştiği çok önemli bir yer bulunuyor: Bir insan hakkında verilen hükmün, kanıtın önüne geçmesi.
Adana’daki olayda baba, kızının söylediğine inanıyor ve hukuki sürecin sonucunu beklemek yerine kendi adaletini uyguluyor. Jagten’de ise insanlar Lucas’ı hukuken mahkûm etmiyor; fakat onu sosyal olarak mahkûm ediyorlar. Birinde kurşun var. Diğerinde dışlanma. Birinde insanın bedeni hedef alınıyor. Diğerinde itibarı, ilişkileri ve hayatı. Fakat mekanizma benzer: Önce hüküm veriliyor, sonra gerçek aranıyor.
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Adalet ile intikam aynı şey değildir. Adalet, “Ne olduğundan emin miyiz?” diye sorar. İntikam ise çoğu zaman “Kimin cezasını vermeliyiz?” diye sorar. Adalet kanıt ister. İntikam kesinlik ister. Adalet beklemeyi göze alır. İntikam hemen harekete geçer.
Çünkü intikamın psikolojisinde belirsizliğe yer yoktur. Kızım böyle söylediyse doğrudur. Arkadaşım böyle söylediyse doğrudur. Ben böyle hissediyorsam, doğrudur. Herkes böyle düşünüyorsa, doğrudur. Ve sonunda “doğru olduğuna inanılan şey”, “doğru olan şey”in yerine geçer. Jagten tam da bu dönüşümü anlatıyor.
Filmin belki de en rahatsız edici tarafı, Lucas’ı suçlayan insanların düpedüz kötü insanlar olmamasıdır. Onlar sıradan insanlardır. Çocuklarını korumak isteyen anne babalar, arkadaşlar, komşulardır. Lucas’ı yıllardır tanıyan insanlardır. Başlangıçta belki gerçekten onun suçlu olup olmadığından emin değildirler. Ama sonra korku devreye girer. Korku, ahlaki öfkeye dönüşür. Ahlaki öfke, cezalandırma isteğini doğurur.
Ve sonunda insanlar, kendilerini adaletin temsilcileri olarak görmeye başlarlar. Bu nedenle Jagten, “kötü insanların kötülüğü” hakkında bir film değildir. Daha ürkütücü bir şeyi anlatır: İyi insanların, iyi bir amaç uğruna nasıl korkunç sonuçlara yol açabileceğini. Çünkü kötülüğün her zaman kötü insanlara ihtiyacı yoktur. Bazen yalnızca kesinlik duygusu yeterlidir.
Bugün bu mesele daha da önemli. Çünkü artık küçük bir kasabaya ihtiyacımız yok. Bir insanın toplumsal olarak yargılanması için komşusunun kapısına gitmesine gerek yok. Bir telefon ekranı, paylaşım, video, iddia, ekran görüntüsü yeterli. Birkaç saat içinde binlerce insan bir insan hakkında hüküm verebilir. Üstelik sosyal medyada hüküm vermek neredeyse bedavadır. Bir “beğeni” kadar kolay. Bir paylaşım kadar hızlı. Bir yorum kadar sorumsuz.
Sonra bir insanın adı, suçlamayla birlikte anılmaya başlar. Suçlama tekrarlandıkça gerçeklik hissi güçlenir. Bir süre sonra kimse ilk iddianın doğru olup olmadığını sormaz. Çünkü herkes zaten inanıyordur. Kalabalığın büyüklüğü, kanıtın gücü sanılır. Oysa bin kişinin yanıldığı bir şey, bin kez tekrarlandığında doğru hâle gelmez.
Jagten bu yüzden yalnızca cinsel taciz suçlamaları hakkında bir film değildir. Film daha büyük bir meseleyi tartışır: Bir insan hakkında hüküm verme yetkisini kime verdik? Devlete mi? Mahkemeye mi? Kanıta mı? Topluma mı? Yoksa öfkemize mi?
Hukuk devletinin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri belki de tam olarak budur: İnsanların kendi adaletlerini kendilerinin uygulamasını engellemek. Çünkü insanın kendi acısının hâkimi, kendi öfkesinin savcısı, kendi kanaatinin bilirkişisi, kendi intikamının infaz memuru olması tehlikelidir… Böyle bir durumda adalet, kolayca intikama dönüşebilir.
Adana’daki olayın trajedisi de tam burada yatıyor. Bir baba, kızını koruduğuna inanarak hareket ediyor. Fakat sonradan ortaya çıkan DNA bulguları ve kızın açıklamaları, öldürülen gencin suçlamadaki kişi olmadığını gösteriyor. Bir insanın hayatı geri getirilemiyor. Bir özür hiçbir şeyi geri çeviremiyor. Sonradan ortaya çıkan gerçek, ilk anda verilen hükmün sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Çünkü bazı adaletsizliklerin telafisi yoktur.
Mads Mikkelsen’in Lucas karakterindeki başarısı da burada anlam kazanıyor. Lucas bağırarak kendisini savunan bir kahraman değildir. Çoğu zaman susar, bakışlarıyla tepki verir. İnsanların kendisinden uzaklaşmasını izler. Bir zamanlar birlikte kahve içtiği insanların artık yüzüne bakmadığını görür. Ve seyirci, onun yalnızca suçlanmadığını fark eder. İnsanların zihnindeki kimliği öldürülmektedir. Gerçek Lucas ile insanların zihnindeki Lucas artık aynı kişi değildir. Bu nedenle Jagten’in “av”ı yalnızca bir insan değil, hakikatin kendisidir.
Belki de filmden çıkarılabilecek en önemli ders şudur: Bir insanı suçlamak için ne kadar kanıt gerektiğini tartışmadan önce, yanılıyor olabileceğimizi kabul edecek kadar cesur olup olmadığımızı sormalıyız. Çünkü insan zihni tuhaf bir biçimde çalışıyor. Başkalarını suçlarken çok az kanıt bize yeterli gelebiliyor. Ama kendi kanaatimizden vazgeçmek için neredeyse sonsuz kanıt istiyoruz.
Bir insan hakkında “suçlu” demek kolay. “Yanılmışım” demek çok zor. Oysa bazen iki kelime arasındaki fark, bir insanın hayatıdır. Jagten bittiğinde geriye yalnızca Lucas’ın hikâyesi kalmıyor.
Adana’da öldürülen Muhammet Reşit Yıldırım’ın hikâyesi gibi gerçek hayattaki trajediler de bu soruyu daha ağır hâle getiriyor. Çünkü bazen toplum yargısız infazı uygular. Bazen toplum da yapmaz, kişi kendi adaletini kendi sağlamak isteyen tek bir insan yapar.
Ve her iki durumda da en tehlikeli cümle aynıdır: “Ben onun suçlu olduğundan eminim.” Belki de medeniyet dediğimiz şey, tam bu cümlenin karşısına şu cümleyi koyabilmektir: “Emin olmam yetmez. Kanıtlamamız gerekir.” Çünkü adalet, insanın haklı olduğuna inanması değil, yanılıyor olabileceğini kabul edebilmektir.