Zeytinli Köyü’ne uzun zamandır şehirden kimse gelmemişti. Gelen adam da on beş yıldır gelmeyenlerdendi.
Şehir onu epey değiştirmişti. Kulaklarında sürekli bir uğultu vardı. Ama o uğultu rüzgârdan değildi.
Şehirde çok ses vardı. Araba, korna, kalabalık, telefon, klima. Fakat hiçbir ses diğerine dokunmuyordu. Hepsi birbirini bastırmak için bağırıyordu.
Adam en son ne zaman rüzgâr sesi duyduğunu hatırlamıyordu. Belki çocukken. Dedesi öldüğünden beri köye uğramamıştı. Dedesinden kalan zeytinliğin durup durmadığını bile bilmiyordu.
Bir cenaze için geldi. İşler bitti, herkes dağıldı. O kaldı. “Bir gece kalayım, sabah dönerim” dedi. Köy evinin kapısı gıcırdadı. Elektrikler kesikti, telefonu çekmiyordu.
Ortalığı cehennem gibi bir sessizlik kapladı.
Sonra rüzgâr esmeye başladı.
Önce rüzgârın kendisini duydu. Henüz dallar kıpırdamadan, yapraklar birbirine değmeden önce, uzaktan gelen derin bir uğultu köyü kapladı. Sanki rüzgâr, zeytinliğe girmeden önce haberini gönderiyordu. Görünmez bir ses olarak dağlardan süzülerek geliyordu.
Adam irkildi. Bu sesi unutmuştu. Şehirde rüzgâr böyle gelmezdi. Binalara çarpar, parçalanırdı. Burada ise bütündü.
Sonra ikinci ses ona karıştı.
Rüzgâr dallara değdi. Ağaçlar hafifçe eğildi, yapraklar titredi. Rüzgârla yaprağın buluşmasından ince bir hışırtı doğdu. Bu artık rüzgârın çıplak sesi değildi. Zeytin ağaçlarına dokunmuş, onlardan yeni bir ses almış hâliydi. Kimi yaprak hafifçe ürperiyor, kimi dalın ucunda uzun uzun sallanıyor, kimi de rüzgârın peşinden savruluyormuş gibi titriyordu.
Adam gözlerini kapattı. Yıllardır ilk defa bir ses, başka bir sese cevap veriyordu.
Ardından üçüncü ses duyuldu.
Yaprakların birbirine değmesinden doğan o küçük ama derin hışırtı. Bir yaprak diğerine dokunuyor, dallar birbirine yaklaşıyordu. Zeytinliğin içinde binlerce küçük temas aynı anda gerçekleşiyordu. Tek başına fark edilmeyecek kadar ince olan bu sesler, çoğaldıkça sessizliğin içinden yükselen ortak bir fısıltıya dönüşüyordu.
Ve sonunda üç ayrı ses tek bir musiki oldu.
Rüzgârın uğultusu, rüzgârla yaprağın buluşması ve yaprağın yaprağa değmesi. Hiçbiri diğerini bastırmıyordu. Her biri kendi yerinde, kendi ölçüsündeydi. Rüzgâr ağacı konuşturuyor, ağaç yaprakları harekete geçiriyor, yapraklar da birbirine dokunarak bu konuşmayı çoğaltıyordu.
Adam o an anladı.
Yıllardır kulağındaki uğultunun neden dinmediğini anladı.
Şehirde sesler birbirini bastırıyordu. Burada ise sesler birbirine dokunarak çoğalıyordu. Şehirde herkes birbirine değmeden bağırıyordu. Burada rüzgâr bile dokunmadan geçmiyordu.
Zeytin ağacının dibine oturdu. Sırtını gövdesine verdi.
Rüzgâr önce duyuldu, sonra ağaçlara dokundu, ardından yapraklarda çoğaldı. En sonunda bütün Zeytinli onun sesine katıldı. Sanki köydeki bütün ağaçlar aynı anda derin bir nefes aldı ve o nefesi yapraklarının arasından ağır ağır dışarı verdi.
Adam da onlarla birlikte nefes aldı.
On beş yıldır ilk defa gerçekten nefes almıştı.
Sabah kalkan otobüsü bilerek kaçırdı.
Telefonu hâlâ çekmiyordu.