Türkiye’de finansal piyasaların el yordamıyla serbestleşmeye başladığı 1990’lardan itibaren ortaya çıkan krizler (1994, 2001, 2008), temelde “likidite sıkışıklığı, dış borcun çevrilememesi ve ani sermaye çıkışları” etrafında şekillenen geleneksel birer “gelişmekte olan ülke krizi” olmuştur.
2018 sonrası yaşanan dalgalanmalar ise, sistemin işleyiş mekanizmalarının ve iktisadi akıl yürütmenin kökten değiştirildiği yeni bir yapısal yapboza doğru evrilmenin göstergeleri haline gelmiştir. Bu yeni dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye ekonomisinin geçirdiği krizler zincirinde niteliksel bir kırılmayı temsil etmiştir.
Bu ilginç ve ders alınası dönemi öncekilerden ayıran temel farklılıklar, bu yazının ana konusunu oluşturmaktadır. İktidarından muhalefetine, politik olanından apolitik olanına kadar hemen hemen bütün toplumsal kesimleri geri dönülmesi zor biçimde negatif yönde etkileyen gelişmelerin ekonomi-politiğini oluşturan unsurların masaya yatırılması elzem görünmektedir.
Kurumsal Yapı ve Merkez Bankası Bağımsızlığı Tahribatı
Cumhuriyet tarihinin, o zamana değin yaşadığı en derin bunalım olan 2001 krizinden sonra elde edilen en büyük kazanım, Merkez Bankası’na (TCMB) araç bağımsızlığının verilmesi ve BDDK ile SPK gibi düzenleyici kurumların özerkleştirilmesiydi. Krizler bu kurumlara rağmen çıksa da, çözüm yine bu kurumsal yapının güçlendirilmesiyle sağlanmaya çalışıldı.
2018 yılında başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile birlikte merkez bankası başkanları sıklıkla görevden alınarak para politikasında karar alma mekanizmaları işlevsizleştirildi. Kurumsal erozyon sadece ekonomi bürokrasisiyle sınırlı kalmadı, TÜİK verilerinin güvenilirliğinden yargı bağımsızlığına kadar geniş bir alana yayılarak “güven” unsurunu kalıcı olarak ortadan kaldırdı.
Sermaye Hareketleri ve Finansal Sektörün Niteliği
Türkiye’nin finansal küreselleşmeye açıldığı 1990’larda ve 2000’lerde Türkiye yüksek reel faiz vererek sıcak parayı ülkeye çekiyordu, bu parayla cari açığını finanse ediyordu. Sistem aşırı kırılgandı; ancak formel bir “sermaye kontrolü” ya da “çift kurlu bir yapı” yoktu.
CHS sisteminde (2018’den günümüze) ise yabancı yatırımcı neredeyse tamamen borsadan ve tahvil piyasasından çekildi. Sıcak paranın yerini, kaynağı belirsiz döviz girişleri (yıllar içindeki net hata ve noksan artışları bunun göstergesidir) ve Körfez sermayesiyle yapılan swap anlaşmaları aldı. Dalgalanmanın etkisiyle döviz rezervleri eksiye düşerken, piyasaya istikrar kazandırmak için KKM (Kur Korumalı Mevduat) gibi devasa bir kamu yükü yaratıldı. Bankacılık sektörü üzerinde, yazılı olmayan idari kısıtlamalar (makro ihtiyati tedbirler) adeta bir norm haline geldi.
Enflasyonun Karakteristiği: Kronikleşme ve Katılık
1990’ların krizleri ve sabit kur rejiminde ortaya çıkan yüksek oranlı devalüasyonlar çok sert ama görece kısa vadeli enflasyon patlamalarına yol açtı. 2001 sonrası uygulanan mali disipline dayalı programlarla enflasyon hızla tek haneli seviyelere indirilebildi.
CHS döneminde ise enflasyon, geçici bir şok olmaktan çıkıp kronikleşen ve yapısal hale gelen bir enflasyon-devalüasyon sarmalına dönüştü. Üreticilerin karşılaştığı maliyet baskıları, beklentilerin bozulması ve fiyatlama davranışlarının tamamen deforme olması nedeniyle, ortodoks politikalara kısmen geri dönüldüğü dönemlerde bile enflasyon aşağı yönlü harekete karşı büyük direnç gösterdi ve halkın alım gücündeki erozyon kalıcılaştı.
