Sabri Ülgener ve Önder Küçükerman’a ithaf edilmiştir.
Anadolu’da bazen bir toplumun yüzyıllık tecrübesini anlamak için büyük kitaplara, büyük yapılara veya büyük teknolojilere bakmak gerekmez. Bazen küçücük bir nesne, bütün bir medeniyetin çalışma biçimini, üretim anlayışını, estetik duygusunu ve zihniyet dünyasını üzerinde taşır.
Çarıkçının, yemenicinin, kunduracının elinde bulunan “biz” böyle bir nesnedir. Boyutu küçüktür; fakat taşıdığı kültürel anlam büyüktür. O, yalnızca deriyi delmeye yarayan sivri uçlu bir demir parçası değildir. Anadolu’nun el emeğinin, ustalığının, üretim ahlâkının ve tasarım zekâsının maddileşmiş biçimidir.
“Biz”, bir ucunda sivriltilmiş demir bulunan, diğer tarafında ise insan elinin kavrayabileceği tahta bir sap taşıyan son derece sade bir alettir. Çarıkçı ve yemeni ustası, deriyi dikmeden önce bu sivri uçla deriyi deler; ardından iğne ve iplikle dikişini gerçekleştirir. Bugünün teknolojik dünyasından bakıldığında son derece basit görünen bu araç, aslında insan ile madde arasındaki ilişkinin çok eski bir teknolojik biçimidir. İnsan elinin gücünü ve becerisini artırır; eli ortadan kaldırmaz. Ustanın yerine geçmez; ustanın ustalığını çoğaltır.
Tam bu noktada “biz” kelimesi, nesnenin kendisini aşarak Anadolu’nun dil ve düşünce dünyasına girer. Anadolu irfanında bu alet üzerinden kurulan ironik söz oyunlarından biri, “Biz de bize biz derler, siz de bize ne derler?” şeklinde ifade edilir. Burada kelime, aynı anda iki anlam taşır. “Biz”, hem çarıkçının elindeki sivri uçlu alettir hem de insanları bir topluluk olarak ifade eden zamirdir. Teknik bir nesne ile toplumsal bir özne aynı kelime içinde buluşur.
Bu yalnızca hoş bir kelime oyunu değildir. Anadolu insanının dünyayı kavrayış biçiminde nesne ile insanın birbirinden tamamen kopuk olmadığını gösteren ince bir ironidir. İnsan ürettiği araçta yalnızca bir iş görmez; kendisinden bir parça da bırakır. Bir alet, onu kullanan insanın el alışkanlığını, çalışma tarzını, ihtiyacını ve tecrübesini taşır. Bu yüzden bir toplumun kullandığı aletlere bakmak, o toplumun kendisine bakmanın yollarından biridir.
Tam bu noktada, Sabri F. Ülgener ile Önder Küçükerman arasında kurulabilecek düşünsel bağ önem kazanır. İlk bakışta biri iktisat sosyoloğu, diğeri ise endüstriyel tasarımcıdır. Biri zihniyet kavramı üzerinde çalışmış, diğeri ise nesnelerin ve geleneksel üretim biçimlerinin tasarım hafızasını incelemiştir.
Biri şiirlere, edebî metinlere, ahlâkî ve dinî söylemlere, nasihatlere ve insanın dünya karşısındaki tavrına bakar; diğeri ise aletlere, eşyalara, üretim araçlarına, biçimlere, malzemelere ve kullanım biçimlerine. Fakat farklı görünen bu iki araştırma yolu, aslında aynı kapıya çıkar: İnsanın dünyayı nasıl anlamlandırdığı ve bu anlamlandırmayı nasıl üretime dönüştürdüğü.
