Sabri F. Ülgener’e ve Önder Küçükerman’a ithaf edilmiştir.
Anadolu’nun zihniyet tarihini anlamak için bazen yüzeyde görünenlere değil, yüzeyin altında kalmış olanlara bakmak gerekir. Çünkü bir toplumun hafızası yalnızca yazdıklarında ve söylediklerinde değil, aynı zamanda kullandığı, ürettiği, biçimlendirdiği ve zaman içinde toprağa terk ettiği nesnelerde de saklıdır.
Bir medeniyetin geçmişi, yalnızca kitapların sayfalarında değil, toprağın altında da yaşar. Kimi zaman bir mesnevinin bir beyitinde, kimi zaman bir divanın mısrasında, kimi zaman unutulmuş bir el aletinin paslanmış demirinde, kimi zaman da bir ustanın elinden çıkmış küçük bir üretim aracında karşımıza çıkar.
Bu bakımdan Sabri F. Ülgener ile Önder Küçükerman’ı yan yana koyduğumuzda, onları yalnızca iki farklı bilim alanının insanı olarak değil, iki ayrı kazıcı olarak görmek mümkündür.
Biri edebî metinlerin arkeoloğudur.
Diğeri nesnelerin arkeoloğu.
Biri kelimelerin arasına girer.
Diğeri toprağın altına.
Biri metinlerin yüzeyini kazır.
Diğeri toprağın yüzeyini.
Fakat ikisinin amacı aynıdır:
Görünür olanın altında saklı bulunan zihniyete ulaşmak.
Ülgener’in yaptığı, sıradan bir edebiyat tarihi çalışması değildir. O, metinleri yalnızca edebî değerleri bakımından okumaz. Bir şiirin güzelliği, bir mesnevinin estetik yapısı, bir nasihatnamenin edebî üslubu onun için elbette önemlidir; fakat onun asıl sorusu bunların ötesindedir.
Ülgener, metnin arkasında duran insanı arar. Metnin arkasındaki dünyayı, o dünyanın değerlerini, insanın servet karşısındaki tavrını, çalışmaya ve kazanca bakışını, dünya ile ahiret arasındaki ilişkiyi, kanaati, hırsı, gösterişi, üretimi ve tüketimi anlamaya çalışır.
Bu nedenle Ülgener, edebî metinleri birer zihniyet kazı alanı haline getirir.
Mesnevileri kazıyarak okur.
Şiirleri kazıyarak okur.
Nasihatnameleri kazıyarak okur.
Aşık Paşazâde’nin tarih anlatısına, Ziya Paşa’nın şiirlerine, Bağdatlı Rûhî’nin mısralarına, divan edebiyatının çeşitli metinlerine ve Anadolu’nun farklı dönemlerde ürettiği kültürel ifadelere bir arkeolog titizliğiyle yaklaşır.
Fakat onun kazdığı şey kelimelerin kendisi değildir.
Kelimenin altında bulunan zihniyettir.
Bir mısranın arkasında nasıl bir dünya vardır?
Bir şair serveti neden küçümsemektedir?
Bir başka şair neden zenginliği övmektedir?
Çalışmaya neden kutsallık veya dünyevîlik yüklenmektedir?
Kazanç neden kimi zaman meşru, kimi zaman şüpheli, kimi zaman da ahlâkî bir sınav olarak görülmektedir?
İnsan neden dünyaya bağlanmakta veya dünyadan uzak durmaktadır?
Ülgener, bütün bu soruların peşinden giderken metnin içine bir kazıcı gibi girer. Yüzeyde görünen kelimelerden daha derindeki kültürel tabakalara ulaşmaya çalışır.
Bu nedenle Ülgener’in metinleri okuma biçimini, bir anlamda edebî arkeoloji olarak değerlendirmek mümkündür.
Fakat Anadolu’nun hafızası yalnızca metinlerde değildir.
İşte burada Önder Küçükerman devreye girer.
Küçükerman’ın kazı alanı kütüphane rafları değil, maddi kültürün kendisidir. Onun baktığı şeyler, insanların elleriyle yaptıkları, kullandıkları, değiştirdikleri, geliştirdikleri ve zamanla unutulmuş olan nesnelerdir. Bir alet, bir üretim aracı, bir zanaat nesnesi, bir çarık, bir yemeni, bir dokuma aracı veya küçük bir “biz” parçası onun için yalnızca geçmişten kalmış eşya değildir.
Bunlar, bir medeniyetin toprağa gömülmüş cümleleridir.
Küçükerman bu cümleleri yeniden okumaya çalışır.
