Karşıt bir fikri, sahibinin kabul edeceği doğrulukla anlatabilmek. Bütün mesele bu.
İstanbul. Kış akşamı. Üniversitenin arka sokağında, zamanın dışından kalmış eski bir kıraathane. Sobanın üstünde güğüm fokur fokur. Duvarlarda ne bir bayrak var ne de bir lider posteri. Sadece rutubet kokusu, tütün dumanı ve iki adam.
Biri Oğuz. Parmağında gümüş bir bozkurt yüzüğü, ceketinin yakasında küçük, mütevazı bir Türk bayrağı rozeti. Ülkücü.
Diğeri Deniz. Masanın üstünde duran bez çantasından Kapital’in cildi dağılmış, sararmış bir kopyası sarkıyor. Marksist.
Tanışıklıkları üç yıl önce üniversitedeki hararetli bir panelde, salondakiler birbirine sandalye fırlatırken göz göze gelmeleriyle başlamıştı. O günden beri her ayın son perşembesi bu kuytu köşede buluşurlar. Kavga etmek için değil; zihinlerini adil bir terazide tartmak için.
ÇAY
Oğuz ince belli bardaklara çayı doldurdu, Deniz’e doğru sürdü. “Bu ay sıra sende Deniz. Ülkücülüğü bana anlatacaksın. Ama benim dilimle değil, kendi namusunla.”
Deniz muzipçe bir kaşını kaldırdı. “Yine mi? Kendi ezberinden sıkılmadın mı, reis?”
“Bıkmadım. Çünkü sen anlatırken benim fikrim karikatürleşmiyor. Aynaya bakmış gibi oluyorum.”
Deniz derin bir nefes aldı. Çantadaki kitaba elini bile sürmedi. Gözlerini sobanın kırmızılığına dikip ezberden, kalbinden başladı:
“Ülkücülük, bu toprakların tarihsel bir varoluş refleksidir, Oğuz. İnsanlar onu sadece 70’lerin Soğuk Savaş ikliminden ibaret sanıyor; oysa yanılıyorlar. O, sokakta komünistlerin kurşununa ya da devletin zaafiyetine karşı bir refleks geliştiren gençlerin, ‘vatan elden gidiyor’ çığlığıydı. Kaynağı sadece Hüseyin Nihal Atsız’da ya da Ziya Gökalp’in sosyolojisinde değil; Dede Korkut’un kopuzunda, Alperenlerin adalet idealinde gizlidir. Sizin derdiniz sınıf çatışması değil, beka. Sizin en büyük korkunuz sermayenin tekelleşmesi değil, coğrafyanın bölünmesi. Siz ‘önce millet’ derken sosyal adaleti dışlamıyorsunuz; ‘Millet yaşasın ki, onun çatısı altında adalet nefes alabilsin’ diyorsunuz.”
Oğuz sessizce dinledi. Bardağı tutan parmakları hafifçe titredi. Gözlerinde eski bir dostu görmüş gibi bir parıltı belirdi.
“Vallahi…” dedi sesini alçaltarak. “Ben kendi ocağımda ayağa kalksam, bunu bu kadar berrak, bu kadar riyasız anlatamam. Ben olsam slogana kaçardım, sen ruhunu verdin.”
ÇAY
Dışarıda İstanbul’un ayazı sertleşti, yağmur cama vurmaya başladı. Kıraathanenin köşesindeki soba bir kez daha çıtladı. Oğuz ciddileşti: “Peki, şimdi itiraz zamanı. Hakikati arama sırası. Sen yanlış yoldasın, Deniz.”
Deniz, meydan okuyan bir gülüşle öne eğildi: “Gel bakalım, reis. Sen de eksiksin.” Ama bu seferki itirazlar televizyon ekranlarındaki gibi çiğ değildi.
Oğuz: “Sen her şeyi sınıfa indirgiyorsun ama bu toprakların harcında sınıftan daha kadim bir şey var: inanç ve kimlik. Sen o ruhu görmezden gelip millete yukarıdan baktığın için, bu millet senin en haklı ekonomik tezine bile sırtını dönüyor.”
Deniz: “Sen de kutsal bir ‘beka’ anlatısı kuruyorsun ama o beka nutukları atılırken arkada işçinin hakkını gasp eden patronları görmüyorsun. Milliyetçilik, bu ülkede ne yazık ki bazen vahşi sermayenin en rahat sığındığı maske haline geliyor.”
Ortada karikatürler yoktu. “Vatan haini komünist” yaftası yoktu. “Faşist katil” sloganı yoktu. Masada Marks vardı, masada Gökalp vardı. Gerçek, çıplak ve güçlü halleriyle.
SON ÇAY
Mekandan kalkarken Deniz hesaba uzandı, Oğuz elini tuttu.