Ülgener’in iktisat sosyolojisindeki temel meselelerinden biri, ekonomik davranışın yalnızca dışarıdan görünen biçimine bakarak açıklanamayacağıdır. İnsan ekonomik davranışta bulunurken yalnızca fiyatlara, gelire veya maddi çıkarlara göre hareket etmez. Onun arkasında bir zihniyet dünyası vardır. Çalışmaya, kazanca, servete, mesleğe, emeğe, üretime, tüketime ve dünyaya karşı belirli bir tavır vardır. Ekonomik davranışın arkasındaki bu görünmeyen dünya, Ülgener’in araştırmalarının merkezinde yer alan zihniyet meselesidir.
Ülgener bu zihniyeti doğrudan doğruya görünür bir nesne olarak bulmaz. Onun izlerini arar. Şiirlerde arar, edebiyatta arar, dinî ve ahlâkî metinlerde arar, nasihatlerde arar, atasözlerinde arar, insanın servet ve dünya karşısındaki tavrında arar. Çünkü ona göre insanın dünyaya ilişkin sözleri, onun dünyayı nasıl gördüğünü ele veren işaretlerdir.
Bir şair dünyanın geçiciliğinden söz ediyorsa, servete mesafeli bir tavır sergiliyorsa, çalışmayı ve kazancı belirli bir ahlâk çerçevesinde değerlendiriyorsa, bunlar yalnızca edebî veya dinî ifadeler değildir. Bunların arkasında belirli bir ekonomik ve toplumsal zihniyet vardır.
Bu nedenle Ülgener’in yaptığı iş, görünürdeki sözden görünmeyen zihniyete ulaşmaktır. Şiirden zihniyete, edebiyattan zihniyete, ahlâktan ekonomik davranışa doğru ilerler. Onun araştırma güzergâhı bu anlamda soyuttan soyuta doğru giden bir yol olarak görülebilir. Çünkü hareket noktası çoğu zaman zaten soyut bir kültür alanıdır: şiir, edebiyat, ahlâk, din, dünya görüşü ve kültürel söylem. Buradan daha derindeki başka bir soyut yapıya, yani iktisadi zihniyete ulaşılır.
Önder Küçükerman’ın hareket noktası ise farklıdır.
Onun önünde çoğu zaman bir nesne vardır. Bir alet, bir üretim aracı, bir kap, bir mobilya, bir dokuma aracı, bir ayakkabı, bir çarık, bir yemeni veya bir “biz”. O, nesnenin kendisine bakar. Fakat nesnenin üzerinde kalmaz. Nesnenin biçiminden kullanımına, kullanımından üretim tecrübesine, üretim tecrübesinden tasarım anlayışına ve nihayet tasarım zihniyetine doğru ilerler.
Bu bakımdan Küçükerman’ın yolu somuttan soyuta doğru giden bir yoldur.
Ülgener şiiri okur.
Küçükerman aleti.
Ülgener söylenmiş olanın içindeki zihniyeti arar.
Küçükerman yapılmış olanın içindeki zihniyeti.
Ülgener, insanın dünyayı nasıl düşündüğünü sözlerinden ve kültürel ifadelerinden hareketle anlamaya çalışır.
Küçükerman insanın dünyayı nasıl biçimlendirdiğini, yaptığı nesnelerden hareketle anlamaya çalışır.
Biri iktisadi zihniyetin izlerini arar.
Diğeri tasarım zihniyetinin izlerini.
Biri soyuttan soyuta gider.
Diğeri somuttan soyuta.
Fakat sonunda ikisi de aynı insanla karşılaşır: düşünen, üreten, tasarlayan, çalışan, kazanan, tüketen, değer veren ve dünyayı kendi zihniyetine göre biçimlendiren insanla.
Bu nedenle Ülgener ile Küçükerman arasında yalnızca bir benzerlik değil, birbirini tamamlayan bir düşünsel ilişki vardır. Ülgener, ekonomik hayatın görünmeyen tarafını, Küçükerman ise maddi hayatın görünmeyen tarafını araştırır. Ülgener ekonomik davranışın arkasındaki zihniyeti bulmaya çalışırken, Küçükerman nesnenin arkasındaki tasarım zihniyetini görünür kılmaya çalışır.
