Anadolu Aleviliği yüzyıllar boyunca kitaplardan çok sözle, sazla ve sohbetle yaşadı. Bu geleneğin 20. yüzyıldaki en ilginç temsilcilerinden biri, Maraş’ın bir köyünde doğup yine orada ölen Melûli Baba’dır. Uzun yaşamı, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk on yıllarına ve 1980’lerin sonuna uzanır. Bu süre boyunca hem bir ozan hem de köyünün bilgesi olarak, Alevi inancını katı kurallardan çok sevgi, akıl ve insan merkezli bir yol olarak yorumladı.
Doğumu ve Ailesi ve Eğitimi
Melûli Baba’nın asıl adı Hüseyin Karaca Erbil’dir; 1892’de Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Kötüre köyünde doğmuştur. Babası Raşo, annesi Hatun’du. İsviçreli tarihçi Hans-Lukas Kieser’in araştırmalarına göre Kurmancî konuşan Kürt kökenli bir Alevi olarak dünyaya gelmiş ve 97 yıl sonra yine aynı köyde hayata veda etmiştir. Erbil soyadını ise 1930’larda, soyadı kanununun ardından almıştır. Ailesi varlıklı olmasına rağmen, o dünya malından çok düşünceye ve inanca yöneldi. Bu tercih, ilerleyen yıllarda onu sıradan bir köylüden ayıran en belirgin özellik olacaktı.
Melûli Baba’nın gençliğini anlamak için dönemin Anadolu taşrasını hatırlamak gerekir. O yıllarda Doğu ve İç Anadolu’daki Alevi köyleri, Ermeni komşularıyla iç içe yaşıyordu. Bu yakınlık Hüseyin’in eğitimini de doğrudan etkiledi. Yedi-sekiz yaşlarında köydeki Arap Hoca’dan Arapça öğrendi; on yaşına geldiğinde ise Afşin’deki Ermeni dostu Penes’in yanına gönderilerek Ermeni okulunda okudu.
Bu çok kültürlü eğitim onu zengin bir dil ve düşünce birikimiyle donattı. Arapça, Ermenice, Farsça ve Osmanlıcayı ana dili gibi öğrendi; tarih, felsefe ve tasavvuf alanlarında derin bir bilgi edindi. Üstelik köyde kalıp toprağı işlemek yerine yola düştü: babasının servetine rağmen çiftçilikten uzak durarak köyünden ayrıldı ve Ortadoğu’yu dolaştı.
Kieser, Melûli Baba’yı bu yüzden özel bir yere koyar. Ona göre Melûli, Osmanlı’nın son döneminde Anadolu taşrasında yaşanan bir tür “aydınlanma”nın temsilcisiydi. Bu hareket, 19. yüzyıl Osmanlı reformlarından çok, başta Ermeni Hristiyanlar olmak üzere gayrimüslimlerin kültürel uyanışıyla bağlantılıydı; zira iç ve doğu Anadolu Alevileri bu topluluklarla geleneksel olarak yakın komşuluk ilişkisi içindeydi.
“Melûl” Olmak: Bir İsmin Hikâyesi
Hüseyin Karaca’nın tanındığı isim, kişisel bir acıdan doğdu. Sevdiği birinin ölümünün ardından kendine “hüzünlü” anlamına gelen Melûli adını verdi. Bu ada çoğunlukla Bektaşi geleneğindeki “Baba” unvanı eklendi ve bu isimle Maraş yöresinde ve çok daha ötesinde büyük saygınlık kazandı.
Hüzün, Alevi-Bektaşi şiirinde yabancı bir duygu değildir. Ayrılık, gurbet ve kayıp, Pir Sultan’dan Kul Himmet’e uzanan çizgide sürekli işlenen temalardır. Melûli’nin bu ismi seçmesi, kendi kişisel yasını bu köklü geleneğin diliyle ifade etmesi olarak da okunabilir.
Şiirlerinde ayrıca bir mahlas daha kullandı. “Latife” mahlasıyla yazdığı türkülerde Alevi-Bektaşi inancını, insani değerleri ve toplumsal eleştirilerini işledi. İlginç bir ayrıntı olarak, bu mahlas zaman zaman onun bir kadın ozan sanılmasına yol açtı.
Âşık, Ozan, Köy Bilgesi ve İnanç Anlayışı
Melûli Baba her şeyden önce bir sözlü kültür insanıydı. Eski geleneğin âşığı ve ozanıydı, ama aynı zamanda kendi çağının çocuğuydu. Bu ikili kimlik, onun şiirine hem geleneksel bir derinlik hem de çağdaş bir sorgulama ruhu kazandırdı. Ne yazık ki üretiminin önemli bir kısmı günümüze ulaşmadı; ilk dönem şiirlerinin çoğu kaybolmuştur. Bu, sözlü geleneğe dayanan pek çok Alevi ozanının ortak kaderidir. Dizeler kuşaktan kuşağa aktarılırken bir kısmı unutulur, bir kısmı değişir. Özel hayatına dair bilinenler de sade ve bağlılık dolu bir insan resmi çizer. Eşi Bağdat, ömrü boyunca tek eşi olarak kaldı.