Onun kazısı fizikîdir.
Toprağın altında kalmış olanı bulur.
Paslanmış demiri ortaya çıkarır.
Unutulmuş aleti yeniden görünür hale getirir.
Fakat tıpkı Ülgener gibi, bulduğu nesnenin kendisinde durmaz.
O da nesnenin arkasına geçer.
Bir el aleti neden böyle yapılmıştır?
Neden bu biçimdedir?
Neden bu malzeme seçilmiştir?
İnsan eliyle nasıl bir ilişki kurmaktadır?
Hangi üretim ihtiyacına cevap vermektedir?
Ustanın işini nasıl kolaylaştırmaktadır?
Hangi teknik tecrübenin sonucudur?
Ve nihayet, bütün bunların arkasında nasıl bir tasarım zihniyeti bulunmaktadır?
Böylece Küçükerman’ın kazısı, yalnızca toprağın kazısı olmaktan çıkar.
Zihniyetin kazısına dönüşür.
Bu yönüyle Önder Küçükerman’ın çalışmasını Lewis Mumford’un teknoloji ve uygarlık üzerine düşünceleriyle birlikte düşünmek de mümkündür. Mumford, teknolojiyi yalnızca makinelerin ve teknik araçların tarihi olarak görmez; insanın medeniyet kurma biçiminin önemli bir parçası olarak değerlendirir. Araç, makine ve üretim biçimi, insanın toplumla ve doğayla kurduğu ilişkinin maddî izlerini taşır.
Küçükerman da Anadolu’nun maddi kültürüne baktığında benzer bir sorunun peşinden gider: Bu nesne bize onu yapan ve kullanan insan hakkında ne anlatıyor?
İşte burada “biz” yeniden karşımıza çıkar.
Küçük bir demir parçası.
Bir ucunda sivriltilmiş demir.
Diğer ucunda insanın eline oturan tahta bir sap.
Deriyi delmek için kullanılan basit bir araç.
Fakat Küçükerman’ın gözünde bu basitlik, sıradanlık anlamına gelmez.
Tam tersine, nesnenin sadeliği onun içinde birikmiş deneyimin yoğunluğunu gösterir.
Çünkü bir nesneyi basit yapmak ile gereksiz olanı ortadan kaldırarak sadeleştirmek aynı şey değildir.
Bizde gereksiz hiçbir şey yoktur.
Sivri uç vardır çünkü deri delinmelidir.
Demir vardır çünkü dayanıklılık gerekir.
Sap vardır çünkü insan eli onu kavramalıdır.
Biçim vardır çünkü el ile alet arasında bir uyum kurulmalıdır.
Bütün bunlar, yüzyılların tecrübesinin maddileşmiş sonucudur.
Bir mühendislik kitabı yazılmamış olabilir.
Bir tasarım teorisi oluşturulmamış olabilir.
Bir ergonomi makalesi kaleme alınmamış olabilir.
Fakat bütün bu bilgiler, nesnenin biçiminde sessizce yaşamaktadır.
İşte Küçükerman’ın yaptığı kazı, bu sessiz bilgiyi ortaya çıkarmaktır.
Ülgener metinlerde söylenmiş olanın arkasını kazarken, Küçükerman nesnelerde yapılmış olanın arkasını kazmaktadır.
Bu iki “arka” kelimesi son derece önemlidir.
Çünkü zihniyet çoğu zaman doğrudan görünmez.
Zihniyet, bir şeyin arkasındadır.
Bir şiirin arkasında.
Bir mesnevinin arkasında.
Bir atasözünün arkasında.
Bir aletin arkasında.
Bir üretim biçiminin arkasında.
Bir tasarım kararının arkasında.
İşte araştırmacının işi, bu “arka”ya ulaşmaktır.
Bu nedenle Ülgener de Küçükerman da bir bakıma arka yüzün araştırmacılarıdır.
Yüzeyle yetinmezler.
Görünenle yetinmezler.
Hazır anlamı kabul etmezler.
Metnin arkasına bakarlar.
Nesnenin arkasına bakarlar.
Ve sonunda zihniyetle karşılaşırlar.
Fakat burada iki farklı zihniyet düzeyi ortaya çıkar.
Ülgener’in kazısı bizi soyut zihniyete götürür.
Küçükerman’ın kazısı bizi somut zihniyete.
Ülgener, insanın dünyayı nasıl düşündüğünü araştırır.
Küçükerman, insanın düşündüğü dünyayı nasıl maddeleştirdiğini.
Ülgener’in zihniyeti, düşüncenin, değerlerin, inançların ve dünya görüşlerinin iç örgüsüdür.