Ülgener insanın ekonomik dünyasının ruhunu arar.
Küçükerman insanın ürettiği nesnelerin ruhunu. Birinin konusu, ekonomik davranışın iç örgüsüdür; diğerinin konusu ise nesnenin biçiminin ve kullanımının iç örgüsüdür. İşte bu iki düşünce çizgisinin kesiştiği yerde “biz” vardır.
Bir aleti yalnızca teknik bir araç olarak gördüğümüzde, onun demirden yapılmış sivri uçlu bir alet olduğunu söyleriz. Fakat zihniyet açısından baktığımızda, onun çok daha fazla şey anlattığını görürüz. O alet, Anadolu insanının maddeyi tanıdığını, malzemenin direncini bildiğini, insan elinin sınırlarını fark ettiğini ve bu sınırları bir araç aracılığıyla aşmayı öğrendiğini gösterir.
Bu, bir tasarım zihniyetidir. Ama aynı zamanda bir iktisadi zihniyet meselesidir.
Çünkü iktisadi zihniyet yalnızca insanın parayı nasıl kazandığını veya nasıl harcadığını ifade etmez. İktisadi zihniyet, insanın çalışmaya ve üretmeye nasıl baktığında kendini gösterir. Bir toplum üretimi yalnızca daha fazla mal elde etmek olarak görüyorsa, onun üretim araçlarında da bu anlayışın izlerini buluruz. Fakat üretim aynı zamanda ustalık, meslek, emek, sabır, ölçü ve hizmet olarak görülüyorsa, kullanılan araçlar da bu anlayışın izlerini taşır.
Anadolu’nun geleneksel zanaat kültüründe alet, insanı ortadan kaldıran bir makine değildir. İnsan emeğini tamamlayan bir yardımcıdır.
Biz bunun en güzel örneklerinden biriyiz. Biz ustanın elinin yerine geçmeyiz. Ustanın eli olmadan anlamını yitirir. Fakat ustanın elinde onun gücünü ve becerisini artırır. Bu bakımdan geleneksel Anadolu teknolojisinin önemli bir özelliğini ortaya koyar:
Araç, insanın rakibi değil, yardımcısıdır. Bu anlayış, modern sanayi toplumunun makine anlayışıyla karşılaştırıldığında ayrıca önem kazanır. Modern sanayi, giderek insan emeğini makineye devretme eğilimi taşımıştır. Geleneksel zanaat ise insan emeğini araçlarla güçlendirme biçiminde gelişmiştir. Birinde araç zamanla insanın yerine geçebilir; diğerinde ise araç, insanın ustalığını daha etkili hale getirir.
Bu farklılık yalnızca teknik değildir. Bu, bir zihniyet farklılığıdır.
Dolayısıyla geleneksel Anadolu zanaatını yalnızca “ilkel teknoloji” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü teknik gelişmişliği yalnızca makinenin karmaşıklığıyla ölçmek, tasarımın kültürel boyutunu gözden kaçırmaktır. Bir tasarımın gelişmişliği bazen onun karmaşıklığında değil, gereksiz olanı ne ölçüde ortadan kaldırdığında ortaya çıkar.
Biz bu bakımdan son derece öğreticiyiz. Bir demir parçası, bir sivri uç ve bir tahta sap. Fakat bu sadeliği basitlikle karıştırmamak gerekir. Basit bir nesne yapmak başka şeydir; gereksiz olan her şeyi ayıklayarak yalnızca işlev için gerekli olanı bırakmak başka şeydir. İkincisi, uzun bir deneyimin ve yüksek bir pratik zekânın sonucudur.
Usta bilir ki deriyi delmek için ne kadar uzunlukta bir demire, ne kadar sivri bir uca ve ne kadar rahat kavranabilecek bir sapa ihtiyaç vardır. Bu bilgi bir mühendislik kitabından öğrenilmemiş olabilir; fakat nesnenin kendisinde mühendislik bilgisi vardır.
