Akçay’da ekim ayının kendine özgü bir havası vardır. Denizden gelen serin rüzgâr, insanın yüzüne hafifçe vururken Kazdağları’nın eteklerinde sis ağır ağır dolaşır. Sabah saatlerinde denizle dağ arasında asılı duran bu sis, bazen köylerin ve yolların üzerine kadar iner; sonra rüzgârla birlikte yavaş yavaş dağılır.
Hava ne tam olarak yazdır ne de kışa dönmüştür. Fakat yazın sıcaklığı geride kalmış, sonbaharın serinliği kendini iyice hissettirmeye başlamıştır. Böyle bir ekim sabahında Akçay’ın cuma pazarına gittim.
Akçay pazarı cuma günleri kuruluyor. Kasabaya göre hayli geniş, bulunduğu alanın sınırlarına göre ise daha da genişlemiş gibi görünen, son derece kalabalık bir pazar. Haftada yalnızca bir gün kurulması pazara ayrı bir hareketlilik kazandırıyor. İnsanlar bir haftalık mutfak ihtiyaçlarını, sebzelerini, meyvelerini, peynirlerini, zeytinlerini ve daha birçok ihtiyacını buradan karşılamaya çalışıyorlar.
Ben ilk defa gittim. Denizden gelen rüzgârın pazarın kalabalığı arasından geçip yüzüme vurduğu, uzakta Kazdağları’nın sis içinde kaybolduğu o sabah, sıradan bir pazar gezintisi olarak başlayan günün sonunda aklımda çok küçük ama çok şey anlatan bir olay kaldı.
Peynir tezgâhının önünde, büyük ihtimalle emekli bir karı koca duruyordu. Yaşlarından ve davranışlarından emekli oldukları belli oluyordu. Bir peyniri gösterdiler, fiyatını sordular. Peynirci, piyasada kilosunun 420-430 lira civarında olduğunu, kendisinin ise zaten 400 liraya verdiğini söyledi. Fakat bununla da yetinmedi. Yaşlı çifte dönerek, “Size ikram olsun, 380 liraya vereyim,” dedi.
Çift peyniri beğenmişti. Peynirci bir parça kesti, tadına bakmaları için uzattı. Tadına baktılar. Beğendiler. Bunun üzerine peynirci peyniri güzelce paketledi, vakumladı, poşete koydu ve uzattı. Erkek peyniri aldı. Tam o sırada kadın çantasından cüzdanını çıkardı, içinden bir kredi kartı çıkarıp peynirciye uzattı.
İşte hikâyenin asıl ilginç tarafı o anda başladı.
Peynirci kredi kartını görünce kartı almak yerine son derece sakin bir biçimde, “Ben size zaten ikram ediyorum. Bir de kredi kartıyla verirsem beni iki kere ikram etmiş olursunuz. Nakit verirseniz iyi olur,” dedi.
Bu cümle, ilk bakışta küçük bir esnaf pazarlığıydı. Fakat biraz dikkatle bakıldığında, küçük esnafın içinde bulunduğu ekonomik şartların da ifadesiydi. Satıcı fiyatı düşürmüş, kendi kazancından vazgeçmiş, fakat kredi kartının kendisine getireceği maliyeti de taşımak istemiyordu. Onun hesabı küçüktü ama hesabın arkasındaki ekonomik gerçek büyüktü: “Ben size elimden gelen indirimi yaptım; siz de ödemenin maliyetini bana bırakmayın.”
Erkek birden celallendi. Vücudunun bütün hareketleriyle “O zaman al peynirini!” der gibiydi. Elindeki peyniri satıcıya doğru uzattı.
Fakat satıcı tartışmayı büyütmedi. Son derece sakin ve zarif bir biçimde, “Nakit paranız yoksa önümüzdeki hafta getirirsiniz, hiç fark etmez,” dedi.
Aslında satıcı o anda ekonomik ilişkinin başka bir yolunu açıyordu. Kredi kartını kabul etmiyor ama müşteriyi de kaybetmek istemiyordu. Bir anlamda, “Paranız bugün yoksa haftaya verirsiniz,” diyerek küçük bir güven kredisi teklif ediyordu.
Kadın bir kez daha kredi kartını uzattı. Fakat peynirci yine kartı almadı.
Bu defa erkek, “Önümüzdeki hafta getiririz de unuturuz, ne olur ne olmaz,” anlamına gelen bir karşılık verdi.
Birkaç dakikalık alışveriş, birdenbire fiyat pazarlığından güven pazarlığına dönüşmüştü.