Küçükerman’ın zihniyeti ise bu düşüncelerin, ihtiyaçların ve deneyimlerin nesneye dönüşmüş biçimidir.
Biri zihnin içindeki dünyayı kazmaktadır.
Diğeri zihnin elinden çıkmış dünyayı.
Bu nedenle ikisinin birleşmesi, yalnızca iki araştırma yönteminin birleşmesi değildir.
Soyut zihniyet ile somut zihniyetin birleşmesidir.
Bu birleşme gerçekleştiğinde Anadolu kültürünün daha bütünlüklü bir resmi ortaya çıkar.
Çünkü yalnızca metinlere bakarsak Anadolu insanının ne düşündüğünü görürüz.
Yalnızca nesnelere bakarsak Anadolu insanının ne yaptığını görürüz.
Fakat ikisini birlikte okursak, düşündüğü şey ile yaptığı şey arasındaki ilişkiyi görmeye başlarız.
İşte asıl kültürel hafıza burada ortaya çıkar.
Bir toplumun düşüncesi ile eli birbirinden kopuk değildir.
İnsan neye inanıyorsa onu yaşayışına taşır.
Neye değer veriyorsa onu üretim biçimine taşır.
Neyi önemli görüyorsa onu yaptığı nesnede somutlaştırır.
Bu yüzden bir toplumun zihniyeti hem şiirde hem alette bulunabilir.
Hem mesnevide hem “biz”de.
Hem Ziya Paşa’nın bir mısrasında hem bir ustanın elindeki demir parçasında.
Hem Bağdatlı Rûhî’nin dizelerinde hem bir çarıkçının çalışma masasındaki üretim aracında.
Biri bize insanın dilini verir.
Diğeri insanın elini.
Biri insanın dünyayı nasıl anlattığını.
Diğeri insanın dünyayı nasıl biçimlendirdiğini.
Ülgener’in kazdığı metinler, Anadolu’nun söz hafızasıdır.
Küçükerman’ın kazdığı nesneler, Anadolu’nun madde hafızasıdır.
Bu iki hafıza birleşmeden Anadolu’nun bütün hafızasına ulaşmak mümkün değildir.
Çünkü medeniyet yalnızca yazılanlardan meydana gelmez.
Medeniyet aynı zamanda yapılanlardan meydana gelir.
Bir toplum yalnızca kitap yazmaz.
Alet yapar.
Ev yapar.
Ayakkabı yapar.
Kumaş dokur.
Kap üretir.
Tarım aracı geliştirir.
Üretim araçları oluşturur.
Ve bütün bunların içine kendi zihniyetini bırakır.
Bu nedenle maddi kültür, aslında sessiz bir yazıdır.
Nesneler de bir tür metindir.
Fakat harflerle değil, biçimlerle yazılmıştır.
Ülgener’in metinlerini okuduğu yerde kelimeler vardır.
Küçükerman’ın nesnelerini okuduğu yerde biçimler.
Birinin sözlüğü dilde bulunur.
Diğerinin sözlüğü maddede.
Birinin grameri şiirdir.
Diğerinin grameri üretimdir.
Birinin cümlesi mesnevidir.
Diğerinin cümlesi bir alet.
Ve her iki cümlenin sonunda yine insan vardır.
Bu yüzden iki kazıcıyı yan yana getirdiğimizde Anadolu’nun kültürel hafızası yalnızca bir edebiyat tarihi veya yalnızca bir tasarım tarihi olmaktan çıkar.
Bir zihniyet tarihine dönüşür.
Ülgener’in kazısı bize Anadolu insanının dünyaya, servete, çalışmaya, emeğe ve kazanca nasıl baktığını gösterir.
Küçükerman’ın kazısı ise onun maddeye, üretime, araca, biçime, işlevselliğe ve tasarıma nasıl baktığını.
Biri “Nasıl düşündü?” sorusuna yaklaşır.
Diğeri “Nasıl yaptı?” sorusuna.
Fakat “Nasıl düşündü?” ile “Nasıl yaptı?” arasında büyük bir boşluk yoktur.
Tam tersine, ikisinin arasında zihniyet vardır.
İnsan nasıl düşünüyorsa, çoğu zaman dünyasını da öyle kurar.
Bu nedenle iktisadi zihniyet ile tasarım zihniyeti arasında derin bir bağ bulunmaktadır.
Ülgener’in iktisadi zihniyet kavramı, ekonomik davranışın arkasındaki değerler dünyasını anlamamıza yardım eder.