İşte geleneksel tasarım kültürünün büyük sırrı buradadır:
Bilgi her zaman kitapta bulunmaz; bazen nesnenin biçiminde saklanır.
Önder Küçükerman’ın önemi de tam burada ortaya çıkar. O, nesnenin biçimini yalnızca estetik bir biçim olarak görmez. Biçimin arkasındaki kullanım bilgisini, üretim tecrübesini ve kültürel hafızayı araştırır. Bir bakıma nesnelerin dilini okumaya çalışır.
Bir “biz”, bu dilin tek kelimelik fakat yoğun bir cümlesidir.
Deriyi deler.
Fakat aynı zamanda geçmiş ile bugün arasındaki unutulmuş bir bağı da deler.
Çünkü modern insan çoğu zaman kullandığı nesnenin nasıl ortaya çıktığını düşünmez. Elindeki ayakkabının, giysisinin, masasının, sandalyesinin veya kullandığı teknolojik aracın arkasında ne kadar uzun bir tasarım ve üretim tarihi bulunduğunu fark etmez. Nesne hazır olarak önümüze gelir.
Oysa geleneksel toplumlarda nesne ile insan arasındaki ilişki çok daha görünürdü. Usta nesneyi kendisi yapar, kullanır, değiştirir ve sonraki ustaya aktarırdı. Böylece üretim bilgisi insan bedeninde ve hafızasında taşınırdı.
Ustanın eli aynı zamanda bir arşivdi.
Parmakların hareketi, bileğin açısı, aletin tutulma biçimi, deriye uygulanacak kuvvet, dikişin sıklığı ve malzemenin tanınması; bütün bunlar yazılı olmayan bir bilgi sisteminin parçalarıydı. Biz de bu bedenleşmiş bilginin araçlarından biriydi.
Bu yüzden Anadolu’nun geleneksel zanaat kültürünü yalnızca “el emeği” olarak tanımlamak yetersizdir. Orada bir el bilgisi, bir beden bilgisi, bir tasarım bilgisi ve bir iktisadi zihniyet vardır.
Ülgener’in zihniyet araştırmaları ile Küçükerman’ın endüstriyel tasarım araştırmaları tam bu noktada birbirine yaklaşır.
Ülgener bize insanın ekonomik davranışının görünmeyen dünyasını araştırmayı öğretirken, Küçükerman nesnenin görünmeyen dünyasını araştırmayı öğretir. Ülgener insanın kazanç, çalışma, servet ve üretim karşısındaki tavrını sorgular. Küçükerman ise insanın madde, araç, biçim ve kullanım karşısındaki tavrını ortaya çıkarır.
Birisi “İnsan ekonomik dünyayı nasıl anlamaktadır?” diye sorar.
Diğeri “İnsan maddi dünyayı nasıl tasarlamaktadır?” diye sorar.
Bu iki sorunun cevabı ise aynı yere çıkar:
Zihniyete.
Çünkü tasarım da iktisat da insanın dünyayı düzenleme biçimleridir.
Bir insan neyi ihtiyaç olarak görüyorsa onu tasarlar. Neyi değerli görüyorsa, onu üretir. Neye önem veriyorsa onu korur. Neyi gereksiz buluyorsa, ondan vazgeçer. Dolayısıyla bir nesnenin biçiminde yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda bir değerler sistemi de vardır. Anadolu’da da bizde böyle bir değerler sistemi vardır.
Sadelik vardır.
İşlevsellik vardır.
Dayanıklılık vardır.
Ustalık vardır.
Tutumluluk vardır.
İşe yarayanı yapma anlayışı vardır.
Ve belki hepsinden önemlisi, gereksiz gösterişten uzak bir üretim ahlâkı vardır.
Burada Ülgener’in gösterişçi tüketim ve gösterişçi üretim karşısındaki duyarlılığı da hatırlanabilir. Bir nesnenin değerini yalnızca onun gösterişli olmasında aramak başka bir zihniyetin; nesnenin değerini işlevinde, dayanıklılığında ve ustalığında aramak ise başka bir zihniyetin göstergesidir.
