Bazı insanlar hayatlarını kazanırlar; bazı insanlar ise hayatları boyunca kendilerini kaybederler. Yaş ilerledikçe bunu daha iyi anlıyorum.
İnsan ömrünün büyük kısmı ekmek peşinde geçiyor. Çocukken ekmek nedir bilmiyoruz. Gençlikte onu kazanmanın yollarını öğreniyoruz. Olgunluk çağında onu kaybetmekten korkuyoruz. Yaşlılıkta ise yıllarca uğruna mücadele ettiğimiz şeyin gerçekten ne kadar değerli olduğunu sorgulamaya başlıyoruz.
Belki insanlık tarihinin en eski hikâyesi budur: Bir lokma ekmek uğruna verilen mücadele. Fakat beni uzun zamandır meşgul eden soru başka. İnsan yalnızca ekmek için mi yaşar, yoksa ekmekten daha büyük bir şey var mıdır?
Bir zamanlar hakkımda başlatılan inceleme, görünüşte sıradan bir idari meseleydi. Fakülteye gelmediğim, kart basmadığım ve görev yerimde bulunmadığım gerekçesiyle birtakım işlemler yürütülüyordu. Evraklar hazırlanıyor, yazılar yazılıyor, imzalar atılıyordu. Bürokrasi kendi diliyle konuşuyordu. Ancak bürokrasinin dili her zaman hakikatin dili değildir.
Bürokrasi gerekçelerle ilgilenir; insan ise çoğu zaman gerekçelerin arkasındaki niyetleri hisseder. Ben de öyle yaptım. Ortada yalnızca bir kart basma meselesi olmadığını düşündüm. Bir insanın üniversitedeki varlığının sorgulanmaya başladığını hissettim. Belki yanılıyor olabilirdim, belki de haklıydım. Fakat sezgilerim bana yaklaşan bir sürecin işaretlerini gösteriyordu.
Hayatta bazı insanlar önlerine konulan taşı görürler; bazıları ise o taşın arkasında örülmeye başlayan duvarı fark ederler. Ben taşı değil, duvarı gördüğümü sandım. Bu yüzden beklemedim. Çünkü beklemek bazen teslim olmaktır. Beklemek, başkalarının hayatınız hakkında karar vermesine izin vermektir. Beklemek, kendi kaderinizin seyircisi hâline gelmektir. Ben seyirci olmak istemedim.
İstifa ettim.
O gün aslında yalnızca bir kurumdan ayrılmadım. Bir bekleyişten ayrıldım. Bir edilgenlikten ayrıldım. Başkalarının benim hakkımdaki vereceği kararı bekleme alışkanlığından vazgeçtim. Belki de insanın gerçek özgürlüğü tam burada başlar. Kapıların açıldığı yerde değil, kapanabileceğini gördüğü hâlde kendi yönünü seçtiği yerde.
İnsan bazen kazandığında küçülür, bazen kaybettiğinde büyür. Bu paradoksu anlamayanlar hayatı yalnızca sonuçlardan ibaret sanırlar. Oysa hayat sonuçlardan çok tercihlerden oluşur. Tarihin unutulmuş sayfalarına bakıldığında bunu görmek mümkündür. Bazı insanlar makamlarını korumuş ama kendilerini kaybetmişlerdir. Bazı insanlar makamlarını kaybetmiş ama kendilerini korumuşlardır. Bugün onları hatırlatan şey sahip oldukları makamlar değil, vazgeçebildikleri şeylerdir. Çünkü insanın şahsiyeti çoğu zaman kazandıklarının değil, vazgeçebildiklerinin toplamıdır.
Daha sonra benzer yazıların ve imaların başkalarına da yöneltildiğini duydum. Saat on birde gelip iki de çıkıldığına dair ifadeler kullanılmıştı. Bu sözlerden, insanların üniversiteye yalnızca öğle yemeği yemek için geldikleri anlamının çıkarıldığını söylediler. Belki bu cümle doğrudan kurulmamıştı. Ama insan bazen sözlerden çok niyetleri duyar. Kelimelerden çok tonlar yaralar. Hakaret bazen bağırarak değil, ima edilerek gelir. İşte o zaman insanın içinde başka bir muhasebe başlar.
Bir maaşın değeri nedir? Bir makamın değeri nedir? Bir odanın, bir unvanın, bir mevkiin değeri nedir? Ve bütün bunlar insanın onuruyla karşı karşıya geldiğinde hangisi daha ağır basmalıdır?
Modern dünyanın bu soruya verdiği cevap genellikle aynıdır: Önce ekmek. Daima ekmek. Her şeyden önce ekmek. İnsanlara çocukluklarından itibaren işlerini korumaları, gelirlerini korumaları, konumlarını korumaları öğretilir. Fakat çok az insan onurunu nasıl koruyacağını öğretir.
Oysa insan kendi şahsiyetini kaybettikten sonra koruduğu şeylerin anlamı nedir? Bir ağacın gövdesi ayakta kalabilir, dalları da durabilir, yaprakları da yeşil görünebilir. Ama kökleri çürümüşse artık yalnızca devrilme zamanını bekliyordur. Onur insanın köküdür. Maaş dallardır. Makam yapraklardır. İmkânlar ise meyvelerdir. İnsanlar çoğu zaman dalları kurtarmaya çalışırken köklerini kaybettiklerini fark etmezler.
Beni en çok düşündüren şeylerden biri budur. Bir sokak köpeği de yiyecek bulur. Bir kuş da aç kalmaz. Bir karınca da yuvasına rızkını taşır. Tabiat milyonlarca yıldır bu düzeni sürdürmektedir. Eğer yalnızca karnını doyurabilmek insan olmanın ölçüsü olsaydı, insanın diğer canlılardan hiçbir farkı kalmazdı. İnsanı insan yapan şey yalnızca yaşayabilmesi değildir; nasıl yaşayacağını seçebilmesidir. Gerektiğinde kaybetmeyi göze alabilmesidir. Gerektiğinde yalnız kalabilmesidir. Gerektiğinde bütün dünyanın karşısında kendi vicdanının yanında durabilmesidir.
Bu yüzden yıllar geçtikçe ekmeğin değil, onurun daha büyük bir mesele olduğunu düşünmeye başladım. Ekmek hayatı sürdürür ama onur insanı sürdürür. Ekmek bedeni ayakta tutar ama onur ruhu ayakta tutar. Ekmek eksildiğinde açlık başlar; onur eksildiğinde insan eksilmeye başlar. Ve insanın içindeki çöküş, dışarıdaki yıkımlardan her zaman daha sessizdir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, yaşadığım hadisenin bana öğrettiği en büyük ders şudur: İnsan bazen işini kaybetmez; işini bırakarak kendisini korur. İnsan bazen makamını terk etmez; makamın kendisini terk etmesine izin vermeden ayrılır. İnsan bazen bir kapıyı çarpıp çıkmaz; o kapının ardında kalırsa kendisinden eksilecek parçaları görür ve sessizce yürür gider.
Çünkü bazı yürüyüşler yenilgi değildir. Bazı ayrılıklar kaçış değildir. Bazı istifalar bir kurumdan değil, insanın kendi haysiyetine yönelmiş görünmez baskılardan ayrılışıdır. Ve bazen insan hayatının en büyük kazancını, herkesin kayıp sandığı bir anda elde eder.
Çünkü bazı günler ekmekten vazgeçilir; ama insan kendisinden vazgeçmez.
İşte o gün, dışarıdan bakıldığında küçük bir hadise yaşanmıştır.
Fakat hakikatte insan kendi ruhunu kurtarmıştır.