Rejim değişikliği sonrasında şöyle bir manzara ortaya çıktı: Önceki krizler, kapitalist piyasa ekonomisinin kuralları içinde yaşanan “sistem içi arızalar” olarak yorumlanırken, 2018 sonrası dönem, piyasa ekonomisinin kurallarının esnetildiği, mülkiyet ve sözleşme güvenliğinin aşındığı bir “rejim dönüşümü” olarak görüldü. Türkiye bu dönemde sadece bir fon krizi değil, aynı zamanda yönetişim, kurumsal kapasite ve rasyonel iktisat politikası krizini de aynı anda yaşadı. Bu yapısal kopuşun özellikle hangi alan üzerindeki etkisinin (rezervlerin yönetimi, KKM enstrümanı veya enflasyon dinamikleri) incelenmesi gerektiği sorusu havada kaldı. Bütün faktörler bir arada bu enkazın derinleşmesine yardımcı oldu kuşkusuz.
CHS döneminde krizlerin kronikleşmesi ve derinleşmesinde siyasetin merkezileşmesi (diğer bir deyişle yürütme erkinin tüm ekonomik kurumları ve karar alma mekanizmalarını tek bir merkezde toplaması) kilit ve belirleyici bir rol oynadı. Bu dönemi önceki krizlerden ayıran en net çizgi, teknik ve rasyonel akılla çözülmesi gereken iktisadi sorunların, tamamen siyasi tercihler ve merkezî otoritenin “tek adam” söylemleri doğrultusunda şekillendirilmesi olmuştur.
Siyasetin merkezileşmesinin fon krizleri üzerindeki somut etkileri, öncelikle kurumsal özerkliğin tasfiyesi ve teknik akıl yerine siyasi dogmaların tercih edilmesi bağlamında görüldü. CHS ile rasyonel gerekçelerle özerk olması gereken Merkez Bankası, BDDK, TÜİK ve Hazine gibi kurumlar doğrudan merkezi siyasi iradenin kontrolü altına girdi.
Dönemin ünlü söylemi olan “Faizin sebep, enflasyonun netice olduğu” mottosu, iktisadi gerçeklikle bağdaşmayan bir dogmanın siyasi bir talimata dönüşmesine yol açtı. Faizlerin piyasa koşullarının çok altında tutulması, kurumsal özerkliğin terk edilmesiyle birleşince, teknik bürokratların “kriz sinyali” verme veya “kemer sıkma” politikası uygulama eğilimi bu toprakları hızla terk etti. Bu durum fon çıkışlarını ve döviz krizlerini doğrudan tetikledi.
Kısa Vadeli Siyasetin (Seçimler) Rasyonel Politikalara Set Çekmesi
Sermaye piyasalarında yaşanan baskı, merkezileşmiş siyasi yapı, iktidarı korumak veya seçim kazanmak için ekonomide “yumuşak iniş” yerine her koşulda “yüksek büyüme” ve “ucuz kredi” politikalarını dayatmaya başladı.
2019 yerel seçimleri ve 2023 genel seçimleri gibi kritik eşiklerde, piyasanın asıl ihtiyaç duyduğu parasal sıkılaşma ve rasyonel adımlar, yalnızca siyasi maliyet (oy kaybı) gözetildiği için ertelendi. Bu gecikmeler, krizin maliyetini katlanarak artırdı ve dış fonların ülkeye girişi neredeyse imkânsızlaştı.
Güven Erozyonu ve Hukukun Siyasallaşması
CHS döneminde siyasetin merkezileşmesi, sadece ekonomi bürokrasisini değil, aynı zamanda yargı ve denetim mekanizmalarını da tekeline aldı. Yabancı yatırımcı ve yerli sermaye sahipleri için en kritik kriter olan “kuralların öngörülebilirliği” ortadan kalktı. Keyfi kararlar, gece yarısı tebliğleri ve şirketlere ya da yerel yönetimlere yapılan usulsüz siyasi müdahaleler, “hukuk güvenliği” algısını neredeyse sıfırladı. Fon krizlerinin temel yakıtı olan güven erozyonunun (ve dolayısıyla sermaye kaçışının) başat müsebbibi olarak idari keyfilik sayılabilir.
