Milenyumun ilk çeyreğini geride bırakırken Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Mezopotamya’dan Basra Körfezi’ne uzanan coğrafyada kartlar yeniden dağıtılmaktadır. Kart dağıtanların kirli emperyal geçmişleri düşünüldüğünde, iki binli yılların başından beri bu manzara ile bir gün karşı karşıya kalacağımız hemen hemen belliydi. Turpun büyüğü olarak memleket-i şahaneyi heybeye koyan soykırımcı Epstein koalisyonu, dört bir yanımızda çok kolay kazılar yaptı, bölgesel dizayna cüret etti.
Bu düzlemde ise devlet-i aliyeyi bol bol pohpohladılar. Aksi halde, “dünyanın en güçlü ordusu” sözünü yüzümüze karşı kolayca dile getirmek istemezlerdi. Büyük turpu heybede tutarak ve devasa boyutlara ulaşan finansal-toprak rantı mekanizmaları kurarak yeni baronlar yarattılar. “Küresel güç olma” hayalleri kurdurarak kendi gök kubbemizin altında kâğıttan liderlerin gür sesleriyle kendi sesimizi dinlettiler.
Oysa Türk dış politikasının ve askeri stratejisinin en kritik başlığı haline gelen bu süreç, basit bir bölgesel istikrarsızlık tablosundan öte; Türkiye’nin etrafında bilinçli, kademeli ve sistemli bir biçimde örülen jeopolitik bir kıskacı işaret etmektedir.
Ahmed Arif’in “Dört yanım puşt zulası” dizelerindeki pusu duygusu, günümüz Türk jeopolitiğinde “USRAEL” (ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik ortaklığı) zulası olarak somutlaşmış görünmektedir. Suriye, Irak, İran, Kafkasya ve Yunanistan hatlarında eş zamanlı olarak yürütülen bu geniş ölçekli çevreleme harekâtı, Türkiye’yi iç hatlar stratejisine zorlayan büyük bir bölgesel dizayn çabası olarak okunmalıdır.
Suriye ve Irak Hattı: Terör Koridoru ve Etnik Kalkan
USRAEL konseptinin en somut ve fiziki uygulaması Türkiye’nin güney sınırlarında yaşanmaktadır. Ankara’nın onlarca yıldır direndiği “güneyde bir terör devleti/otonom yapısı” projesi, ABD’nin lojistik, finansal ve askerî şemsiyesiyle İsrail’in istihbarî ve politik desteğiyle hayat bulmuştur. Öyle ki, sözde siyasi birlik sağlanmasına rağmen, İsrail terör devleti tarafından askeri üsleri bombalanarak kanadı kırık ve yolunmuş bir kuşa dönen Suriye için yetkili ağızlardan bir kelime dahi sadır olmamaktadır. Oysa buradaki istikrarsızlığın faturasıyla doğrudan muhatap olmuş halkların cılız dahi olsa göstermelik bir tepki göstermesi beklenmez miydi?
Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG öncülüğünde kurdurulan ve “Demokratik Suriye Güçleri” (DSG) adıyla meşrulaştırılmaya çalışılan yapı, ABD’nin bölgedeki kara gücü haline getirilmiştir. Bu stratejinin arka planında kuşkusuz İsrail’in “çevre teorisi” (Periphery Doctrine) yatmaktadır.
Tel Aviv, bölgedeki Arap olmayan ve merkezi devlet yapılarına muhalif aktörlerle ittifak kurarak kendi güvenlik kuşağını Türkiye ve İran sınırlarına kadar uzatmayı hedeflemektedir. Dürzilerin yaşadığı Güney Suriye’ye doğru genişlemesi ve uluslararası hukuka aykırı olarak Golan Tepeleri’ni anasının ak sütü gibi helal görmesi de bu savı doğrulamaktadır.
Irak’ın kuzeyindeki Bölgesel Yönetim ile başlayan bu süreç, Suriye’nin kuzeyinde ve güneyinde kalıcı kantonlar mimarisine dönüştürülmüştür. Bu durum, Türkiye için sadece bir terör sorunu değil, toprak bütünlüğüne yönelik güney coğrafyasıyla bağını tamamen kesecek jeopolitik bir duvar anlamına gelmektedir.
Yunanistan ve Doğu Akdeniz: Ege’de Askeri Yığınak ve Enerji Denklemi
Kuşatmanın batı ayağında ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ana aktörler olarak öne çıkmaktadır. ABD’nin son yıllarda Yunanistan’daki askeri varlığını Dedeağaç (Alexandroupoli), Girit ve Larissa gibi kritik noktalarda olağanüstü düzeyde artırması, görünürde “Rusya tehdidine karşı” gerekçelendirilse de, jeopolitik gerçeklikte Türkiye’yi Ege ve Doğu Akdeniz’de hapsetme stratejisinin bir parçasıdır.
İsrail-Yunanistan-GKRY arasında tesis edilen “3+1” mekanizması (ABD desteğiyle), Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımından askeri tatbikatlara kadar uzanan geniş bir yelpazede anti-Türk bir cephe oluşturmuştur.
Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini ile ilan ettiği deniz yetki alanları, bu ittifak tarafından sistemli bir biçimde ihlal edilmeye çalışılmakta; Ege adalarının gayriaskeri statüsü hiçe sayılarak Türkiye’nin batı cephesinde sürekli bir tazyik alanı yaratılmaktadır. Dedeağaç’a kurulan devasa ABD askeri üssü, Boğazların denetimine alternatif bir lojistik hat oluştururken, Türkiye’nin batıdaki manevra alanını daraltmaktadır.
İran ve Kafkasya Ekseni: İstikrarsızlaştırma ve Cephe Genişletme
Türkiye’nin doğu sınırı da bu küresel/bölgesel stratejiden bağımsız olarak düşünülmemelidir. USRAEL koalisyonunun yeni birincil hedeflerinden olan İran’ın çevrelemesi ve muhtemel bir rejim değişikliği/iç karışıklık senaryosu, doğrudan Türkiye’nin jeopolitik dengelerini tehdit etmektedir.
Aylardır mütemadiyen yapılan saldırılarla İran’ın istikrarsızlaşması veya mezhepsel/etnik hatlar boyunca parçalanması, Türkiye’nin doğusunda devasa bir otorite boşluğu ve mülteci dalgası yaratacaktır.
Kafkasya’da ise Karabağ Zaferi sonrası oluşan yeni dengeler ve “Zengezur Koridoru” projesi, Türk dünyasını karadan birbirine bağlama potansiyeli taşıdığı için USRAEL eksenini rahatsız etmektedir. Ermenistan’ın son dönemde Batı ve ABD ile yakınlaşma hamleleri, İsrail’in bölgedeki örtülü istihbari varlığı ile birleştiğinde, Kafkasya’nın Türkiye ile Hazar arasındaki bağını koparacak yeni bir gerilim hattına dönüştürülmek istendiği görülmektedir.
Jeopolitik Gerekçeler ve Beka Denklemi
Tüm bu karamsar tablo bir araya getirildiğinde, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı kuşatmanın tesadüfi gelişmeler silsilesi olmadığı; aksine şu temel gerekçelere dayandığı hemen hemen netlik kazanmaktadır:
Otonom Stratejik Aktörlüğü Engelleme: Türkiye’nin NATO üyesi olmasına rağmen kendi milli savunma sanayisini geliştirmesi, bağımsız bir dış politika izlemeye çalışması (Afrika, Orta Asya, Doğu Akdeniz açılımları) ve küresel güç merkezleri arasında denge kurabilmesi, ABD liderliğindeki tek kutuplu düzen anlayışı için bir risk olarak görülmektedir.
İsrail’in Bölgesel Hegemonyası: İsrail’in bölgede kendisine direnebilecek tek kurumsal ve askeri kapasiteye sahip devlet olarak Türkiye’yi görmesi, Tel Aviv’i Ankara’nın etki alanını sınırlayacak mikro devletçikler ve vekalet örgütleri yaratmaya itmektedir.
Enerji ve Lojistik Hatların Kontrolü: Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya uzanacak enerji yollarının ve küresel ticaret koridorlarının (örneğin Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru / IMEC) Türkiye bypass edilerek kurgulanması, ekonomik bir çevreleme stratejisidir.
Sonuç
Dört bir yanı “USRAEL” zulası ile çevrelenen Türkiye, jeopolitik bir sıkışmanın eşiğindedir. Ege’den Fırat’ın doğusuna, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar birbirini tamamlayan bu halkalar, Türkiye’yi kendi sınırları içine hapsetmeyi ve bölgesel bir güç olma iddiasından vazgeçirmeyi amaçlamaktadır.
Bu stratejik kuşatmaya karşı Türkiye’nin yanıtı; milli savunma sanayisindeki yerlilik oranını korumak, “Mavi Vatan” ve “Gök Vatan” doktrinlerinden taviz vermemek, bölge ülkeleriyle (İran, Irak ve Arap coğrafyası) ortak güvenlik paydalarında buluşabilecek diplomatik kanalları açık tutmak ve iç cepheyi sağlamlaştırmaktır.
Coğrafyanın kader olduğu bu topraklarda, zulanın ve pusunun ilacı, caydırıcı bir askeri güç ile derinlikli ve esnek bir diplomasinin eş zamanlı olarak sahaya yansıtılmasıdır.