“Neden yapıyoruz bunu, Oğuz?” diye sordu Deniz. “Dışarısı kurtlar sofrasıyken biz burada neyi arıyoruz?”
Oğuz buğulanmış cama baktı. “Çünkü memleketin en büyük trajedisi bu değil mi, kardeş? Biz birbirimizi hiç anlamadan, kafamızdaki hayaletleri vuruyoruz.”
Deniz çantasını omzuna takarken gülümsedi: “Benim Kızıl Elma’m ne biliyor musun, Oğuz? Bir gün ülkücülerin Marksizm’i marksistlere, marksistlerin de ülkücülüğü ülkücülere öğretecek kadar derinleşmesi. İşte o gün kavga etsek bile, kavga ettiğimiz şey yalanlar değil, gerçek fikirler olacak.”
Oğuz kapıyı açarken iç çekti. “Güzel bir ütopya.”
“Biliyorum,” dedi Deniz. “Ama başka türlüsü, bu cehalet karanlığında hep birlikte boğulmak.”
Dışarı çıktılar. Biri sağa saptı, karanlığa karıştı; diğeri sola.
Arkadaki masada ise iki boş çay bardağı ve Oğuz’un peçetenin arkasına bıraktığı o not kaldı:
“Anlamadan eleştirmek kolay. Zor olan, rakibinin en güçlü hâlini anlayıp, ona saygı duyup, yine de kendi yolunda yürüyebilmek. Allah, o zihni hürriyeti bize versin.”
15 GÜN SONRA: KIZIL ÇAY
Aynı şehir. Yağmur yine aynı hırsla yağıyor. Aynı kıraathane, aynı kuytu masa. Sobanın harı biraz geçmiş ama çaydanlık hâlâ dertli dertli fokurduyor. Kapı aralandı. İçeri önce Oğuz girdi. Gözlerinin altı morarmış, elinde kalın bir dosya. Hemen arkasından Deniz belirdi. O da bitkin görünüyordu, saçları ıslanmıştı.
15 gün geçmişti. Üniversitedeki o büyük panelde karşı karşıya geldikleri, salonun gerilip birbirine girdiği o meşum günden beri. Sosyal medyanın infaz koridorlarında ikisinin de adının yanına “cahil”, “satılmış”, “hain” etiketlerinin yapıştırıldığı o iki hafta…
Yaşlı garson çayları tazelemek için yaklaşırken duraksadı. “Yine mi siz evlatlar? Ortalık yangın yeri iken siz hâlâ…”
Oğuz yorgunca gülümsedi. “Biz hep buradaydık, dayı. Bize iki kızıl çay ver. Tavşan kanı olsun, demli.”
KIZIL ÇAY
Bardağın sıcaklığı ellerini ısıtırken, çayın o derin kızıllığı masanın ortasında parıldıyordu. O renk, ne sadece Oğuz’un al bayrağıydı ne de Deniz’in kızıl meydanları; o, bu toprağın ortak acısının ve arayışının rengiydi.
İkisi de telefonlarını çıkarıp masaya koydu. Ekranlar bildirimlerle patlıyordu. Kendi mahallelerinin kurşun gibi ağır lafları: “Niye o faşistle oturdun?”, “Komünistin masasında ne işin var?”
Deniz telefonunu ters çevirdi. “15 gündür ruhum daralıyor, Oğuz.”
“Benim de Deniz. Bizimkiler hesap sordu. ‘O adamın fikrini nasıl bu kadar savunursun, dönek mi oldun?’ dediler.”
Acı acı güldüler. Mahallelerin infaz timleri, fikrin hürriyetine tahammül edememişti.
Oğuz öne doğru eğildi: “Peki, tüm bunlara rağmen neden yine bu masadayız?”
Deniz bardağından bir yudum aldı. “Çünkü 15 gündür o paneli düşünüp duruyorum. Fark ettim ki Oğuz… Ben o gün heyecanla sana Marksizm’i anlatırken bazı şeyleri eksik bırakmışım. Sen de bana ülkücülüğü anlatırken fazla köşeli davranmışsın. Karikatürlere düşmüşüz.”
Oğuz başını salladı. “Haklısın. O zaman baştan. Ama bu kez daha derin.”
KIZIL ÇAY
Deniz kelimelerini özenle seçerek başladı. Bu sefer ne hırs vardı sesinde ne de kanıtlama çabası:
“Ülkücülük sadece bir öfke hareketi değil, Oğuz, bunu şimdi daha iyi görebiliyorum. Sizin derdiniz sadece hamaset dolu bir ‘bayrak’ edebiyatı yapmak değil. Siz, bu coğrafyada yetim kalmaktan, devletsiz kalmaktan korkuyorsunuz. Çünkü tarih bu millete devletsizliğin ne büyük bir zillet olduğunu acı bir şekilde öğretmiş. Başbuğ dediğiniz adamın da, 80’de darağacına yürüyen o gencecik çocukların da davası, aslında bu toprağın çocuklarının bir daha asla vatansız kalmaması içindi. Sizin milliyetçiliğiniz, bir ırkın üstünlüğü değil, bir medeniyetin koruma kalkanıdır.”