Melûli Baba’yı özgün kılan en önemli yan, inanç yorumudur. Kendisi bir Bektaşi olarak anılsa da bunu kendine özgü bir anlamda kullanıyordu. Yeğeni Hamdullah Erbil’e göre Melûli, kendisini Bektaşiliğin 16. yüzyılda Balım Sultan tarafından Osmanlı’nın ihtiyaçlarına göre kurumsallaştırılmasından önceki hâliyle bir Bektaşi olarak görüyordu. Yani o, tekke düzeninden ve resmî hiyerarşiden önceki, daha serbest ve halk içinde yaşayan bir tasavvuf anlayışına bağlıydı.
Bu tavır ritüellere bakışına da yansıdı. Kieser’in biyografik okumasına göre Melûli gençliğinden sonra bir daha cemlere katılmadı. Bu, onun inançtan uzaklaştığı anlamına gelmez; aksine ibadeti dış biçimden çok iç anlama taşıdığını gösterir. Melûli, ibadeti insan-ı kâmil, yani olgun insan üzerinde yoğunlaştırıyordu.
İnsan-ı kâmil fikri, Alevi-Bektaşi düşüncesinin merkezindedir. Hakk’ı arayan kişi onu gökte değil, insanda ve kendi içinde bulur. Melûli Baba bu fikri bir adım ileri taşıyarak bilinçli inanmanın önemini vurguladı. Batıni öğretilerle harmanlanmış bir Alevi inancına sahip olan Melûli Baba, insanların körü körüne değil bilinçle inanmasını savundu. Bu yüzden sözleri yalnızca bir ozanı değil, bir halk filozofunu da yansıtır.
Kuşaklar Arası Köprü ve Son Yılları
Melûli Baba’nın uzun ömrü, onu çok farklı dönemlerin tanığı yaptı. 1970’ler ve 1980’ler Türkiye’sinde genç kuşak siyasetle yoğun biçimde ilgileniyordu ve bu süreç Alevi aileleri de derinden etkiledi. Melûli bu gençlerle tartışmaktan çekinmedi ama onları yalnız da bırakmadı. Kieser’e göre onlara adadığı bir şiirde, insanlığın maymundan geldiği yönündeki inançlarını ironiyle reddetti; yine de cezaevindeki torunuyla dayanışmasını hiç bırakmadı ve ileri yaşına rağmen 1970’ler ve 80’lerde onu düzenli olarak ziyaret etti.
Bu tablo, Melûli Baba’nın “diyalog” anlayışını güzel özetler; fikir ayrılığı sevgiyi bitirmez. Kieser’in onunla ilgili çalışmasına “şarkı ve diyalog olarak Alevilik” başlığını vermesi de bu yüzden anlamlıdır.
Melûli Baba hayatının son yılında kendi hikâyesini kâğıda döktü. 1989’da yazdığı yedi sayfalık “Hayatım” başlıklı otobiyografisinde sevgisinin derinleştiğini ve aklının batıl güçler karşısında sarsılmadığını anlatarak yaşam felsefesini özetledi. 14 Kasım 1989’da, 97 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Bugün Melûli Baba’nın sözleri hâlâ dinleniyor ve yorumlanıyor. Bazı şiirleri sonradan bestelendi; örneğin tasavvufi bir iç yolculuğu anlatan “Hakikat Şehrinin Yolu”, Erdem Baba tarafından bestelenmiştir.
Melûli Baba’nın hikâyesi, Aleviliğin canlı ve dönüşen bir gelenek olduğunu hatırlatır. Arap hocadan Arapça, Ermeni okulundan Ermenice öğrenen, Ortadoğu’yu gezip köyüne dönen, cemden çok insanı yücelten bu bilge ozan; Anadolu’nun çok kültürlü geçmişini, sözlü kültürün gücünü ve sorgulayan bir inancın mümkün olduğunu tek bir hayatta bir araya getirdi.
Çok acaip oldu dünyanın hali
Kıl çullar pazarda hep oldu halı
Çoğaldı haykırıp hu çeken deli
Her gezen deliler veli olur mu
Aklı olanlara bu ibret yeter
Karga bülbülüm der durmayıp öter
Kırlarda kokusuz çok çiçek biter
Her çiçek bahçenin gülü olur mu
Kaynaklar
Kieser, Hans-Lukas. “Alevilik as Song and Dialogue: The Village Sage Melûli Baba (1892-1989)”. A Quest for Belonging: Anatolia Beyond Empire and Nation, Gorgias Press, 2010, s. 257-270.
Kieser, Hans-Lukas. “Alevilik als Lied und Liebesgespräch: Der Dorfweise Melûli Baba (1892-1989)”. Migration und Ritualtransfer, 2005.