Küçükerman’ın tasarım yaklaşımı ise bu değerler dünyasının maddi üretimde nasıl somutlaştığını görmemizi sağlar.
Ülgener’in şiirinde ve edebî metninde insanın değer verdiği dünya vardır.
Küçükerman’ın nesnesinde insanın kurduğu dünya.
Birisi değerler dünyasının arkeolojisini yapar.
Diğeri üretim dünyasının arkeolojisini.
Fakat her ikisinin kazma sesi aynı toprağın altında yankılanır.
Anadolu toprağında.
Bu yüzden onların çalışmalarını birlikte düşündüğümüzde ortaya yalnızca iki bilim insanının çalışmaları çıkmaz.
Bir medeniyetin iki ayrı hafıza katmanını okuma imkânı çıkar.
Üstte söz vardır.
Altta nesne.
Üstte şiir vardır.
Altta alet.
Üstte mesnevi vardır.
Altta üretim aracı.
Üstte insanın söylediği vardır.
Altta insanın yaptığı.
Ve ikisinin altında daha derin bir tabaka vardır:
Zihniyet.
İşte asıl kazılması gereken tabaka budur.
Çünkü zihniyet, ne yalnızca şiirdedir ne yalnızca nesnede.
Şiirde kendisini ifade eder.
Nesnede kendisini gerçekleştirir.
Birinde düşünce olarak görünür.
Diğerinde davranış ve üretim biçimi olarak.
Bu yüzden Ülgener ile Küçükerman’ın birleştiği noktada yalnızca soyut ve somut zihniyet yan yana gelmez.
Düşünce ile madde arasındaki bağ görünür hale gelir.
Bir toplumun düşüncesi maddeye nasıl dönüşür?
Bir değer nasıl tasarım haline gelir?
Bir ahlâk anlayışı üretim biçimini nasıl etkiler?
Bir çalışma anlayışı nasıl bir aletin biçimine yansır?
Bir tasarruf anlayışı nasıl bir nesnenin sadeliğinde görünür?
Bir ustalık anlayışı nasıl bir aracın kullanımında ortaya çıkar?
Bütün bu sorular bizi iktisadi zihniyetten tasarım zihniyetine, tasarım zihniyetinden yeniden iktisadi zihniyete götürür.
Ve burada “biz” küçük fakat güçlü bir sembol olarak yeniden karşımıza çıkar.
Çünkü biz, insanın elinin düşüncesidir.
Düşüncenin nesneye dönüşmüş biçimidir.
İhtiyacın tasarıma dönüşmesidir.
Tecrübenin alete dönüşmesidir.
Ustalığın maddeye kazınmasıdır.
Anadolu’nun üretim hafızasının küçük bir parçasıdır.
Fakat kelimenin ironisi burada yeniden devreye girer.
“Biz” hem alettir hem topluluk.
Hem somuttur hem soyuttur.
Hem insanın elindedir hem insanın dilinde.
Bir “biz” deriyi deler.
“Biz” ise insanları bir araya getirir.
Biri maddi dünyayı biçimlendirir.
Diğeri toplumsal dünyayı.
Bu nedenle “biz” kelimesi bile Ülgener ile Küçükerman arasında kurulabilecek ilişkinin küçük bir metaforu gibidir.
Ülgener’in “biz”i metinlerin içinde aradığı zihniyettir; Küçükerman’ın “biz”i ise nesnelerin içinde bulduğu zihniyettir.
Biri metnin arkasını kazır.
Diğeri nesnenin arkasını.
Biri şiirin altındaki dünyayı arar.
Diğeri toprağın altındaki üretim dünyasını.
Biri kelimelerin tortusunu kaldırır.
Diğeri toprağın tortusunu.
Ve ikisi de sonunda aynı şeyi bulmaya çalışır:
İnsanın kendisini.
İşte bu nedenle Anadolu’nun kültür tarihini yeniden yazmak istiyorsak, yalnızca arşivlere değil, atölyelere de bakmamız gerekir. Yalnızca kitapların sayfalarını çevirmek değil, toprağın altında kalmış nesneleri de yeniden konuşturmak gerekir.
Bir mesneviyi okurken nasıl kelimelerin arkasına geçiyorsak, bir aleti incelerken de demirin arkasına geçmek gerekir.
Çünkü mesnevi bize insanın dünyayı nasıl düşündüğünü anlatabilir.
Alet ise insanın düşündüğü dünyayı nasıl kurduğunu.
Biri zihnin aynasıdır.
Diğeri elin aynası.
Ve zihnin aynası ile elin aynası yan yana geldiğinde, Anadolu’nun daha gerçek bir portresi ortaya çıkar.