Satıcı müşteriye güvenerek vadeyi kabul etmek istemiyordu; müşteri ise satıcının ödeme biçimine razı olmak istemiyordu. Sonunda peynirci peyniri geri aldı. Emekli çift de peyniri almadan tezgâhtan ayrıldı.
Ben bütün bunları yalnızca izledim.
Pazarın kalabalığı içinde insanlar alışverişlerine devam ediyordu. Bir tarafta sebze ve meyve tezgâhlarından yükselen sesler, diğer tarafta satıcıların müşterilerini çağırmaları, poşetlerin hışırtısı, insanların birbirine çarpmadan ilerlemeye çalışması… Denizden gelen serin Akçay rüzgârı bütün bu kalabalığın arasından geçiyordu. Uzakta Kazdağları yine sislerin içindeydi.
Fakat benim aklım peynir tezgâhında kalmıştı.
Çünkü orada yalnızca bir peynir satılmamıştı. Üç ayrı iktisadi davranış aynı anda görünür hâle gelmişti.
Bir tarafta küçük esnaf vardı. Piyasa fiyatı 420-430 lira civarında olan peyniri 400 liraya satıyor, sonra 380 liraya kadar indiriyor, hatta bunu “ikram” olarak sunuyordu. Fakat onun da dayanabileceği bir sınır vardı. İkramın bile bir maliyeti vardı. Kredi kartının maliyeti de o sınırın içindeydi.
Diğer tarafta emekli karı koca vardı. Peyniri beğenmişler, fiyatı kabul etmişlerdi. Üstelik peynirci piyasa fiyatının altında bir fiyat vermişti. Fakat 380 liranın kendisinden çok, o 380 liranın nasıl ödeneceği alışverişin kaderini belirlemişti.
Üçüncü tarafta ise bütün bu küçük davranışların arkasında duran ülke ekonomisi vardı.
Çünkü mesele aslında yalnızca 380 liralık peynir değildi. Mesele, 380 liranın bir emekli çift için nasıl bir harcama olduğuydu. Mesele, küçük esnafın fiyatını piyasanın altında tutmasına rağmen hâlâ müşterisinin ödeme biçimini hesap etmek zorunda kalmasıydı. Mesele, satıcının “Size ikram ediyorum” diyebilecek kadar fiyat kırması fakat kredi kartının maliyetini artık kendi üzerinde taşımak istememesiydi.
Bir ekonominin büyük yapısal sorunları bazen istatistik tablolarında değil, cuma günü kurulan bir pazarın peynir tezgâhında görünür. Makroekonomik göstergeler bize ortalamaları anlatır; pazar ise insanların o ortalamalarla nasıl yaşadığını gösterir.
O gün Akçay pazarında gördüğüm şey buydu.
Peynirci kendi küçük hesabını yapıyordu.
Emekli çift kendi bütçesinin hesabını yapıyordu.
Fakat üçünün hesabını da aslında ülkenin genel ekonomik şartları belirliyordu.
Satıcı, “Ben de geçinmek zorundayım,” diyordu.
Emekli çift ise belki açıkça söylemeden, “Bizim gücümüz de ancak buraya kadar,” diyordu.
Ve bütün bu küçük pazarlığın üzerinde, denizden gelen ekim rüzgârı gibi, ülkenin düşen satın alma gücü dolaşıyordu.
Sonunda peynir satılmadı.
Oysa fiyat düşürülmüştü. Peynir tadılmıştı. Beğenilmişti. Vakumlanmış, paketlenmiş, poşete konmuştu. Satıcı ikram etmişti. Alıcılar da almak istemişti. Normal şartlarda alışverişin gerçekleşmesi için gereken hemen her şey vardı.
Eksik olan yalnızca para değildi. Paranın hangi biçimde ve hangi şartlarla el değiştireceği konusunda ortak bir zemin de kalmamıştı.
Pazardan ayrılırken Kazdağları’nın üzerindeki sis biraz daha yoğunlaşmıştı. Akçay’ın denizi görünüyordu ama dağların silueti sisin içinde kayboluyordu. Kalabalık pazar yavaş yavaş arkamda kalırken aklımda peynirin fiyatı değil, satılmadan tezgâha geri konulan peynir kaldı.
Çünkü bazen bir ekonominin bütün yapısal sıkıntısını anlatmak için uzun istatistiklere ihtiyaç yoktur.
Akçay’da serin bir ekim gününde, cuma pazarında, 380 liralık bir peynirin alıcıyla satıcı arasında el değiştirememesi de bir ekonominin hikâyesini anlatmaya yeter.