Zafer ÖZKAN*
Seçici hafıza, bir kişinin belli bilgileri hatırlamasına mukabil diğerlerini unutma eğilimidir. Bu durum genelde günlük işleri veya olayları unutmalarına neden olur.
Toplumların da hafızası vardır ama ülkemizde siyaset, zaman zaman o hafızanın geri dönüşüm kutusunu oldukça aktif kullanır.
Türkiye’de siyaset üzerine biraz vakit geçiren herkes şu gerçeği fark edebilir. Dün söylenenlerin bugün hiç söylenmemişmiş gibi davranılması artık şaşırtıcı değildir. Bu durumun yalnızca bir siyasi görüşe özgü olmadığı da ortadadır. Ancak son yirmi yılın siyasal atmosferine bakıldığında, özellikle muhafazakâr ve siyasal İslam ekseninde şekillenen siyasetin, geçmiş söylemleri bugünkü siyasi ihtiyaçlara göre yeniden yorumlama konusunda oldukça maharetli olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yazı da tam olarak bunun üzerine.
Hafıza mı değişiyor, çıkar mı?
Siyaset bilimi literatüründe konuyla ilgili biraz gezindikten sonra “kolektif bellek” kavramı ile karşılaşıyoruz.
Toplumlar geçmişi olduğu gibi hatırlamaz; ihtiyaç duydukları biçimde yeniden inşa ederler (Maurice Halbwachs).
Maurice Halbwachs bundan yaklaşık bir asır önce kolektif belleğin bireysel değil, toplumsal olarak üretildiğini anlatıyor.
Daha sonra Jan Assmann kültürel belleğin siyaset tarafından nasıl şekillendirildiğini ortaya koyuyor.
Türkiye ise bu konu için çok iyi bir örneklem oluşturuyor.
Çünkü burada dün “emperyalist” olarak anılanlar, bugün “stratejik ortak”; dün “yerli ve milli duruş” olarak pazarlanan politikalar ise ertesi gün uluslararası zorunluluk olarak sunulabiliyor.
Ve dikkat çekici olanı ise toplumun önemli bir bölümü de bunu çok doğal karşılıyor olması.
Anti-Amerikancılık… Ama Saat Kaça Kadar?
Arşivi biraz kurcaladığımızda veya o dönemi görmüş geçirmiş kişilerle olan sohbetlerden edindiklerimizle, Türkiye’de özellikle 1970’lerden itibaren sağ muhafazakâr hareketlerin söyleminde ABD çoğu zaman eleştirilen bir aktördür.
Irak, Afganistan, Filistin ve Ortadoğu politikaları…
Bütün bunlar miting meydanlarında sert ifadelerle dile getirildi.
“Tam bağımsız Türkiye” sloganları atıldı.
Amerikan karşıtlığı, yalnızca dış politika eleştirisi değil, aynı zamanda siyasi kimliğin önemli bir parçası hâline geldi.
Sonra ne oldu?
Uluslararası ilişkilerin kaçınılmaz gerçekleri devreye girdi.
Diplomatik görüşmeler yapıldı, liderler bir araya geldi, fotoğraflar verildi, protokoller uygulandı.
Bunların tamamı devlet yönetiminin doğal gereği olarak yerine getirildi.
Burada uygulanan diplomasi eleştirilebilecek bir şey değildir.
Eleştirilecek olan dün meydanlarda oluşturulan mutlak söylemlerin, bugün hiçbir açıklama yapılmadan unutulmasının beklenmesidir.
Çünkü sorun ABD Başkanı’nın karşılanması değildir.
Sorun, dün bunu “teslimiyet” olarak nitelendirenlerin bugün aynı görüntüleri “devlet aklı” diye açıklamasıdır.
Siyasetin Belleği
Siyasetin belleğini RAM’lerin çalışma şekline benzerdir ve geçicidir.
Nasıl ki RAM’in üzerindeki bilgiler elektrik kesildiğinde silinir, Türkiye’deki siyasal tartışmalar bazen bundan farksız değildir.
Dün söylenen, bugün unutulur.
Yarın tam tersi söylenir, ertesi gün ise kimse ilk cümleyi hatırlamaz.
Muhalefet değişmiyor.
İktidar değişmiyor.
Değişen sadece eski konuşmaların YouTube algoritmasındaki görünürlüğü oluyor.
İnsan unutuyor. Neyse ki internet unutkan değil.
Kimlik, Tutarlılığın Önüne Geçtiğinde
İnsanlar çoğu zaman fikirlerini savunmaz. Kimliklerini savunurlar.
Bir kişi kendisini bir siyasi grubun parçası olarak tanımladığında, o grubun tutarsızlıklarını fark etse bile bunları açıklayacak yeni gerekçeler üretmeye başlıyor.
Bu durum literatürde “motivasyonlu akıl yürütme” ve “bilişsel çelişki” kavramlarıyla açıklanıyor (Ziva Kunda), (Leon Festinger).
Yani önce karar veriliyor, Gerekçeler sonra bulunuyor.
Ekonomi kötü mü? “Dış güçler.”
Ekonomi iyi mi? “Başarılı yönetim.”
ABD eleştirilecek mi? “Emperyalizm.”
ABD ile görüşülecek mi? “Diplomasinin gereği. Devlet Aklı.”
Aslında bakıldığında değişen olaylar değil, açıklamalardır.
Sorun Bir Kesim Değil, Siyasi Kültür
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Seçici hafıza yalnızca muhafazakâr seçmene özgü değildir.
Türkiye’de hemen her siyasi gelenekte benzer refleksler görülebilir.
Ancak yaklaşık yirmi yıldır iktidarda bulunan bir siyasi hareketin söylem değişimleri çok daha görünür olduğu için kamuoyu eleştirisinin odağında da daha fazla yer almaktadır.
Belki de İktidar olmanın en büyük dezavantajı budur. Arşiviniz kabarıktır ve internet ile birlikte eski konuşmalar kayıt altındadır.
Biraz Mizah…
Bazı siyasi söylemler, telefonların “hikâye” özelliği gibi çalışıyor.
Yirmi dört saat sonra kayboluyor.
Ama ekran görüntüsü alanlar olduğu da unutuluyor.
Son Söz
Demokrasiler yalnızca sandıkla güçlenmez.
Hafızayla da güçlenebilir.
Siyasetçilerin dün ne söylediğini hatırlayan bir toplum, bugün söylenenleri daha sağlıklı değerlendirebilir.
Eleştirel düşünce, bir siyasi partiyi sürekli eleştirmek değil, aynı ilkeyi herkese eşit biçimde uygulayabilmektir.
Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir siyasi hareketten önce, daha güçlü bir toplumsal hafızadır.
Evet, unutmak insani bir reflekstir.
Ama bu durum sürekli unutma halini aldığında, sonunda siyasetçilerin en sevdiği seçmen profilini oluşturulur.
Ve o noktada hafızasını kaybeden yalnızca seçmen değildir.
Hesap verebilirlik de yavaş yavaş belleğini yitirir…
*: Kırıkkale Üniversitesi, İktisat Yüksek Lisans, İletişim: zaferozkan16@gmail.com