Bu portre yalnızca bir toplumun neye inandığını değil, neyi ürettiğini de gösterir.
Yalnızca ne söylediğini değil, ne yaptığını.
Yalnızca hangi değerleri savunduğunu değil, bu değerleri günlük hayatın içinde nasıl maddileştirdiğini.
İşte Anadolu kültürünün hafızası tam burada görünür hale gelir.
Ülgener metinleri kazarken Anadolu’nun zihninin derinliklerine iner.
Küçükerman nesneleri kazarken Anadolu’nun elinin ve üretiminin derinliklerine iner.
Biri edebî arkeolojinin, diğeri maddi kültür arkeolojisinin kazıcısı gibidir.
Ve onların kazıları birleştiğinde, Anadolu’nun zihniyet haritası ortaya çıkar.
Bu harita yalnızca soyut bir düşünce haritası değildir.
Üzerinde şiirler vardır.
Mesneviler vardır.
Tarih anlatıları vardır.
Ziya Paşa vardır.
Bağdatlı Rûhî vardır.
Nasihatler vardır.
Aynı zamanda çarıklar vardır.
Yemeniler vardır.
Bizler vardır.
Dokuma araçları vardır.
Marangoz aletleri vardır.
Demirler vardır.
Tahtalar vardır.
Usta eller vardır.
Ve bütün bunların arasında yaşayan bir insan vardır.
İşte Anadolu’nun gerçek hafızası budur:
Söz ile nesnenin, düşünce ile elin, şiir ile üretimin, soyut zihniyet ile somut zihniyetin birlikte oluşturduğu hafıza.
Bu nedenle Ülgener ile Küçükerman’ın düşünsel miraslarını bir araya getirmek, yalnızca iki araştırmacıyı yan yana koymak değildir.
Bu, Anadolu’yu yeniden okumaktır.
Biri bize Anadolu’nun ne düşündüğünü, diğeri Anadolu’nun ne yaptığını gösterir.
Biri zihnin kazıcısıdır.
Diğeri elin kazıcısı.
Biri metinlerin arkasını kazır.
Diğeri nesnelerin.
Ve ikisi de kazdıkça aynı toprağa ulaşır.
Anadolu toprağına.
Orada şiir ile alet birbirinden ayrılmaz.
Orada düşünce ile üretim birbirinden kopmaz.
Orada insanın söylediği ile yaptığı arasında bir bağ vardır.
Ve bu bağın adı, bütün bu farklı katmanları birbirine bağlayan kelimeyle söylenebilir:
Zihniyet.
Sonunda geriye şu hakikat kalır:
Ülgener Anadolu’nun zihnini metinlerin içinde kazmıştır; Küçükerman Anadolu’nun zihnini nesnelerin içinde kazmıştır. Biri soyut zihniyetin, diğeri somut zihniyetin kazıcısıdır. Onların kazıları birleştiğinde ise Anadolu kültürünün hafızasının bütünü görünmeye başlar.
Çünkü bir medeniyet yalnızca yazdıkları değildir.
Bir medeniyet yalnızca yaptıkları da değildir.
Medeniyet, düşündüklerini söyledikleri ve düşündüklerini yaptıkları şeylerin birlikte oluşturduğu bütündür.
Bu yüzden Anadolu’nun hafızasını anlamak için hem şiirin sayfalarını hem toprağın altını kazımak gerekir.
Bir yanda Ülgener’in kelimeleri kazıyan kalemi.
Öte yanda Küçükerman’ın nesneleri kazıyan bakışı.
Birinin elinde kalem vardır.
Diğerinin elinde adeta kazma.
Biri metnin katmanlarını kaldırır.
Diğeri toprağın.
Ve her iki kazının sonunda, yüzlerce yılın altında kalmış aynı şey ortaya çıkar:
Anadolu insanının zihni.
İşte “Bizden Bize” giden yol budur.
Metinden zihniyete.
Nesneden zihniyete.
Soyuttan soyuta.
Somuttan soyuta.
Şiirden üretime.
Üretimden tasarıma.
Tasarımdan iktisadi davranışa.
Ve nihayet bütün bunların arkasında duran insana.
Biri sözün arkeoloğudur, diğeri nesnenin.
Biri metinlerin arkasını kazır, diğeri toprağın.
Fakat ikisinin kazdığı aynı Anadolu’dur.
Ve onların kazıları birleştiğinde, yalnızca geçmişin eşyaları veya eski metinleri değil, Anadolu’nun kendisi de görünür hale gelir.