Biz, görünmek için değil, iş görmek için vardır.
Onun güzelliği süsünde değil, görevini başarıyla yerine getirmesindedir. Bu bakımdan “biz”, Anadolu’nun tasarım kültürünün küçük bir sembolü olduğu kadar, onun iktisadi zihniyetinin de küçük bir aynasıdır.
,Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bizden hareketle bütün Anadolu iktisadi zihniyetinin bütünüyle sade, tutumlu veya gösterişten uzak olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Bir nesneden bütün bir toplumun zihniyetine doğrudan hüküm vermek metodolojik olarak doğru olmaz. Ancak biz, belirli bir üretim çevresinde, belirli bir zanaat kültüründe ve belirli bir tarihsel deneyim içerisinde oluşmuş değerleri bize gösteririz. Önemli olan da tam olarak budur: nesneyi bütün bir zihniyetin kendisi olarak değil, zihniyetin izlerinden biri olarak okumak.
Bu nokta, Ülgener ile Küçükerman arasındaki metodolojik yakınlığı daha da belirgin hale getirir.
Ülgener de tek bir şiirden bütün bir toplumun zihniyetini çıkarmaz. O, farklı metinlerde, farklı dönemlerde ve farklı kültürel ifadelerde tekrar eden örüntüleri arar. Küçükerman açısından da tek bir nesne bütün tasarım kültürünün kendisi değildir. Nesne, daha geniş bir üretim ve tasarım geleneğinin tanığıdır.
Dolayısıyla hem şiir hem de alet birer belgedir.
Ama ikisi de tek başına bütün hikâye değildir.
Şiir, zihniyetin sözleşmiş biçimlerinden biridir.
Alet, zihniyetin maddileşmiş biçimlerinden biri.
Bu nedenle Anadolu’nun zihniyet tarihini yazmak isteyen araştırmacının hem metinlere hem nesnelere bakması gerekir.
Ülgener’in açtığı yol burada Küçükerman’ın açtığı yolla birleşir. Bir toplumun zihniyetini anlamak için yalnızca ne düşündüğüne değil, düşündüğünü nasıl yaşadığına ve nasıl ürettiğine de bakmak gerekir. Bu nedenle “biz”, yalnızca teknik bir nesne değildir. O, bir üretim kültürünün küçük bir maddi belgesidir.
Bir demir parçasında, insanın maddeyle kurduğu ilişki vardır. Bir tahta sapta, insan bedeninin dikkate alınması vardır. Sivri uçta, işlevsel çözüm vardır. Bütününde ise ustalık vardır. Bu ustalık, yalnızca teknik değildir; aynı zamanda ahlâkîdir. Çünkü usta yaptığı işin sorumluluğunu taşır.
Çarık, yemeni veya kundura yalnızca bir mal değildir. Bir insanın ayağına girecek, onunla birlikte yürüyecek, onu koruyacak bir nesnedir. Dolayısıyla onu yapan kişinin işini doğru yapması gerekir. Alet de bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Burada tasarım ile ahlâk yeniden birleşir. İyi tasarım yalnızca iyi görünen değil, işini doğru yapan tasarımdır. İyi üretim yalnızca çok üreten değil, ürettiği şeyin sorumluluğunu taşıyan üretimdir.
İktisadi zihniyet ile tasarım zihniyetinin kesiştiği noktalardan biri de budur. Çünkü üretim, nihayetinde bir değer meselesidir.
Ne için üretiyoruz?
Nasıl üretiyoruz?
Kimin için üretiyoruz?
Neyi gereksiz buluyoruz?
Neye değer veriyoruz?