Alternatif finansman arayışları ve “siyasi diplomasiye” bağımlı kur yönetimi ile
sıcak paranın yer değiştirmesi eşanlı olarak gerçekleşti. Batı merkezli kurumsal yatırımcıların Türkiye’den tamamen çekilmesiyle oluşan fon boşluğu, merkezî siyasetin yakın ilişki kurduğu Körfez ülkeleri, Rusya veya Asya merkez bankalarıyla yapılan swap anlaşmaları ve “net hata noksan” hesaplarında kendini gösteren kaynağı belirsiz döviz girişleriyle kapatılmaya çalışıldı.
Bu hercümerç içerisinde çalkalanan ekonominin kaderi, rasyonel piyasa kurallarından çıkıp liderler arası siyasi ilişkilere ve diplomatik pazarlıklara bağlandı. Siyasi krizle sonuçlanan bir dış politika hamlesi, doğrudan içeride bir kur ve fon krizini tetikledi.
Kısaca…
CHS döneminde yaşanan finansal krizler (fon krizi bağlamında üzerinin kapanmasının imkânsız hale gelen), klasik birer ekonomik şok olmaktan öte, “merkezîleşmiş siyasetin ekonomiyi domine etme denemesinin” bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
Siyasetin alanı bu derece daraltıp tüm denetim mekanizmalarını tek bir merkeze bağlaması, sistemin şok emme kapasitesini (rezervleri, kuralları, kurumları) tüketmiş; ekonomiyi dış rüzgârlara karşı korumasız hale getirmiştir.
Bu bağlamda, merkezîleşen siyasetin yarattığı bu derin tahribatın ardından, son yıllarda (özellikle ekonomi yönetimindeki değişimlerle birlikte) atılan kısmi rasyonel adımların sistemin kronik hastalıklarını kalıcı olarak çözmeye yeterli olup olmadığı sorusunun cevabı da yaklaşık olarak netleşmiş görünmektedir.
…
Ekler:
Aşağıdaki iki özet tablo, bu yazının temel iddialarını özetlemektedir.
TCMB Başkanları ve Görev Süreleri (2016-2026)
| Başkan | Görev Başlangıcı | Görev Bitişi | Yaklaşık Görev Süresi |
| Murat Çetinkaya | 19.04.2016 | 6.07.2019 | 3 yıl 4 ay |
| Murat Uysal | 6.07.2019 | 7.11.2020 | 1 yıl 4 ay |
| Naci Ağbal | 7.11.2020 | 20.03.2021 | 4 ay |
| Şahap Kavcıoğlu | 20.03.2021 | 28.07.2023 | 2 yıl 4 ay |
| Hafize Gaye Erkan | 28.07.2023 | 2.02.2024 | 7 ay |
| Fatih Karahan | 3.02.2024 | Görevde | 2 yıl 7 ay* |
| *: Eylül 2026 itibarıyla görevdeki toplam süre | |||
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi: Riskler ve Fırsatlar
| Boyut | Riskler / Sınamalar | Fırsatlar / Kazanımlar |
| Ekonomi ve Finans | Kronik enflasyon, yüksek kur oynaklığı, KKM maliyetleri ve risk primi artışı. | 2023 sonrası OVP ile rasyonel politikalara dönüş ve TL’ye güvende kademeli toparlanma. |
| Yönetimde Etkinlik | Denge-denetleme zayıflığı, alt bürokraside inisiyatif kaybı. | Kriz anlarında (pandemi, doğal afet) hızlı icraat ve karar alma yeteneği. |
| Strateji ve Dış Politika | Öngörülebilirlik ve uluslararası norm algısındaki erozyon. | Savunma sanayisinde büyük bir atılım ve esnek/çok kutuplu bir dış politika yürütme gücü. |