Oğuz gözlerini ayırmadan dinledi. Bu kez içinden itiraz etmek bile gelmedi. Sıra ona geçtiğinde ses tonu bir dervişin olgunluğundaydı:
“Marksizm de bir yıkım felsefesi değil Deniz, bunu kendi mahalleme anlatabilmeyi çok isterdim. Sizin derdiniz ne vatanı bölmek ne de maneviyatı yok etmek. Senin öfken; sabahın köründe kalkıp, akşama kadar yerin yedi kat altında üç kuruşa çalışan ve hakkını aradığında terörist ilan edilen o maden işçisinin çaresizliğine. Sen ‘enternasyonal’ derken, yeryüzündeki hiçbir çocuğun yatağa aç girmediği bir dünya düzenini düşlüyorsun. Sizin adaletiniz ekmek ahlakıdır. Ve ekmek, kutsalların en büyüğüdür.”
Sözler bittiğinde masaya muazzam bir sessizlik çöktü. Ama bu sessizlik bir ayrılık değil, iki nehrin aynı denizde buluşmasının huzuruydu.
KIZIL ÇAY: ASIL VİCDAN
Oğuz cebinden, 15 gün önceki panel notlarını çıkardı. Şöyle bir baktı, ortadan ikiye yırtıp çöp kutusuna attı.
“Bunlar benim savunma mekanizmalarım imiş,” dedi. “Karşımdakini alt etmek için uydurduğum silahlar.”
Deniz de telefonunu açtı, sosyal medyada karşı mahalleye fırlattığı o kibirli, iğneleyici tweeti sildi. “Bu da benim kibrimin nişanesiydi. Karikatürmüş.”
Ayağa kalkıp dışarı çıktılar. Yağmur durmuş, sokak lambalarının ışığı asfaltı parlatıyordu. Tam köşeyi döneceklerken, üniversitenin kapısında yine iki öğrenci grubunun birbirine bağırdığını gördüler. Biri karşı tarafa haykırıyordu: “Siz vatan hainisiniz, bu memleketin düşmanısınız!”
Öteki elini yumruk yapmış, bağırıyordu: “Siz faşistsiniz, sermayenin köpeğisiniz!”
Oğuz ve Deniz durup bu manzarayı izlediler. O çocuklarda kendi gençliklerini, kendi eski körlüklerini gördüler.
Oğuz, Deniz’e döndü: “Gidip bir dokunalım mı?”
“Dokunalım, reis,” dedi Deniz.
Gençlerin arasına girdiler. Oğuz, “Vatan haini” diye bağıran gencin omzuna babacan bir tavırla elini koydu: “Kardeşim,” dedi, “Önce Marx’ı kendi kaynaklarından hakkıyla oku, onun adalet arayışını anla; sonra, eğer hâlâ inanmıyorsan, en güçlü argümanlarınla eleştir. Ama sövme.”
Deniz de “Faşist” diye bağıran gencin karşısına geçti, gözlerinin içine baktı: “Sen de dostum, Ziya Gökalp’i, Erol Güngör’ü, Nurettin Topçu’yu satır satır oku. Bu insanların bu topraklar için ne hissettiğini kavra. Sonra yine karşı çık. Ama yaftalama.”
Gençler bir an duraksadı. Karşılarında duran bu iki adamın yüzündeki o tuhaf, sarsılmaz huzur onları şaşırtmıştı. Biri sordu: “Siz kimsiniz, abi? Hangi taraftansınız?”
Oğuz gülümsedi, Deniz’in omzuna vurdu. “Biz 15 gün önce birbirimizi öldürmeye çalışan iki kördük. Sonra oturduk, aynı bardaktan kızıl çay içtik. Gözlerimiz açıldı.”
Yürümeye devam ettiler. Arkalarından gençlerden biri seslendi: “Peki şimdi nereye gidiyorsunuz?”
Deniz arkasına bile bakmadan, sesinde en ufak bir şüphe barındırmadan cevap verdi:
“Kızıl Elma’ya kardeş… Birbirimizi yenmeye değil, anlamaya!”
İşte o gece o sokakta değişen şey ideolojiler, dogmalar ya da siyasi ittifaklar değildi. Değişen tek şey, iki insanın vicdanıydı.
Çünkü en büyük erdem, kendi mahallenin kör kalabalığına karşı tek başına ayağa kalkıp “Yanılmışım, karşımdaki insanı şimdi anladım” diyebilme cesaretidir.
Ve bu memleketin umudu, ideolojilerin zaferinde değil; Oğuz ile Deniz’in oturduğu o izbe kıraathanedeki boş çay bardaklarında gizlidir.