İşi yalnızca bitirmek mi istiyoruz, yoksa iyi yapmak mı? Bu soruların her biri ekonomik olduğu kadar ahlâkî, tasarımsal olduğu kadar zihniyetle de ilgilidir. Bu bakımdan biz, Anadolu’nun üretim dünyasında işlev ile ahlâkın birbirinden tamamen ayrılmadığı bir anlayışın küçük bir temsilcisi olarak okunabiliriz.
Bugün endüstriyel tasarımın geleceğini konuşurken yalnızca yeni teknolojilere, yapay zekâya, robotlara, otomasyona ve dijital üretime bakmak yeterli değildir. Tasarımın geleceğini anlayabilmek için tasarımın hafızasını da bilmek gerekir. Çünkü bir toplum geleceğini geçmişinden tamamen koparak tasarlayamaz.
Geçmişin nesneleri yalnızca eski eşyalar değildir. Onlar geleceğin tasarımına yön verebilecek birikimlerdir. Bu bakımdan Anadolu’nun “biz”inden modern endüstriyel tasarıma uzanan çizgi, sanıldığı kadar kopuk değildir.
Demir değişmiştir.
Atölye değişmiştir.
Üretim yöntemi değişmiştir.
Teknoloji değişmiştir.
Fakat temel soru değişmemiştir:
İnsan, ihtiyacını daha iyi karşılamak için maddeyi nasıl biçimlendirecektir? Bu soru bizi yeniden Ülgener’e ve Küçükerman’a götürür. Ülgener bize insanın ekonomik dünyayı yalnızca maddi çıkarlarla değil, bir zihniyetle kurduğunu gösterir.
Küçükerman ise insanın maddi dünyayı yalnızca teknik zorunluluklarla değil, bir tasarım zihniyetiyle biçimlendirdiğini gösterir. Bu iki düşünceyi yan yana getirdiğimizde “biz” artık yalnızca çarıkçının kullandığı bir alet olmaktan çıkar.
Anadolu insanının dünyayı nasıl kurduğunun küçük bir sembolüne dönüşür. Ve burada iki düşünürün yöntemlerini birbirinden ayıran temel çizgi yeniden görünür hâle gelir. Ülgener, insanın söylediklerinden iktisadi zihniyetine gider. Küçükerman, insanın yaptıklarından insanın tasarım zihniyetine gider. Ülgener şiirin içindeki zihniyeti arar.
Küçükerman, nesnenin içindeki zihniyeti; Ülgener ise kültürün kelimeye dönüşmüş biçimini okur. Küçükerman kültürün nesneye dönüşmüş biçimini. Ülgener’in araştırma alanında söz, zihniyetin taşıyıcısıdır. Küçükerman’ın araştırma alanında nesne, tasarım bilgisinin taşıyıcısıdır. Biri soyuttan soyuta gider. Diğeri somuttan soyuta. Fakat ikisinin de nihai amacı aynıdır: Görünenden görünmeyene ulaşmak.
Bu nedenle “biz”e yalnızca eski bir çarıkçılık aleti olarak bakmak, onun anlamını küçültmek olur. Biz, Anadolu’nun kendi ihtiyaçlarından hareketle geliştirdiği küçük bir teknoloji; insan elinin sınırlarını aşmak için kullandığı pratik bir akıl; ustalığın kuşaktan kuşağa aktardığı bir tasarım hafızası ve üretime ilişkin bir zihniyet belgesiyiz.
Üstelik “biz” kelimesi kendisi, bütün bu düşünceyi ironik bir biçimde tamamlar. “Biz” hem nesnedir hem öznedir. Hem aletin adıdır hem topluluğun.
Hem somuttur hem soyuttur. Hem ustanın elindedir hem de insanların dilindedir. Birincisi deriyi deler. İkincisi, insanları bir kelimenin içinde birleştirir.
Böylece “biz” kelimesi de kendisi somut ile soyut arasında bir köprü haline gelir. Belki de Anadolu irfanının en güzel taraflarından biri budur: En derin düşünceyi bazen en basit kelimeye, en büyük hikâyeyi de en küçük nesneye sığdırabilmek.
