Zafer ÖZKAN*
Satrançta güzel bir söz vardır: “Vezir kurtarılacaksa yeri gelir, fil feda edilir.”
Siyasetin satranç tahtasında ise zaman zaman bazı taşların yer değiştirdiğini, hatta oyundan çekildiğini görürüz. Fakat duruma ekonomi açısından bakıldığında küçük bir fark vardır.
Satrançta feda edilen filin parasını kimse cebinden ödemez. Finans piyasalarında ise yanlış hamlenin bedelini büyük ölçüde tasarruf sahibi öder.
Bugün Türkiye’nin gündemindeki fon meselesine biraz da buradan bakmak gerekiyor.
İsimleri tek tek saymaya, hangi siyasetçinin hangi çevreyle yakın olduğunu tartışmaya gerek yok. Zaten meselenin ilginç tarafı da burada. Soruşturmanın içine zamanla siyasi çevrelerle ilişkileri bulunan veya geçmişte kamu görevlerinde bulunmuş isimlerin de girmesi, kamuoyunda ister istemez “Acaba tahtada hangi taş feda edilecek?” sorusunu doğuruyor. Ancak söz konusu olan yalnızca siyaset değil; para, tasarruf ve güven meselesidir.
Durumun ekonomi tarafına bakıldığında:
SPK’nın 131 fon için tasfiye sürecini başlatması ve soruşturmanın yüzlerce milyar liralık büyüklüğe ulaşan bir fon havuzunu ve bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcıyı ilgilendirmesi, meselenin birkaç kişinin hikâyesinden çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Türkiye’de vatandaşların fonlara ilgisi son yıllarda ciddi biçimde arttı. 2022 sonunda yaklaşık 3,5 milyon olan yatırım fonu yatırımcı sayısı, Kasım 2025 itibarıyla 5,6 milyona yükseldi.
Yani yaklaşık üç yılda yatırımcı sayısı %60 arttı ve artışa devam ediyor. Piyasanın büyüklüğünün 2025 sonlarında 11,2 trilyon TL’ye, yani Türkiye GSYH’sinin yaklaşık %21,4’üne ulaşması, fon piyasasının artık finansal sistem içinde göz ardı edilemeyecek bir büyüklüğe ulaştığını da gösteriyor (Anadolu Ajansı ve Türkiye Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği).
Bu veriler daha bilindik olan hisse senedi ve tahviller yerine tercih edilen Yatırım fonları, profesyonel olarak yönetilen fonlar aracılığıyla milyonlarca vatandaşın küçük veya büyük tasarruflarını sermaye piyasalarına aktaran önemli bir köprü görevi görüyor.
Dolayısıyla fon piyasasında ortaya çıkabilecek ciddi bir güven sorunu, yalnızca bugün parasını yatırmış olanları ilgilendirmiyor. İnsanların yarın tasarruflarını nereye koyacağını, sermaye piyasalarına ne kadar güveneceğini ve finansal sisteme bakışını da etkiliyor. Buda meseleye birkaç fonun akıbeti ve kimlerinin çıkar sağladığı değil, bundan sonraki süreçte sürekli büyüyen bu piyasaya hem Türk vatandaşın hem de yabancıların parasını emanet etme isteği olarak bakılmasına yani meselenin kısaca GÜVEN olduğudur.
Türkiye ise Finansal Güven Meselesini İlk Kez Yaşamıyor
Eskiler daha iyi bilir, geçmişte banker krizleri görüldü. Yüksek getiri vaatlerinin peşinden giden insanların tasarruflarının nasıl buharlaşabildiğine şahit olundu. İmar Bankası olayında bankacılık sisteminin denetimi ve kayıt düzeninin ne kadar önemli olduğunu ağır bir tecrübeyle öğrenildi. Daha yakın dönemde Çiftlik Bank vakası da “yüksek kazanç” vaadinin, finansal okuryazarlık ve denetim zayıflığıyla birleştiğinde ne tür sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.
Her seferinde hikâyenin kahramanları değişti. Demek ki Türkiye’nin hafızasında aslında epeyce ders var. Fakat bizim hafızamız biraz enteresan.
Hikâyenin sonunda vatandaşın sorduğu soru çoğu zaman aynı kaldı:
Olay olurken herkes ekonomist, olay bittikten sonra herkes müfettiş oluyor. Para kazanırken “risk yok” deniyor, para kaybolunca “Devlet nerede?”, “Paramın akıbeti ne olacak? gibi sorular geliyor.
Burada Vatandaş Açısından Da Çıkarılması Gereken Bir Ders Var
Yüksek getiri vaadi, tek başına yatırım gerekçesi olmamalı. Bir finansal ürünün neye yatırım yaptığı, hangi riskleri taşıdığı ve hangi kurum tarafından denetlendiği bilinmeden yalnızca “çok kazandırıyor” diye yatırım yapmak, ekonomik açıdan riskin kapısını aralamaktır.
Getiri varsa risk de vardır.
Fakat bütün sorumluluğu vatandaşa yüklemek de kolaycılık olur.
Bunun yanına bir cümle daha eklemek gerekiyor:
Risk varsa denetim de olmalıdır. Çünkü finansal sistemin bir başka temel ayağı denetimdir.
Vatandaş her finansal işlemin arkasındaki bilanço kalemlerini inceleyen bir denetçi olmak zorunda değildir. Bunun için zaten düzenleyici kurumlar, portföy yöneticileri, bağımsız denetim mekanizmaları ve piyasa gözetim sistemleri vardır.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken yalnızca “Kim sorumlu?” sorusu değildir.
Bir de şu sorular sorulmalıdır:
Riskler neden daha önce fark edilmedi? Hangi denetim mekanizmaları çalıştı, hangileri yetersiz kaldı? Benzer bir yapı tekrar ortaya çıkmasın diye hangi kurallar değiştirilecek?
Çünkü birkaç kişinin görevden ayrılması veya soruşturmanın bazı isimlere ulaşması, tek başına sistemin düzeldiği anlamına gelmez.
Bir yangından sonra birkaç kişiyi bulmak önemlidir.
Ama asıl mesele, yangının neden çıktığını ve aynı binanın yarın yeniden yanmaması için ne yapılacağını ortaya koymaktır.
İşte güven tam burada başlar.
Vatandaşın görmek istediği şey yalnızca “sorumlular hesap verecek” cümlesi olmamalıdır. Bunun yanında, “aynı mekanizma bir daha bu ölçekte çalışamayacak” güvencesinin nasıl sağlanacağını da bilmek olmalıdır.
Çünkü ekonomide bazen fil gerçekten feda edilebilir.
Ama sürekli fil feda ediliyorsa, bir süre sonra mesele satranç stratejisi olmaktan çıkar.
Tahtanın kendisini sorgulamaya başlarsınız.
Ve belki de bu olaydan çıkarılacak en önemli ekonomik ders şudur:
Finansal sistem yalnızca para üretmek için değil, insanların tasarruflarını güven içinde sisteme emanet edebilmesi için vardır.
Veziri kurtarmak bir hamle olabilir.
Ama oyunun sonunda asıl mesele, tahtanın hâlâ güvenilir bir oyun alanı olup olmadığıdır. Son olarak sevdiğim bir hikâyenin sonu ile bitireyim:
Su kaynatıp yıkanırsınız bu kadar pisliği nasıl temizleyeceksiniz…
*: Kırıkkale Üniversitesi, İktisat Yüksek Lisans, İletişim: zaferozkan16@gmail.com
Verilere İlişkin Kaynaklar: