Türk sanat müziği öğrencilerinin hocalarına karşı duydukları saygının, zaman içerisinde kolay kolay bozulmamasının önemli bir sebebi vardır: Öğrenci, hocasının büyüklüğünü her ders yeniden görmektedir. Hoca makamı bilir, eseri tanır, sesi kullanır, icra eder, öğrencinin hatasını anında fark eder ve doğru olanı bizzat gösterir. Öğrenci, hocasının sanatkârlığını anlatılan bir şey olarak değil, doğrudan doğruya karşısında gerçekleşen bir icra olarak yaşar. Bu yüzden Türk sanat müziğinde hoca-öğrenci ilişkisi yalnızca gelenekten, yaş farkından veya “hoca” sıfatından beslenmez. Saygının arkasında görülebilen ve tecrübe edilebilen bir sanatkârlık vardır. Öğrenci, hocasının neden hoca olduğunu her derste yeniden anlamaktadır.
Bilim alanında ise, özellikle sosyal bilimler ve fen bilimlerinde, hocalığın böyle doğrudan görülebilir bir yönü her zaman bulunmaz. Bir öğretim üyesinin öğrencisi üzerindeki ilmî otoritesi, yalnızca ders vermesinden veya akademik bir unvan taşımasından doğmaz. Özellikle doktora aşamasına gelmiş bir öğrenci artık yalnızca bilgi alan bir öğrenci değildir. Literatür okumaya, araştırma yapmaya, kaynakları karşılaştırmaya, yöntem öğrenmeye, kendi düşüncesini kurmaya ve sonunda bilimsel bir eser ortaya koymaya başlamıştır. Dolayısıyla doktora öğrencisinin hocasına duyduğu saygı, doğal olarak farklı bir zemine oturur. Öğrenci artık hocasının yalnızca ne söylediğine değil, ne bildiğine, ne ürettiğine, nasıl düşündüğüne ve kendi araştırmasına ne kattığına da bakmaktadır.
Akademik saygının temelinde de aslında bu vardır: Hoca, öğrencisinin karşısında ilmî kudretini gösterebilmelidir. Bu kudret yalnızca yayın sayısıyla ölçülemez. Asıl mesele, hocanın bir problemi nasıl ele aldığı, bir kavramı nasıl çözdüğü, literatürdeki tartışmayı nasıl değerlendirdiği, öğrencisinin tezindeki eksikliği nasıl yakaladığı ve onu daha ileri bir düşünce seviyesine nasıl taşıdığıdır. Doktora öğrencisi hocasından yalnızca imza beklemez; düşünce bekler. Tezinin başlığını onaylayan değil, tezinin içeriğine nüfuz eden bir hoca ister. Kaynakları gerçekten okuyan, yöntemi sorgulayan, kavramsal çerçeveyi tartışan, yanlış gördüğü yerde itiraz eden ve gerektiğinde öğrencisinin bütün bir bölümünü yeniden yazmasını sağlayacak kadar bilimsel sorumluluk üstlenen bir hoca karşısında saygı kendiliğinden oluşur.
Türk sanat müziği hocası ile doktora hocası arasındaki temel benzerlik tam da burada ortaya çıkar. Sanat hocası, sanatını öğrencisinin önünde icra eder. Akademisyen ise ilmî kudretini öğrencisinin düşüncesi üzerinde gösterir. Biri makamı ve eseri icra ederek, diğeri araştırmayı ve düşünceyi çözümleyerek kendisini gösterir. Sanat öğrencisi hocasının sanatını görür; doktora öğrencisi de hocasının düşünme ve araştırma gücünü görmek ister. Bu gerçekleşmediğinde akademik unvan ile gerçek hocalık arasındaki mesafe açılmaya başlar.
Özellikle doktora eğitiminde hocanın öğrencisine ayırdığı zaman bu nedenle son derece önemlidir. Öğrencinin tezini yalnızca belirli aralıklarla imzalayıp süreci biçimsel olarak takip etmek, hocalığın ilmî boyutunu yerine getirmeye yetmez. Tezin sorusunu tartışmak, kullanılan yöntemi sorgulamak, kaynakların yeterliliğini değerlendirmek, kavramların yerli yerinde kullanılıp kullanılmadığını göstermek, öğrencinin ulaştığı sonuçlara itiraz etmek ve onu kendi düşüncesini daha sağlam kurmaya zorlamak gerekir. Öğrenci, hocasının kendisine gerçekten emek verdiğini gördüğü zaman, hocanın ilmî otoritesini de daha güçlü biçimde hisseder.
1980 öncesindeki akademik kuşaklara duyulan saygının daha güçlü olmasının nedenlerinden biri de bu ilmî mesafenin ve hoca-öğrenci ilişkisindeki ciddiyetin daha belirgin olmasıdır. Burada bütün 80 öncesi hocaları aynı seviyede, bütün 80 sonrası hocaları da aynı biçimde değerlendirmek elbette mümkün değildir. Fakat kuşaklar arasındaki farkı anlamak açısından önemli olan husus şudur: Eski dönemin birçok hocası öğrencisinin zihninde yalnızca bir kadro sahibi veya akademik unvan taşıyan kişi olarak değil, belirli bir ilmî birikimin temsilcisi olarak yer etmiştir. Öğrenci, hocasının dersini dinlerken, eserlerini okurken, tartışmalarını izlerken ve bilimsel meselelerdeki hâkimiyetini görürken onun kendisinden farklı bir ilmî seviyede bulunduğunu hissedebilmiştir.
Burada “saygı” kelimesinin anlamını da doğru belirlemek gerekir. Akademik saygı, öğrencinin hocasından korkması değildir. Hocanın her söylediğini doğru kabul etmek de değildir. Gerçek saygı, eleştirel düşünceyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, güçlü bir hoca öğrencisinin kendisini eleştirebilmesine imkân verir; fakat öğrenci yine de hocasının bilgi ve tecrübesinin kendisinden farklı bir ağırlığa sahip olduğunu kabul eder. Bu kabul, makamdan değil, ilmî şahsiyetten doğar. Hoca gerçekten biliyorsa, gerçekten düşünüyorsa, gerçekten üretiyorsa ve öğrencisinin düşüncesine gerçekten katkıda bulunuyorsa, akademik mesafe kendiliğinden oluşur.
1980 sonrasında ise bazı akademik ilişkilerde bu ilmî mesafenin giderek zayıfladığı söylenebilir. Bunun önemli sebeplerinden biri, hoca ile öğrenci arasındaki ilişkinin bilimsel rehberlikten ziyade sosyal yakınlık üzerinden kurulmaya başlamasıdır. Hoca öğrencisiyle yakınlaşır, onunla arkadaşlık eder, özel hayatını paylaşır, birlikte zaman geçirir. Bütün bunlar insani açıdan olumlu olabilir. Ancak akademik ilişkinin temelini oluşturduğu zaman başka bir sonuç ortaya çıkar. Hoca, öğrencisinin tezine karşı mesafeli ve eleştirel bir bilim insanı olmaktan çıkar; öğrencinin arkadaşı hâline gelir.
Oysa doktora eğitiminin ihtiyacı arkadaşlıktan önce eleştiridir. Öğrencinin hocası tarafından sevilmeye değil, düşüncesinin sınanmasına ihtiyacı vardır. Hoca öğrencisini kırmamak için tezindeki eksiklikleri söylemezse, onun bilimsel gelişimine yardımcı olmamış olur. Öğrenci de hocasını bir arkadaş olarak görmeye başladığında, hocasının eleştirilerini bilimsel bir otoritenin değerlendirmesi olarak değil, iki arkadaş arasındaki fikir ayrılığı olarak algılayabilir. Böylece ilişkinin insani sıcaklığı artarken akademik niteliği zayıflayabilir.
Asıl kırılma da burada meydana gelir. Hoca öğrencisine zaman ayırmıyor, tezini gerçekten okumuyor, tezdeki düşünsel sorunları tartışmıyor, kavramsal hataları göstermiyor, kaynakların yetersizliğini ortaya koymuyor ve öğrenciyi daha iyi düşünmeye zorlamıyorsa, öğrencinin hocasında görebileceği ilmî büyüklük de azalır. Hoca ile öğrenci arasındaki ilişki giderek tez işlemlerinin yürütülmesine indirgenir. Tez hazırlanır, toplantılar yapılır, imzalar atılır, süreç tamamlanır; fakat ortada gerçek anlamda bir hoca-öğrenci ilişkisi kalmayabilir.
Böyle bir durumda öğrencinin saygısının azalmasını yalnızca öğrencinin ahlâkındaki veya yetişme tarzındaki değişimle açıklamak eksik kalır. Öğrencinin hocaya duyduğu saygının azalmasında hocanın kendisinin de payı olabilir. Çünkü saygı yalnızca öğrenciden beklenen bir davranış değildir; hoca tarafından da üretilen bir ilişkidir. Hoca ilmî otoritesini kullanmıyorsa, bilgisini göstermiyorsa, öğrencisinin düşüncesine nüfuz etmiyorsa ve kendi bilimsel birikimini öğrencinin gelişimine aktarmıyorsa, yalnızca “Bana saygı göster” diyerek akademik otorite kuramaz.
Burada Türk sanat müziğindeki hoca-öğrenci ilişkisi yeniden açıklayıcı hâle gelir. Sanat hocası öğrencisinden saygı istemez; sanatını icra eder. Öğrenci de o icranın karşısında hocasının seviyesini görür. Akademik hoca da öğrencisinden saygı talep etmek yerine kendi ilmî kudretini ortaya koymalıdır. Tez üzerinde çalışırken, kaynakları değerlendirirken, bir problemi çözerken, yanlış bir düşünceyi eleştirirken ve öğrencisinin ufkunu genişletirken kendi hocalığını göstermelidir. Öğrenci, hocasının büyüklüğünü doğrudan doğruya yaşayarak gördüğünde, saygı talep edilen değil, kendiliğinden ortaya çıkan bir duygu hâline gelir.
Bu yüzden akademik hayattaki asıl sorun “öğrenciler neden eski öğrenciler kadar saygılı değil?” sorusundan önce “hocalar öğrencilerinin karşısında kendi hocalıklarını ne ölçüde gösterebiliyor?” sorusudur. Öğrencinin değiştiği açıktır; fakat öğrenciyle birlikte hocalık anlayışı da değişmiştir. Bugünün doktora öğrencisi daha fazla bilgiye, daha geniş literatüre ve daha kolay iletişim imkânlarına ulaşabilmektedir. Böyle bir öğrenci karşısında hocanın yalnızca unvanına dayanarak otorite kurması giderek zorlaşmaktadır. Çünkü öğrenci hocasının bilgi sınırlarını daha hızlı görebilmektedir. Bu durum, akademik otoritenin sonunu değil, niteliğinin değişmesini gerektirmektedir.
Bugün bir doktora hocasının öğrencisi üzerinde kalıcı bir ilmî otorite kurabilmesi için öğrencisine yalnızca danışmanlık yapması yetmez; ona düşünme biçimi kazandırması gerekir. Öğrencinin tezindeki bir cümleyi değiştirmekten daha önemlisi, o cümlenin arkasındaki düşünceyi sorgulamaktır. Bir kaynağı eklemekten daha önemlisi, o kaynağın neden kullanılması gerektiğini göstermektir. Bir bölümün başlığını düzeltmekten daha önemlisi, o bölümün hangi bilimsel soruya cevap verdiğini ortaya koymaktır. İşte öğrenci hocasının gerçek ilmî gücünü burada görür.
Dolayısıyla hoca-öğrenci ilişkisinde saygının kaynağı ne yalnızca gelenektir ne yaş farkıdır ne de akademik unvandır. Saygının en sağlam zemini, öğrencinin hocasında gördüğü ilmî şahsiyettir. Türk sanat müziğinde bu şahsiyet icra sırasında görünür. Akademide ise araştırmada, eserde, düşüncede, eleştiride ve öğrencinin yetişmesine verilen emekte görünür. Hoca bu alanlarda kendisini gösterdikçe öğrenci onunla arasındaki farkı hisseder. Bu farkın hissedilmesi küçültücü bir hiyerarşi değil, ilmin kuşaktan kuşağa aktarılmasını mümkün kılan doğal bir akademik mesafedir.
Gerçek hoca, öğrencisinden kendisine hayranlık duymasını istemez; onun karşısında ilmî bir ciddiyet oluşturur. Öğrenci de hocasına yalnızca makamından dolayı değil, kendi düşüncesini geliştirdiğini, ufkunu genişlettiğini ve bilmediği şeyleri görmesini sağladığını düşündüğü için saygı duyar. Hocalığın asıl itibarı burada ortaya çıkar. Bir hoca öğrencisine gerçekten hocalık yapıyorsa, yıllar geçse bile öğrencisinin zihninde yaşamaya devam eder. Çünkü öğrencinin hatırladığı şey yalnızca hocasının adı veya unvanı değildir; kendisine kazandırdığı düşünme biçimidir. Türk sanat müziğinde öğrencinin hocasının sesini ve icrasını yıllar sonra bile hatırlamasını sağlayan neyse, akademide de öğrencinin hocasını yıllar sonra saygıyla hatırlamasını sağlayan esasen odur: Hocasının kendi alanındaki gerçek büyüklüğünü öğrencisinin gözleri önünde ve zihninde görünür kılmış olması.
Ustalık İcrasından Akademik Yozlaşmaya: Hoca-Talebe Hürmetinin Sınırları
Meşk geleneğinin ve usta-çırak bağının hâlâ diri kaldığı Türk sanat müziği dünyasında, talebenin hocasına duyduğu hürmet zamana direnerek varlığını sürdürmektedir. Buna karşın fen ve sosyal bilimlerde lisansüstü öğrencilerin, doktora adaylarının hocalarına karşı besledikleri hürmet ve saygınlık algısının günden güne zayıfladığı aşikârdır. Bu iki alan arasındaki nitelik ve saygı farkı, akademideki usta-talebe mefhumunun ne tür bir dönüşüme uğradığını açıkça ortaya koymaktadır.
Türk sanat müziğinde saygının zamansızlığı, hocanın sanatını bizzat icra edebilmesinde yatmaktadır. Müzik öğrencisi; hocasının sazındaki mızrap darbesinde, sesindeki tavırda, makama olan vukufiyetinde ve makamlar arası geçişteki maharetinde o büyüklüğü, “ustalığı” gözleriyle görür ve kulaklarıyla işitir. Sanattaki yetkinlik soyut bir iddia değil, somut ve canlı bir icradır. Talebe, önünde eğildiği birikimin sınırlarını ve kudretini her an tecrübe ettiği için hocasına duyduğu saygı bir zorunluluktan değil, doğal bir hayranlıktan ve hürmetten neşet eder.
Fen ve sosyal bilimler alanında ise durum aksine seyretmektedir. Günümüz akademisinde birçok doktora öğrencisinin hocasına duyduğu saygının aşınması, temelinde bir “icra ve yetkinlik yoksunluğu” problemine dayanır. Öğrencisine kılavuzluk etmesi beklenen öğretim üyesinin; sahici bir bilgi birikimine, metodolojik derinliğe, ufuk açıcı makale ve eserlere sahip olmaması, daha da önemlisi ilmi kabiliyetini doktora öğrencisine metodolojik bir rehberlikle gösterememesi saygınlık zeminini oymaktadır.
Özellikle 1980 öncesi akademi kuşağında yetişen doktora öğrencilerinin, hocalarına duyduğu sarsılmaz saygının temelinde işte bu ilmi yetkinlik ve adanmışlık yatmaktaydı. O dönemin hocaları; kütüphanede, laboratuvarda, tez metninin başında öğrencisiyle saatlerce zaman geçiren, tezin içeriğine dair derinlikli analizler yapan, satır satır eleştiri getiren ve öğrencisinin zihnini adeta bir sanatkâr gibi işleyen ilim erbabıydı.
1980 sonrası akademik iklimde ise niceliksel artışın niteliği eritmesiyle birlikte hoca-talebe ilişkisinin mahiyeti de biçim değiştirdi. Doktora hocalarının önemli bir kısmının talebesine yeterli zamanı ayırmaması, tez metinlerini fikirsel ve analitik bir süzgeçten geçirmekten imtina etmesi ve ilmi mesaiyi asgariye indirmesi akademideki gediği büyüttü. İlmi yetkinlik ve hiyerarşi boşluğu ortaya çıktığında, rehberlik etmesi gereken hoca-öğrenci ilişkisi süreç içerisinde mesafesiz bir “arkadaşlık” ilişkisine evrilmiştir. İlmi otoriteye ve ciddiyete dayanmayan bu yapay dostluk, görünüşte samimi bir hava yaratsa da esasta akademik liyakatin getireceği derin saygıyı tamamen ortadan kaldırmıştır.
Sonuç olarak; icra edilmeyen, göstermelik kalan ve emeğe dönüşmeyen bilgi, saygı üretemez. Müzik öğrencisinin hocasında gördüğü canlı maharet ve ilmi icra, akademide makale derinliği, tez analizi ve fikri rehberlik olarak karşılık bulmadıkça; bilim dünyasındaki usta-talebe halkasının eski hürmetini ve ciddiyetini yeniden kazanması mümkün görünmemektedir.