İşte “bizden bize” giden yol da burada başlar.
Bir aletten kelimeye.
Kelimeden insana.
İnsandan zihniyete.
Zihniyetten kültüre.
Kültürden üretime.
Üretimden tasarıma.
Ve yeniden insana.
Bu nedenle Anadolu’nun zihniyet tarihini yalnızca kütüphanelerde aramak yetmez. Atölyelere de gitmek gerekir. Yalnızca şiirleri değil, aletleri de okumak gerekir. Yalnızca şairleri değil, ustaları da dinlemek gerekir. Çünkü insan yalnızca söyledikleriyle kendisini ifade etmez.
İnsan, yaptığı şeylerle de konuşur.
Hatta bazen söylediklerinden daha fazla şeyi yaptığı nesneler anlatır. Bir usta “insan eli yorulmamalıdır” diye bir tasarım teorisi yazmamış olabilir. Ama aletin sapını, elin rahatça kavrayacağı biçimde yapmıştır. “Malzeme ile insan arasında uyum olmalıdır” dememiş olabilir.
Ama kullandığı demiri ve tahtayı buna göre biçimlendirmiştir.
“Verimlilik önemlidir” dememiş olabilir. Ama işini daha az güç harcayarak ve daha güvenli bir şekilde yapmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir.
İşte nesnenin sessiz dili budur. Küçükerman bu dili okumaya çalışır. Ülgener ise sözün dilini. Biri nesnenin hafızasını, diğeri ise sözün hafızasını. Biri tasarım zihniyetinin, diğeri ise iktisadi zihniyetin izlerini taşır.
Fakat her iki hafıza da aynı insanın hafızasıdır. Bu yüzden Ülgener ile Küçükerman’ı yan yana getirmek, iki ayrı disiplin arasında yapay bir benzerlik kurmak değildir. Tam tersine, insanın ekonomik ve maddi dünyasını birlikte düşünme imkânı vermektir.
Çünkü iktisat yalnızca para değildir. Tasarım yalnızca biçim değildir. İktisat, insanın ihtiyaçlarını ve kaynaklarını nasıl düzenlediğiyle ilgilidir. Tasarım, insanın ihtiyaçlarını karşılamak için dünyayı nasıl biçimlendirdiğiyle ilgilidir. İkisinin merkezinde de insan vardır.
İkisinin arkasında da zihniyet vardır. İkisinin somut sonuçlarında da nesneler ve davranışlar yer alır.
Bu nedenle “biz”, küçük olmasına rağmen büyük bir sorunun kapısını açar:
Bir toplumun zihniyeti, ürettiği nesnelerin biçiminde ne kadar görünür? Cevap şudur: Tek başına her şeyi açıklamaz; fakat çok şey söyler. Bir nesne, zihniyetin tamamı değildir. Ama zihniyetin izidir.
Bir şiir, bir toplumun bütün ekonomik davranışlarını açıklamaz.
Ama o davranışların arkasındaki değer dünyasına açılan bir kapıdır. Aynı şekilde bir “biz” de bütün Anadolu tasarım kültürünü açıklamaz. Ama o kültürün nasıl işlediğine dair önemli bir ipucu verir.
Bu nedenle nesneye bakmak, aslında insanın kendi tarihine bakmaktır.
Bir demir parçasının içinde bir toplumun üretim tecrübesi saklı olabilir. Bir sapın biçiminde insan bedenine verilen önem. Bir sivri uçta problem çözme zekâsı. Bir aletin sadeliğinde gereksiz olanlardan kaçınma.
Bir ustanın elinde meslek ahlâkı.
Ve bütün bunların arkasında bir zihniyet var.
Sonuçta mesele bir aletin hikâyesinden çok daha büyüktür.
Mesele, bir toplumun kendisini söylediği sözlerde ve ürettiği nesnelerde nasıl sakladığıdır.
Bir toplumun zihniyeti yalnızca kitaplarda yaşamaz.
Atölyelerde de yaşar.
Şiirlerde yaşar.
Aletlerde yaşar.
Ustanın el hareketinde yaşar.
Bir demirin biçiminde yaşar.
Bir kelimenin ironisinde yaşar.
Bu nedenle Anadolu’nun zihniyet tarihini yazmak isteyen araştırmacı, yalnızca kütüphaneye değil, atölyeye de gitmelidir. Yalnızca metinleri değil, nesneleri de okumalıdır. Yalnızca şairi değil, ustayı da dinlemelidir. Çünkü bazı düşünceler yazıya geçirilmiştir. Bazıları söylenmiştir. Bazıları ise yapılmıştır.
Ülgener söylenmiş düşüncenin izini sürer, Küçükerman düşüncenin. Biri Anadolu’nun iktisadî zihniyetini şiirlerin, edebî metinlerin ve kültürel söylemlerin içinde arar. Diğeri Anadolu’nun tasarım zihniyetinin aletlerin, nesnelerin ve üretim biçimlerinin içinde.
Biri soyuttan soyuta gider. Diğeri somuttan soyuta. Fakat sonunda ikisi de aynı hakikate ulaşır:
Bir toplumun zihniyeti, yalnızca söylediklerinde değil, dünyayı nasıl ürettiğinde ve nasıl biçimlendirdiğinde de yaşar.
Bu nedenle bir “biz”e bakmak, Anadolu’nun yalnızca ayakkabı üretim tarihine bakmak değildir.
Bir “biz”e bakmak, Anadolu insanının madde karşısındaki tavrına bakmaktır. Emeğe verdiği değere bakmaktır. İşe verdiği öneme bakmaktır. Sadelik anlayışına bakmaktır. Ustalığı nasıl gördüğüne bakmaktır.
Ve nihayet dünyayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda nasıl biçimlendirdiğine bakmaktır. Bir demir parçasının içinde bir toplumun “biz” duygusu saklıdır.
Önder Küçükerman’ın tasarım dünyası ile Sabri F. Ülgener’in iktisadi zihniyet dünyası tam burada birbirine dokunur. Biri zihniyeti metinlerin içinde arar. Diğeri nesnelerin içinde. Biri insanın dünyayı nasıl düşündüğünü araştırır. Diğeri insanın düşündüğü dünyayı nasıl biçimlendirdiğini.
Ve bu iki yol birleştiğinde Anadolu’nun kültürel hafızası daha bütünlüklü bir görünüm kazanır. Çünkü insan yalnızca düşündüğü değildir. İnsan, düşündüğünü yaptığı şeylerde de ortaya koyar.
Bu yüzden bazı kitaplar kâğıda yazılır.
Bazı şiirler dile.
Bazı düşünceler kavramlara.
Bazı medeniyetler ise aletlere.
Anadolu’nun “biz”i de böyle bir alet-kitaptır.
O, yalnızca deriyi delen sivri uç değildir.
O, Anadolu’nun geçmişi ile bugünü, insanı ile nesnesi, emeği ile tasarımı, iktisadi davranışı ile zihniyeti arasındaki dikişi atan küçük bir alettir.
Ve belki de onun en büyük ironisi şudur:
Biz deriyi delerek dikişe hazırlarken, kendi kültürel hafızamızın da sökülmemesi için dikiş atmaktayız.
İşte “bizden bize” giden yol da budur.
Ülgener’in şiirinden Küçükerman’ın aletine.
Soyuttan soyuta giden düşünceden, somuttan soyuta giden tasarıma.
İktisadi zihniyetten tasarım zihniyetine.
Sözden nesneye.
Nesneden zihniyete.
Ve sonunda yeniden insana.
Çünkü hem şiir hem alet, insanın dünyaya bıraktığı izdir.
Biri insanın düşüncesinin, diğeri insanın elinin hafızasıdır.
Anadolu’yu anlamak için ikisini birlikte okumak gerekir.